metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

Krizantem ve Kılıç / Benedict Ruth / İş Bankası Kültür Yayınları/Harun Aykaç

17.02.2021

Krizantem ve Kılıç, Benedict Ruth, 2019, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları,
\r\nÇeviren: Türkân Turgut

\r\n\r\n

Hazırlayan: Harun Aykaç

\r\n\r\n


\r\nI
\r\nKonu: Japonya

\r\n\r\n

ABD, Japonlar gibi farklı karakter, taktikler, düşünceler ve hareket kabiliyetine sahip bir milletle o güne kadar karşılaşmamış. Zira Batı toplumları gelenek anlayışına sahip olmayan tam silahlanmış ve gayet iyi yetiştirilmiş bir milletle savaşıyordu. Yeri geldiğinde gemi bacalarından uçakları geçiren ve onlara büyük kayıplar verdiren Japonlarla mücadele etmek kolay değildi. ABD için çok ciddi güçlükler vardı. Daha önce karşılaştıkları hiçbir millet, Japonlar kadar onlar için tezat teşkil etmiyordu. Yeri geldiğinde çok rijit olan bu milletin çocukları seve seve yenilikleri kabul eden, itaatkâr, cesur ve kendi vicdanlarının sesini dinleyen, başkalarını dinlemeyen, ordularında robotvari hareket edebilen insanlardır. Sanatkârlarına önem veren ve krizantem yetiştirmeyi sanat haline getiren yaygın bir estetik kültüne sahiptirler.

\r\n\r\n

Onların yaşamında kılıç ve krizantem birlikte aynı tabloda yer alırlar. Japonlar son derece mütecaviz ve aynı zamanda son derece çekingen; hem militarist, hem estetik yönleri güçlü; hem kibar hem son derece kabadırlar. Aşırı derece rijit olmakla beraber içinde bulundukları şartlara çabuk uyarlar, uysaldırlar ama zorlanmaktan hoşlanmazlar.

\r\n\r\n

ABD için Japonya’yı anlamak önemli bir mesele idi. Yukarıdaki tezat ve benzer özellikler göz önünde bulundurulduğunda bu kenara atılacak bir şey değildi. İşte bütün bu durumlar karşısında ABD bir çıkış yolu arıyordu. Bunun üzerine 1944 Haziran’ında Japonya’yı araştırma için bir kültürel antropolog olarak Ruth Benedict görevlendirildi. Ondan istenen Japonların nasıl insanlar olduklarının ortaya konulabilmesi için bütün usullere başvurması idi.

\r\n\r\n

Bendict, üzerine aldığı vazife ile düşmanın meseleleri nasıl anladığını ortaya koymak oldu. Bunun içinde birçok kişiye tanınmayan Japonya’ya dair birçok kitap ve kaynaklar kendisine sunuldu. O da Japonların yaşayış tarzlarını en küçük detayına kadar öğrendi. Gördü ki, bir Batılının anladığı manadaki fazilet ve kusur orada büyük bir değişikliğe uğramış, sistem tek ve bu sistem ne Budizm ne de Konfüçyüsçülüktür. Bu Japonlara ait bir sistemin güçlü ve zayıf tarafı idi.

\r\n\r\n


\r\nII
\r\nHarpte Japonya

\r\n\r\n


\r\nJaponya’nın giriştiği harpte kendini haklı göstermek için başvurduğu ön hükümler ABD’nin zıttıydı. Milletler arası durumu Japonya ayrı şekilde belirtiyordu. ABD, harbi mihver devletlerinin yapmış olduklarına bağlamaktaydı. Japonya ise harbin sebebini bir başka ışık altında görüyordu. Onlara göre, milletler kendi kendilerini idare ettikleri takdirde huzursuzluk eksik olmayacaktı, bu sebeple Japonya’nın, hiyerarşi idaresini kurmak için çarpışması gerekirdi. Hiç şüphe yok ki, bu idare sadece Japon hâkimiyeti altında olabilecekti, çünkü Japonya tepeden tırnağa hiyerarşiyle idare edilen tek milleti temsil ediyordu. Dolayısıyla da “bir kimsenin kendi özel mevkiini” alması gerektiğini düşünüyordu. Bütün bu nedenlerden ötürü Japonya kendi hâkimiyeti altında bir hiyerarşi idaresi kurabilmesi için savaşması gerekiyordu. Bütün milletler, milletlerarası bir hiyerarşi ile birbirine bağlı tek dünya olacaktı.
\r\n
\r\nJaponya’nın fıtri olarak takındığı tavırlar bazılarını uzun zaman muhafaza edeceği açıktır. Bunlardan en önemlisi onun hiyerarşiye olan iman ve inancıdır. Japonlar savaşı maddeye karşı ruhun zaferi olarak vasıflandırıyordu. ABD’yi takmıyorlardı. Amerika büyüktü, teçhizatı üstündü, fakat bunun ne önemi vardı. Her şeyi önceden bildiklerini ve hesap ettiklerini söylüyorlardı. Mainichi Shimbun isimli bir gazetede “Biz rakamlardan korkmuş olsaydık harp başlamamış olurdu. Düşmanın büyük mali kaynakları bu harp dolayısıyla meydana getirilmiş değildir.” şeklinde yazılar yazmaktaydı.

\r\n\r\n

General Araki, “Bütün Japonlara” hitap eden bir yazıda şöyle söylüyordu: Japonya’nın “esas vazifesi İmparatorluğu Dört Deniz’in öbür uçlarına kadar yaymak ve onu yükseltmektir. Kuvvetin azlığı bizi endişelendirmez. Maddi olan bir şey için neden endişe duyacakmışız?”
\r\n
\r\nŞüphesiz, onlarda savaşa hazırlanan diğer milletler gibi endişe duyuyordu. 1930’larda milli gelirlerinin askeri teçhizat için ayrılan kısmı çok artmıştı. Pearl Harbor baskını sıralarında milli gelirin yarısından fazlası ordu ve donanma için harcanmıştı. Japonya ile Batı milletleri arasındaki tek fark, Japonların maddi teçhizata kıymet vermeyişi değildi. Onlara göre, gemiler ve silahlar, ölmez Japon ruhunun zahiri görünüşüydü. Bunlar, hemen hemen samuray faziletini temsil eden kılıcın benzeri sembollerdi.

\r\n\r\n

Sivil Japon otoriterleri de ruhun, maddi sahalardaki hâkimiyetini ele aldılar. Fabrikalarda yirmi saat çalışıp bombardıman altında bir gece geçirdiklerinde, “Vücutça acı çekmemiz irademizi arttıracak, ruhumuzu yükseltecek” diyorlardı. İntihar uçaklarını kullanan ve harp gemilerine çarparak intihar eden pilotlar, ruhun maddeye üstünlüğü gösteren ölmez birer örnektirler. Japonlar bu pilotlara Kamikaze ordusu adını vermişlerdir. Kamikaze 13. asırda Cengiz Han’ın gemilerini dağıtarak ve onları altüst ederek Japonya’yı istiladan kurtaran mukaddes bir rüzgârdı.

\r\n\r\n

Japonların bütünü olarak imparatoru hiçbir şekilde tenkit etmemeleri, her şeyden şüphe eden ABD’lilere sahtekârlık gibi geliyordu. Ama esir olan Japonlar bile imparator aleyhine konuşmayı ediyorlar. Japonlar hükümeti, başkumandanı ve kendilerinden üst makamda olanları eleştiriyordu. Ancak imparator istisnaydı. Savaşta esir olmak utanç duyulacak bir şey ve bu duygu Japon şuurunun derinliklerinde yer etmiş. ABD’lilerin esir olmaktan utanç duymamalarını hazmedemiyorlardı. Ne var ki, Batılı askerlerle Japon askerleri arasındaki davranış farkı en enteresan olanı, Japon harp esirlerinin Müttefik kuvvetleri ile yaptıkları işbirliği idi. Onlar yeni yaşayışta tatbik edebilecekleri kaideleri bilmiyorlardı. Şereflerini kaybetmişlerdi ve bir Japon olarak hayatları son bulmuştu. Harbin ancak son aylarında, birkaç kişi sonucu ne olursa olsun, memleketlerine dönmeyi düşünebilmişti. Bazıları öldürülmeyi istemişti, “fakat Amerikan adetleri buna müsaade etmezse örnek bir esir olacağım,” demişti. Onlar örnek esir olmaktan çok ileri gitmişler ve Japon ordusunun eski elemanları ve aşırı milliyetçi tanınanlar, Japon kuvvetlerinin durumunu açıkladılar ve cephanelerinin yerlerini söylediler, ABD propagandası yapıp yazıları uçaktan attılar, bombardıman uçak pilotları ile halklarının üzerinde uçtular. Tabiî ki hepsi anlaşmaya yanaşmamıştı.

\r\n\r\n

Amerikalılar Japon harp esirlerinin bu karşı tarafa geçişlerini bir türlü kabul edemiyorlardı. Halbuki bu, onların prensiplerinin dışında kalıyordu. Japonlarsa, sahip oldukları her şeyi bir hareket sahasına koyduktan ve başarısızlığa uğradıktan sonra başka bir sahayı tabii olarak ele alabiliyorlardı.
\r\n
\r\nIII
\r\nBir İnsanın Özel Mevkiini Alması

\r\n\r\n

Japonları anlamak için “bir insanın özel mevkiini alması” ifadesinin Japonlarca yapılan açıklamasını bilmek ve kavramak gerekir. Japonlar hiyerarşiye büyük bir güvenle bağlıdır. Japonların hiyerarşiye olan inançları, bir insanın arkadaşıyla, devletiyle olan münasebet anlayışının esasını teşkil eder.

\r\n\r\n

Japonlar milletlerarası münasebetlerle ilgili problemleri, kendi iç meselelerini gördükleri açıdan ve hiyerarşi anlayışı içinde değerlendirmişler. İkinci dünya savaşı yıllarında kendilerini milletlerarası piramidin zirvesine ulaşmış olarak kabul etmişler. Halbuki o günlerde milletlerarası arenada Batılılar hâkimdi.

\r\n\r\n

Japonya’nın 1940’ta Almanya ve İtaliya ile imzaladığı üçlü paktta şöyle deniyordu: “Japonya, Almanya ve İtalya hükümetleri, ebedi sulha kavuşmanın dünyadaki bütün milletlere özel mevkilerini vermekle mümkün olabileceğini kabul ederler...”

\r\n\r\n

Japonlar hiyerarşi alışkanlıklarını ilk olarak aile içinde öğrenirler, sonra da bu öğrendiklerini ekonomik hayatta ve idari sahalarda tatbik ederler. Onlar yine burada içinde bulundukları toplulukların gerçek hâkimi olsunlar veya olmasınlar, “kendi özel mevki”lerine nispetle daha yüksek bir yer işgal etmiş olan şahıslara fazlasıyla hürmet edildiğini öğrenirler.
\r\n
\r\nJapon toplumunda örneğin Tokugawa devrinde rejim hem alınan vergilerle beslenen muharipler hem de müstahsil sınıf için konan yasaklar konusunda son derece sert hareket ediyordu. Bununla uşak ve efendi arasındaki münasebetlerde nispeten güvenilen bir rejimdi. Her şahıs kendi mükellefiyetlerini, imtiyazlarını ve mevkiini biliyordu ve bunlara tecavüz edildiği takdirde, en fakir olan bile bu durumu protesto edebilmekteydi.

\r\n\r\n

IV
\r\nMeiji Reformu

\r\n\r\n

1868 ve 1878 yılları arasında Meiji idaresinin devam ettiği dönemde kendinden emin ve muktedir idarecilerin yetişmesini sağladı. Japonya, on dokuzuncu asrın son yarısında ortaçağdan kurtulmaya çalıştığı ve bugünkü Siyam kadar zayıf olduğu bir sırada, bugüne kadar hiçbir milletin başaramadığı en büyük ve en mükemmel işleri kavrayıp muktedir liderler yetiştirdi.

\r\n\r\n

Meiji devlet adamları, politik veya dini yahut ekonomik olsun faaliyet sahalarının hepsinde “özel mevkiin” gerektirdiği vazifeleri devlet ve halk arasında paylaştırmışlardı.

\r\n\r\n

Meiji devlet adamları, idari işlerde devletin, dini sahada da Resmî Şinto’nun yerini tespit etmişlerdi. Diğer sahaları halka bırakıyorlardı. Böyle olmakla beraber yeni hiyerarşi idaresinin yukarı kademesinde yer alan memurlar bu şahıslar, kendi görüşlerine göre doğrudan doğruya hükümeti ilgilendiren meselelerde mutlak otorite sağlamışlardı. Silahlı kuvvetleri teşkilatlandırırken de aynı problemle karşı karşıyaydılar. Diğer sahalarda olduğu gibi orduda da kast sistemini kaldırdılar. Fakat bu konuda sivil hayatta olduğundan fazla ileriye gittiler. Orduda Japon hürtmet dilini bile yasakladılar. Subayın rütbesi, aile yerine kabiliyet dikkate alınarak yükseltiliyordu.

\r\n\r\n

V
\r\nEcdadına ve İçinde Bulunduğu Topluma Borçlu Olan Fert

\r\n\r\n

Japonya’da faziletli olabilme, bir insanın hem ecdadı ile münasebetlerinde hem de çağdaşlarını içine alan geniş ve karşılıklı borçluluk münasebetlerinde kendi yerini idrak etmesidir.

\r\n\r\n

Batı ile Doğu arasında böyle bir farkın var olduğunu söylemek kolaydır. Önemli olan bu farkın yaşayışta ne gibi değişiklikler yaptığını değerlendirebilmektir. Bu yapılmadıkça ne Japonların harp esnasında gösterdikleri olağanüstü nefis fedakârlığını ne de kızılmaması gereken durumlarda çabuk kızmalarının sebeplerini anlayabiliriz. Borçlu olmak insanı alıngan yapar. Japonlar da bunun böyle olduğunu göstermişlerdir.

\r\n\r\n

Çinliler ve Japonların “mükellefiyetler” manasında kullandıkları birçok kelime vardır. Bu kelimeler birbirinin karşılığı değil ve onların özel İngilizce veya başka dile tercüme edilemez, çünkü ifade ettikleri fikirler bize yabancıdır. Bir insanın büyük küçük borçlarının hepsini içine alan “mükellefiyetler “ manasındaki kelime On’dur. On her türlü kullanışında insanın mümkün olduğu kadar tahammül edebileceği bir yük, bir borçluluk, bir mecburiyeti ifade eder. Bir insan on’u, kendi mevkiine nisbetle yüksek bir mevkie sahip olandan kabul eder. Ferdin işgal ettiği mevki belirli bir şekilde diğerinden yüksek değilse veya aynı seviyedeyseler, bu şahıslar birbirlerinden on kabul etmezler. Aksi takdirde kendilerini rahatsız eden aşağılık duygusuna kapılırlar. “Ona on borçluyum.” dedikleri zaman “mükellefiyet yükü altındayım.” demek isterler ve bu alacaklı olan insana, yardım yapana “on adam” derler. Biz sevgiyi mükellefiyetle ilgisi olmayan ve hiçbir duyguya kapılmadan duyulan bir his kabul ettiğimiz halde, Japonlara göre onun ilk manası borçtur.

\r\n\r\n

On, bir insanın birinci dereceden ve en büyük borcu, yani imparatoruna olan borcu manasında kullanıldığı zaman daima sonsuz bir sadakati ifade eder. Japonlara göre, bir insanın memleketinden, hayatından, küçük ve büyük işlerinden memnun olması, minnet hissiyle kabullendiği borca layık olacağını düşünmekle ancak mümkün olur.

\r\n\r\n

Bize göre hiçbir şarta bağlı olmayan sevgi, iyilik ve cömertlik Japonlarda mutlak şarta bağlıdır. Ve kabul edilen bu gibi herhangi bir hareket, bir kimseyi borç altına sokar. Japon atasözüne göre: “On kabullenmek yaratılıştan fevkalade cömert olmayı gerektirir.”

\r\n\r\n

VI
\r\nOn Binde Birini Ödeme

\r\n\r\n

On, bir borçtur ve ödenmesi gerekir. Japonlar için on denen daimi ve esas borç, bir kavramlar serisi içinde belirlenmiş olan aktif, harfi harfine ödenen borçtan çok farklıdır. İnsanın borçlu olması, yani on yüklenmesi bir fazilet değildir, on’u ödemesi fazilettir. Bu ödeme insanın minnettarlığını ifade için harekete geçmesiyle başlar.

\r\n\r\n

Japonların yapmakla mükellef oldukları şeylerin ve mukabillerinin şematik tablosu var ve onlarında kendilerine göre manaları vardır:

\r\n\r\n

I. On: Pasif olarak yüklenilen mükellefiyetler. Şahıs “on kabullenir”, yani on pasif borçlanma olarak düşünülen mükellefiyetlerdir.
\r\nko on. İmparatordan kabul edilen on.
\r\nOya on. Anne ve babadan kabul edilen on.
\r\nnushi no on. Bir insanın efendisinden kabul ettiği on

\r\n\r\n

II. On’un mukabilleri
\r\nA. Gimı. Bu mükellefiyetlerin tam olarak yerine getirilmesidir.
\r\nB. Giri. Bu borçlar kabul edilen yardımın tam karşılığının, matematik bir kesinlikle ödenmesidir ve zaman sınırlaması vardır.
\r\n1. Toplum içindeki fertler için olan gri
\r\n2. Bir insanın ismi için olan giri.
\r\n
\r\nVII
\r\n“Katlanması En Güç Olan”ı Ödeme

\r\n
\r\nJapon atasözüne göre “giri katlanılması en güç olan şeydir.” Bir kimse giri’yi de gimu’yu ödediği gibi ödemek zorundadır. Bu Japonlara has bir özelliktir ve onu dikkate almadan Japon hareket tarzını anlamaya imkân yoktur. Hiçbir Japon, anavatanda, bütün erkekler ve kadınların karşılaştıkları zorlayıcı güçlerden veya iyi bir isim sahibi olmaktan yahut dilemmadan, giri’yi söz konusu etmeden bahsedemez.

\r\n\r\n

Bir Batılının nazarında giri, eskiden yapılmış bir iyilik için beslenen şükran borcundan tutun da öç alma vazifesine kadar son derece değişik (99 ve 100. sayfalardaki tabloya bak.) mükellefiyetleri içine alır. Japonlar giri’yi Batılılara izah etmeye uğraşmamalarına şaşmamak lazımdır, çünkü Japon sözlükleri giri’yi hemen hemen tam tarif edemez. “Doğru yol; insanların takip etmeleri gereken yol; bir kimsesinin başkaları önünde küçük düşmemek için istemediği halde yaptığı şey.” Bu tarifler bir Batılıya giri hakkında fazla bir fikir vermez, fakat “İstemeyerek” kelimesi gimu ile giri arasındaki farkı gösterir. Gimu, insanın ne kadar çok güç şey yapmasını gerektirirse gerektirsin, nihayet kendisine en yakın olan aile fertlerine ve memleketinin, hayatının ve vatanperliğinin sembolü olan hükümdara borçlu olduğu vazifelerden ibarettir. Bu, insan doğar doğmaz bağlanan sıkı ve kuvvetli bağlar dolayısıyla yerine getirilmesi icap eden bir vazifedir. Gimu’yu yerine getirirken istemeden yapılan bazı özel hareketler olabilirse de gimu, asla “istenmeyen” olarak tarif edilmez. Halbuki “giri”yi ödeme birçok can sıkıntısına sebep olur. Borçlu olmanın güçlükleri “giri sahası” dahilinde en son halde ulaşır.

\r\n\r\n

“Giri ile müşkül duruma sokulan” bir adam çoğu zaman artan borçları ödemek mecburiyetinde kalır. Bir kimse, küçük bir tüccara, çocukken ona öğretmenlik etmiş bir şahsın yeğeni olması dolayısıyla başvurabilir ve ondan yardım isteyebilir. Öğrenci, öğretmeni için olan giri’sini ödeyememiş olduğundan, borç genç bir erkek olduğundan bu yana, yıllar boyunca artmıştır ve tüccar, “başkalarına karşı küçük düşmemek için, istemeyerek” yardım etmek zorunda kalır.

\r\n\r\n

VIII
\r\nBir İnsanın Şerefini Koruması

\r\n\r\n

Bir insanın ismi olan giri, o şahsın itibarını, şerefini koruma görevidir. Bir insanın ismi olan giri’si, hor görülmeyi veya hakarete maruz kalmayı önleyecek birtakım hareketleri de gerektirir; hakaret, ferdin temiz ismini kirletir, dolayısıyla bertaraf edilmesi şarttır. Böyle olunca, hakaret edenden öç almak gerekebilir veya intihar etmek mecburiyeti hasıl olabilir. Bu iki ifrat arasında, mümkün olan her çeşit hareket tarzı yer alabilir. Şerefini koruma konusunda şahıs, anlaşabileceği hususlarda anlaşma yolları da arayabilir.

\r\n\r\n

IX
\r\nBeşeri Duygular Sahası

\r\n\r\n

Japonya’da olduğu gibi bir insanın yüklendiği mükellefiyetler i sonuna kadar yerine getirmeyi aşırı derecede feragat göstermeyi gerektiren bir ahlaki nizam, hiç şüphe yok ki şahsi arzuları, insanın kalbinden söküp atılması icap eden kötü duygular olarak kabul eder. Bu, klasik Budist doktrindir; bundan dolayıdır ki, Japon adabının ve prensiplerinin beş duyunun sağladığı zevkleri son derece hoş karşılaması yadırganmaktadır. Japonya dünyadaki büyük Budist memleketlerinden biridir, böyle olmakla beraber Japon ahlak kuralları, Gautama Buda’nın ve kutsal Budizm kitaplarının öğrettiklerine tamamen aykırıdır. Japonlar şahsi zevkleri küçümsemezler. Onlar Püriten değildirler. Bedensel zevklerin güzel ve geliştirilmeye değer olduklarına inanırlar. Bu zevkler aranılan ve kıymet verilen zevklerdir. Yalnız, kendi sahaları içinde bırakılmaları gerekmektedir. Hayattaki ciddi işlerin dışında kalmaları şarttır.

\r\n\r\n

Böyle bir nizam, hayatı özellikle yüksek bir gerginlik içinde tutar. Bir Hindu, Japonların duyular yoluyla elde edilen zevkleri kabul etmiş olmalarından doğan sonuçları, bir Amerikalıdan çok kolay anlayabilir. Amerikalılar zevklerin öğretilmesi gereken şeyler olduğuna inanmazlar. Onlara göre bir insan bedensel zevklere kendisini kaptırmayabilir, böyle olunca da şahıs belli bir igvaya kapılmamış olur. Japonya’da ise zevkler öğretilir. Kültürlerin pek çoğunda öğretilmez.

\r\n\r\n

Beşeri duygular insanın ayıplanmaması gereken nimetlerdir. Ne filozof ne de köylü asla onları kınamaz.
\r\n
\r\nX
\r\nFazilet Dilemması

\r\n\r\n

Japon hayat görüşü, chu, ko, giri, jin ve yerine getirmekten başka bir şey değildir. Japonlar, bir “insanın vazifelerinin tamamını” âdeta bir harita üzerine işlenmiş, birbirinden ayrı sahalarmış gibi kabul ederler. Onlara göre insanın hayatı “chu sahası”, “ko sahası”, “giri sahası”, “jin sahası”, “beşeri duygular sahası” ve diğer birçok saha dahilinde yaşamaktansa ibarettir.Her sahanın ayrıntılı kanunları veya prensipleri vardır ve bir kimse arkadaşları hakkında hüküm verirken onların bütün olarak şahsiyetlerini dikkate alacak yerde, onlar için, “ko bilmezler” veya “giri bilmezler” diye  hüküm verir. Amerikalılar gibi, bir kimseyi adil olmamakla itham edecekleri yerde, o şahsın belli bir davranış sahasına göre hareket edemediğini söyler. Bir insanı bencil veya kötü kalpli olmakla itham edeceklerine, onun belli bir sahada kanunlara veya prensiplere aykırı hareket ettiğini söylerler. Kesin bir ahlaki emre veya İncil’in emirlerinden birine başvurmazlar. Tasvip edilen davranış, içinde bulunduğu sahaya göredir. Bir insan, “ko için” hareket ettiğine göre bir yol takip eder; “alelade giri için” yahut “jin sahası içinde kalarak” hareket ettiği zamansa- Batılıların da aynı hükme varacakları gibi- tamamen başka bir karaktere sahip bir insanmış gibi hareket etmiş olur. Kanunlar veya prensipler, hatta her “saha” için konmuş olanlar bile, saha içinde şartlar değiştiği takdirde tamamen farklı bir davranışı gerektirir. Bir retainerin efendisi için olan giri’si, efendisi onu tahkir edinceye kadar en büyük sadakati icap ettirir. Tahkirden sonraysa sadakatsizlik meşrudur. İmparator Haponya’nın teslimini radyoyla ilan ederek chu’nun icap ettirdiği şeyleri değiştirince, Japonlar yabancılarla işbirliği yapma konusunda canla başla çalıştılar.
\r\n
\r\nXI
\r\nKendini Terbiye

\r\n\r\n

Bir kültürde ferdin kendi kendini terbiye etmek için başvurduğu metotlar, bir başka toplumda yetişmiş müşahitler için hemen hemen her zaman konu dışı kabul edilebilir.

\r\n\r\n

Amerika Birleşik Devletleri’nde teknik ve geleneksel olan ferdin kendi kendini terbiye etme metotları nispeten gelişmemiştir. Amerikalılar insanın kabiliyetini ölçtükten sonra, seçtiği hedefe ulaşabilmek için istediği zaman kendisini disiplin altına alabileceğini düşünürler. Şahıs nefsini ister disiplin altına alsın ister almasın, her iki halde de ihtiras veya vicdanın yahut Veblen’in dediği gibi, “Sanatkârlık içgüdüsüne göre hareket eder.”

\r\n\r\n

Japonya’daysa ortaokul imtihanlarına giren bir çocuğun yahut eskrim maçına iştirak eden bir şahsın veya sadece bir asilzade hayatı yaşayan bir kimsenin, sorulduğu zaman cevaplandıracağı şeyleri öğrenmek mecburiyetinde olmasının dışında, kendi kendini terbiye edip yetiştirmeye ihtiyacı vardır. Hiç şüphe yok ki, Japonların hepsi böyle özel bir terbiyeye katlanmaz, yalnız, böyle bir terbiyeye katlanmayan Japonlar için dahi ferdin kendisini disiplin altına almasının önemi pek büyüktür.

\r\n\r\n

Japonların benimsedikleri, ferdin kendi kendini disiplin altına alması, terbiye etmesi konusu ile ilgili kavramlar ikiye ayrılır; bunlardan biri insanı liyakatli yapar, diğeri ise insana daha başka bir şey verir. Japonya’da bunların ikisi birbirinden ayrıdır ve hedefleri, insan ruhunda farklı sonuçlara varmaktır. Barış zamanında, uyumak için on dakikalık fasılalar hariç altmış saatlik manevralar yapan askerlerden, “Nasıl uyanacağını zaten biliyorlar; nasıl uyanık durabileceğini öğrenmeleri lazım,” diye bahseden subay, ehliyetli davranışı ima etmekteydi; subayın bu isteği bizim için aşırılıktan başka bir şey değildir. O, tamamen terbiye edilebilen bedene iradenin hâkim olması ve ihmal edildiği takdirde insan için kaybolan mutluluk kanunlarının bedende bulunmaması manasına gelen ve bütün Japonlarca kabul edilmiş olan bir psişik ekonomi prensibi ortaya koyuyordu. “Beşeri duygular”la ilgili Japon teorisi bütün olarak bu prensibe dayanır. Gerçekten ciddi bir mesele ortaya çıktığı zaman bedensel arzular, sağlık için gerekli, ayrı ayrı geliştirilmiş ve tasvip edilmiş olsalar dahi, tali duruma geçerler. Ferdin kendini disiplin altına alması neye mal olursa olsun, Japon Ruhu’nun kudreti gösterilmelidir.
\r\n
\r\nBeden ile ruhun anlaşamayacağı düşüncesi Japonya’da benimsenmeyen bir doktrindir. Yoga, arzuyu bertaraf etme tekniğidir, arzu ise insan bedeninde var olan bir şeydir. Japonlara göre “beşeri duygular” Kötü Bir Şey değildir ve duyguların zevkini çıkarmak da akıllıca bir iştir.
\r\n
\r\nXII
\r\nÇocuğun Yetiştirilmesi

\r\n\r\n

Japonya’da hayat düzeni ABD’den farklıdır. Bu hayat düzenini bir eğriyle göstermek mümkündür. Bu eğri, bebekler ve ihtiyarlar için tanınan maksimum hürriyet ve müsamahayı gösteren, derinliği “U” şeklindeki bir eğridir. Yasaklar çocukluktan bu yana, evlilikten az önce veya hemen sonra, insanın artık kendi hayatını yaşayabileceği bir devreye kadar yavaş yavaş artar. Bu alçalan eğeri hayatın en dinç ve güzel yılları boyunca devam eder, fakat altmış yaşından sonra kadınların ve erkeklerin hemen hemen çocuklar gibi utanç hissinden mahrum oldukları yıllar boyunca tekrar yükselir.

\r\n\r\n

Japonlar çocuk istemeleri çocuğu sevmeyi zevkli bulmalarındandır. Japon anne babalar sadece birbirinin hislerini tatmin etmek için değil aileyi devam ettirmek için çocuk isterler.
\r\n
\r\nHer Japon bir erkek çocuğunun olmasını ister. Ölümünden sonra oturma odasında bulunan aile türbesindeki minyatür mezar taşlarının önünde her gün onun hatırasını hürmetle anacak olan erkek çocuktur. Nesiller boyu aileyi devam ettirecek, aile şerefini ve malını koruyacak olan erkek çocuktur. Birkaç sene evin vekilharcı babadır, sonra erkek çocuk yapacaktır. Bir kadın da çocuğu sadece hissi bakımdan tatmin olmak için istemez, kendisine toplumda yer sağlayabilmek için ister. Çocuğu olmayan kadının aile içindeki yeri sağlam değildir.
\r\nJaponlar emzirmenin kadının en büyük psikolojik zevklerinden biri olduğuna inanmışlar ve bebek annesinin zevklerini paylaşmayı öğrenir. Bir ay kadar bebek kendi küçük yatağında yatar veya annesinin kucağında durur. Bebek otuz günlükken bölgesel mabede götürülür ve orada başkalarına tanıtılır, böylece de bebeğin hayatı bedenine sıkıca yerleştirilmiş olur. Bir aylık olduktan sonra annesi onu arkasında taşır. Ailenin büyük erkek ve kız çocukları da beyzbol ve seksek oynasalar dahi bebekleri taşırlar. Köylüler ve fakir aileler çocuk bakım meselesini büyük çocuklara bırakırlar.

\r\n\r\n

Anne bir iş yaparken bebeği yatağına yatırır, bir yere gideceği sıra onu beraberinde taşır ve onunla konuşur. Görgü kurallarının gerektirdiği hareketleri ona yaptırır. Eğer anne selam veriyorsa bebeğin de başını ve omuzlarını öne eğerek selam vermesini sağlar. Bebek daima hesaba katılır. Anne her öğleden sonra bebeği beraberinde sıcak banyoya sokar ve onu dizlerine oturtarak onunla oynar.

\r\n\r\n

Üç dört ay sonra anne bebeği terbiye etmeye başlar. Japon bebekleri genellikle yürümeye başlamadan önce konuşur. Bebek bir yaşına gelinceye kadar ne ayakta durdurulur ne de emeklemesine müsaade edilir. Bu gelenek haline gelmiş bir adettir. Japonlar bebeğin sadece başkalarını taklit ederek dil öğrenmesini istemezler, ona ayrıca gramer ve hürmet dilini öğretirler, böylece hem bebek hem de büyükler eğlenir.

\r\n\r\n

Japonlar çocuklarının çoğu, yeni bir bebeğin doğumundan az önce  memeden kesilir. Çocuk yemekte aile sofrasında annesinin kucağında oturur ve azar azar beslenir. Erkek veya kız olsun büyük çocuklara da küçüklere sevgi ve müsamaha göstermeleri öğretilir.
\r\nKrizantemler tel destekler olmadan ve bu şekilde budanmadan da güzel olabilirler. Böylece ruhen daha geniş bir hürriyete kavuşma halinde Japonların dengeli olmalarını sağlayabilecek eskiden kalma bazı ananevi değerleri, faziletleri vardır. Bunlardan biri “insanın kendi vücudunun pasın”dan mesul olması şeklinde ifade ettikleri ferdin kendi kendisinden mesul olma halidir. Burada insan vücudunu bir kılıca benzeten bir mecaz yapılmaktadır. Kılıç taşıyan bir kimse kılıcının göz alıcı parlaklığını muhafazadan nasıl mesulse, insanlarda kendi hareketlerinin sonucundan öyle mesul olmalıdır. Japonlara göre kılıç bir saldırı sembolü değildir. O ideal olan ve kendi mesuliyetini müdrik bir şahsı ifade etmektedir. Ferdi hürriyete kıymet veren herhangi bir düzen içinde hiçbir denge çarkı bu faziletten daha üstün olamaz ve Japonlar çocuk terbiyesinde ve davranış felsefesinde bu fazilet üzerinde ısrarla dururlar.
\r\n
\r\nXIII
\r\nVJ- Günü’nden Bu Yana Japonya

\r\n\r\n

VJ- Günü’nden bu yana Amerikalılar, Japonları idarede gösterdikleri maharetten dolayı ne kadar gurur duysalar yeridir. Japonlar savaşta yenildiklerini anlayınca “başarısızlığa uğramış” bir harekât tarzını itiraf edebilme, sonra da enerjisini başka maceralara sokabilme kabiliyetine sahip bir ulustur. Japonların iki şıktan birini seçme imkânını sağlayan bir ahlak sistemleri var. Harpte, kendi özel mevkilerine layık olmaya çalıştılar, fakat başarısızlığa uğradılar. Artık, bu yoldan ayrılabilirler, çünkü aldıkları terbiye onları başka bir istikamete yönelebilecek şekilde şartlandırmıştır. Japonlar yenildikleri için öç alma girişiminde bulunmak gibi bir ruh haline girmediler. Çünkü onlarda böyle bir anlayış yok. VJ- Günü’nden beş gün sonra, daha bir tek Amerikalı bile Japonya’ya ayak basmamışken, büyük bir Tokyo gazetesi, “Bu mağlubiyet Japonya’nın esas kurtuluşu için faydalı olabilir.”  Gazetenin başmakalesi tam manasıyla yenildiklerini hiç kimsenin unutmamasını önemle belirtiyordu. Çünkü Japonya’yı son derece güçlü bir ülke haline sokmak için sarf edilen gayret boşa çıkmıştı, artık barışsever bir millet olma yolunu tutmaları gerekiyordu. Japonya’da bu gibi haller, ister şahsi ister milletlerarası münasebetlerde olsun, hayat tarzının tamamlayıcı bir kısmını teşkil etmektedir. Japon, gayesine ulaşamamış bir hareket tarzını benimsemekle “hata” ettiğini anlar. Seçtiği hareket tarzında başarısızlığa uğradığı zaman onu, kaybolmuş bir dava olarak bir kenara bırakıverir; çünkü o kaybolmuş davaların peşinden koşacak şekilde şartlandırılmamıştır. Japon, “Göbeği ısırmaya çalışmanın hiçbir faydası yoktur.” der. 1930’larda askerlik, bütün dünyanın hayranlığını kazanmak için bir vasıta kabul edilmişti- Japon askeri gücüne dünyaca hayranlık duyulacaktı- ve böyle bir programın gerektirdiği hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamıştı. 14 Ağustos 1945’te imparator, Japonya’nın tasvip edilen sesi, başarısızlığa uğradıklarını bildirdi. Japonlar böyle bir durumun ortaya çıkarabileceği her şeyi kabul ettiler.

\r\n\r\n

Japonlar, saldırgan bir harbi bir “hata” ve kaybolmuş bir dava olarak görmekle sosyal değişmeye doğru ilk büyük adımı atmışlar ve attıkları bu adımla da bugünkü durum ve konumlarını meydana getirmişlerdir.

\r\n\r\n

Sonuç olarak bu kitabı baştan sona incelediğimizde hem bir milletin tarihi seyir içindeki serüvenine tanıklık ediyor hem de aynı zamanda bir milletin diğer bir milleti mağlup etmek için sürdürdüğü sosyal, psikolojik ve antropolojik çalışmalarını satırlar aralarında okuma fırsatını buluyoruz.

\r\n\r\n

Ayrıca bir Antropolog olan Ruth Benedict’in bu eserinin içinde Halkbilimi Kuramlarından “İşlevsel” kuramının temel ilkeleri olan Temel İhtiyaçlar ve Kültürel Cevapların etkilerini de açık seçik olarak Japonların şahsında o toplumun metabolizma, üreme, bedensel rahatlıklar, güvenlik, hareket, büyüme, sağlık; besin sağlanması, akrabalık, barınma, koruma, etkinlikler, yetiştirme ve hijyen gibi unsurların hepsine de ayrı ayrı ve iç içe geçmiş hallerini görebiliriz.
\r\n 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş