Son günlerde yoğun bir şekilde İran ile ABD arasında sıcak bir savaşın yaşanabileceğinden söz ediliyor. ABD basını başta olmak üzere birçok basın yayın organında, ABD güçlerinin ve özellikle de Diego Garcia Üssü başta olmak üzere yoğun bir deniz harekâtı ve hava harekâtı başlatacağı ifade ediliyor. Oysa bu ada İngiltere’nin toprağıdır ve İngiltere, bu adayı ABD’ye kullandırmayacağını söylüyor. Sözü edilen savaşın önemli tetikçisi elbette İsrail’dir. Ancak İran da bu konuda edilgen davranmıyor ve barış öncelikli söylemlerin yanı sıra savaşa da hazır olduğunun altını çiziyor. Özellikle füze sistemleri başta olmak üzere ABD’nin birçok talebine “evet” demeyeceğini vurguluyor.
İran İslam Devrimi’nden bu yana Amerika ile İran arasında bu anlamda gelgitler sürekli yaşanmaktadır. Zira Soğuk Savaş sonrası İslam’ın kapitalist sisteme alternatif olmaması için yoğun çaba sarf edildiği bilinmektedir. Sekiz yıl süren ve her iki taraftan da yüz binlerce insanın kaybına neden olan Irak-İran Savaşı da bu nedenle başlamıştı. Dikkat edilirse, İran İslam Devrimi’nden bu yana her hâlükârda İran’ı karıştırmak için küresel güç odakları sürekli çaba sarf etmektedir. Nitekim 28 Aralık’ta başlayan ayaklanmalarda buna destek olan odakların varlığı da ortadadır. Ne var ki bahsi geçen ayaklanmalar, başta devrik Şah’ın oğlunu ümitlendirse de hâlihazırda rejimin yıkılmasını beklemek beyhudedir. İran’da mevcut şartlarda rejim yıkılmaz; ancak revize edilir. Keza bu revize edilmenin zamanı da gelmiş ve geçmektedir. Otokratik anlayış ve uygulamalara devam edilmesi hâlinde rejime yönelik hareketlenmeler beklenebilir.
Devrim Sonrası İran
Devrim sonrası İran’ı iki ara başlık altında ele almak lazım. Birincisi İmam Humeyni zamanındaki İran, ikincisi ise Humeyni sonrası İran’dır. İmam Humeyni devrimi içeride “Şah’a ve şahlık rejimine karşı olmak” esasına dayandırdı. Dışarıda ve tüm İslam âlemi için ise “tevhitte vahdet” esasını benimsedi. İmam, mezhepler üstü bir söylemle ortaya çıktı; “Şiilik de yok, Sünnilik de yok; ancak İslam var.” söylemi bütün İslam coğrafyasında genel kabul gördü. Çünkü İmam, Müslüman olduğu için Şii idi. Ancak halefi Rehber Ali Hamaney için bunu söylemek zordur. Çünkü bu zat, Humeyni döneminde de geleneksel mezhebi reflekslerle hareket ediyordu.
Bugün de İmam’ın zamanında sekiz yıl başbakanlık yapan Mir Hüseyin Musevî, yine sekiz yıl kültür bakanlığı yapan Hüccetülislam Dr. Hatemi ve İmam’ın zamanında on yıl Hac Emirliği yapan Ayetullah Kerrubi ev hapsinde tutulmaktadır. Niçin? Çünkü bunlar ve benzerleri, dinin değişmezlerine bağlı kalarak çağın ihtiyaçlarına cevap vermeyi yeğlemişlerdi. Zira onlar da tıpkı İmam Humeyni gibi geleneksel fıkha bağlı kalarak günümüzün problemlerine çare üretilemeyeceği kanaatindeydiler.
Humeyni, her hac döneminde yayımladığı hac bildirisinde İranlı hacıların ibadetlerinde Sünni kardeşlerine uymalarını tembihliyordu. Bu bildiriler hâlen mevcuttur. 1987 yılındaki hac sırasında hatırlanacağı üzere “Müşriklerden beraat” yürüyüşü tertiplenmişti. Ben de oradaydım ve yürüyüş boyunca hiçbir mezhebi atıfta bulunulmadığı gibi bütün Müslümanların ortak değerleri dile getirilmişti.
Hatta Mekke’deki olaylar öncesinde (30 Temmuz 1987) birkaç arkadaşla İran’ın Hac Emirliğini ziyaret etmiştik. Ayetullah Kerrubi’nin yardımcısı olan Hüccetülislam Mescidi Cami ile uzun bir görüşme yaptık. Konuşmanın bir yerinde konu mezheplere geldi. Ben, Şia’da mezhebin din olarak telakki edilmesine itirazda bulundum. İlgili şahıs dinledi; adeta itirazımı kabullenmişçesine, “Evet, biz devrim yaptık; sekiz yıldan bu yana can verdik, mal verdik ve vermeye devam ediyoruz. Ne var ki biz Şii olduğumuz için ümmetin vahdetine muvaffak olamadık. Ama siz Sünnisiniz; bizim yaptıklarımızın azını da yapsanız ümmetin vahdetini sağlarsınız. Size sorumluluklarınızı hatırlatmak isterim.” dedi.
1997’de hem Dr. Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı seçimi hem de uluslararası bir panel vesilesiyle İran’daydım. Hatemi seçimlere dördüncü sıradan katıldı; zira Rehberlik makamının ve Kum ulemasının adayı, o dönem İçişleri Bakanı olan Natık Nuri idi. Hatemi, 31 milyon seçmenin 21 milyon oyunu alırken Natık Nuri 7 milyon oy almıştı. Seçimler sonrası Hatemi bir teşekkür programı düzenledi. O programda hem İslam dünyasından hem de Hristiyan dünyasından ciddi katılımlar olmuştu. Katılımcılardan biri de Kudüs Başpiskoposu Kapuççi idi. Kapuççi kürsüde yaptığı konuşmanın sonunda tekbir getirerek Hatemi’yi kutladı.
Şunu ifade etmek istiyorum: Humeyni’nin değer verdiklerine Humeyni sonrasında da İran halkı değer veriyordu. Ancak bugün İran yönetimi adeta İmam’ın değer verdiklerini değersizleştirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla gerek 28 Aralık’ta başlayan ayaklanmalar gerekse öncesindeki hareketlerde fazla suçlu aramaya gerek yoktur. Suçlu; vesayetçi, etnik yayılmacı ve mezhebi anlayışı din telakki ederek bunu yaygınlaştırmaya çalışan mevcut yönetim ve anlayıştır.
Humeyni Sonrası İran
İmam’ın vefatının ardından (3 Haziran 1989) Hüccetülislam Ali Hamaney, merci-i taklit seviyesinde olmamasına rağmen anayasada yapılan bir değişiklikle Ayetullah mevkiine getirildi ve ardından Velâyet-i Fakih ya da Rehberlik makamına atandı. Hamaney, Rehberlik makamına geldiğinden bu yana “İslam’da vahdet” yerine mezhepte vahdeti önceledi.
Somut bir örnek olması bakımından, 15 Mart 2011’de başlayan muhalif hareketler 8 Aralık 2024’teki devrimle hedefine ulaştı ve 61 yıllık Baas rejimi yıkıldı. Bu süreçte İran, Esed yönetimine ve Suriye Baas rejimine sonuna kadar destek oldu. Oysa bahsi geçen tarihler arasında çoğunluğu Sünni olan bir milyona yakın Müslüman katledildi. Ancak Hamaney’in bu konuda ciddi bir tepki göstermediği görüldü. Üstelik devrim sonrası kuzeybatı Suriye’deki Nusayrilere seslenerek devrim yönetimine karşı isyana çağırdı.
Yine Humeyni, sağlığında kime önem veriyorsa ya katledildi ya sürgün edildi ya da etkisizleştirildi. Ayetullah Talagani, Mutahhari, Beheşti, Bahonar ve Ali Recai katledilenler arasındadır. Hatemi, Kerrubi, Mir Hüseyin Musevi ve daha niceleri ya ev hapsinde ya da sürgündedir.
Bugünkü yönetim, İmam’ın son radyo-televizyon konuşmasını sanki dinlememiş gibidir. İmam, o zaman Cumhurbaşkanı olan Hamaney ile aralarında geçen bir anlaşmazlık sonucu şu konuşmayı yapmıştı: “Siz, İslam adına hükmeden hükümet yetkilileri, Allah Resulü’nün (as) haiz olduğu bütün yetkilere haizsiniz. Sizi geleneksel fıkıh değil, Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün sünneti bağlar. Eğer geleneksel fıkha bağlı kalırsanız bugün ümmetin karşı karşıya kaldığı problemlere çözüm üretemezsiniz…”
Hasılı, bugün yönetimde olanlar İmam’ın anlayışında hareket etmiş olsalardı ve İslam’ın değişmezlerine bağlı kalarak değişebilir alanlarda yeni bir anlayış ve uygulamayı benimsemiş olsalardı, İran bugün ne içeride ne de dışarıda bu hâle düşmezdi.
İran–İsrail–ABD Üçlüsü ve Günümüz Siyasi Atmosferi
Amerika, Rusya ve İngiltere’nin katılımıyla Yalta’da 5–11 Şubat 1945’te gerçekleştirilen Yalta Konferansı ile Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasların siyasi nüfuz alanları yeniden belirlendi. Her ne kadar İngiltere galipler safında yer alsa da Birinci Dünya Savaşı sonrası elde ettiği siyasi ve ekonomik nüfuz alanlarını kaybediyordu. Aslında bu anlaşma, 15 Mayıs 1916’daki Sykes-Picot Anlaşması’nın revize edilmiş hâliydi. Yalta ile birlikte dünya iki kutuplu kabul edilirken, İngiltere de 1880’lerden itibaren elde ettiği jeostratejik üstünlüğünü kaybetti.
İngiltere’nin Yalta’da Birinci Dünya Savaşı sonrası elde ettiği jeopolitik üstünlüğü kaybetmesinin ardından üstünlük ABD ve Rusya’ya geçti. Körfez Savaşı ile (17 Ocak 1991) Yalta dengesi yeniden revize edildi. Amerika, harekât sonrası neredeyse tek başına küresel bir aktör hâline geldi. Bilhassa Ortadoğu’da, her ne kadar İngiltere’nin etkisi devam etse de ABD bölgenin bugününü ve geleceğini büyük ölçüde dizayn etti. Alaska’da 15 Ağustos 2025’te gerçekleşen ABD–Rusya görüşmeleri ise İngiltere’nin resmen jeopolitik denklemden çıkarılışının ilanı niteliğindeydi.
İsrail’in Bugünü ve Geleceği
İsrail düne kadar ABD için bölgesel bir tetikçi idi. Sözde müttefik idiler; ancak bugün İsrail, başta ABD olmak üzere birçok müttefiki için yük hâline gelmiştir. Bilhassa “Aksa Tufanı” sonrası işlediği suçlar nedeniyle İbrahim Anlaşması’nı yaptığı ülkelerin de (BAE hariç) yakınlığını kaybetmiş görünmektedir.
22 Haziran 1941’de başlatılan Barbarossa Harekâtı nasıl ki Hitler’in ve Almanya’nın sonunu getirdiyse, Gazze-İsrail savaşı da Netanyahu ve İsrail’in sonunu getirecektir. İsrail ya küçülecek ya da Osmanlı döneminde olduğu gibi Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin birlikte yaşadığı bir yönetime evrilecektir.
Zira artık bölgede yeni bir aktör ortaya çıkmıştır: Türkiye. Türkiye’nin ekonomi başta olmak üzere birtakım sorunları olsa da Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar’da jeopolitik üstünlüğü yakalamıştır. Türkiye bir NATO üyesi olsa da gerek dış politikada gerekse savunma sanayiinde geçmişe nazaran daha bağımsız bir konumdadır. Türkiye’nin çeşitli alanlardaki yükselişi; başta İsrail olmak üzere İngiltere, AB ve bazı bölge ülkelerini rahatsız etmektedir.
Suriye’deki Baas rejiminin bileşenlerinin çekilmesi ve Türkiye’nin rejim muhaliflerine yakınlığı neticesinde 61 yıllık Baas rejimi yıkıldı. Bugün de Siyonist İsrail’in bazı bileşenleri İsrail’den uzaklaşmaktadır. Mısır ve Ürdün gibi bölge ülkeleri, İsrail’e rağmen Türkiye ile yakınlaşmaktadır. Bunun önemli nedenlerinden biri İngiltere’nin bölge hâkimiyetini kaybetmesi ve ABD’nin bölge politikasındaki değişimdir. Türkiye’nin bölgede güvenilir bir müttefik kimliği İsrail’i köşeye sıkıştırmıştır.
Diğer yandan Rusya, Çin ve İran bloğu İsrail’e karşı daha net bir tutum almaktadır. Ayrıca “Epstein dosyası” ile mevcut ve gelecekte güç sahibi olacak kişilere yönelik hazırlandığı iddia edilen şantaj içerikleri de İsrail’e yönelik tepkileri artırmıştır.
Sonuç olarak İsrail, Arz-ı Mevûd hedeflerine ulaşamayacağı gibi mevcut toprak ve konumunu da kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Çünkü bu coğrafyanın eski sahibi, yüz yıllık bir aranın ardından yeniden sahaya dönmüştür.
İran–ABD–İsrail Üçgeninde Yaşananlar ve Beklentiler
Iran-Irak Savaşı sonrası Batı dünyasının İran’a karşı kullanılmak üzere Irak’a verdiği çeşitli silahlar Irak’ın elinde kaldı. Bu silahların İsrail’e karşı bir tehdit oluşturmaması için Amerika ve müttefikleri, 698 bin askerden oluşan bir güçle Körfez Harekatı’nı başlattı (17 Ocak 1991). Daha önce de Kasım 1981’de İsrail, Irak’ın Osirak bölgesinde bulunan nükleer tesislerini bombalamıştı. Yani İsrail ve destekçileri, İsrail’den başka bölgede hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmasını istemiyor.
Amerika da her ne kadar İran’ın nükleer güce sahip olmasını istemese de İran’ı hiçbir zaman kendisine doğrudan rakip olarak görmedi. Bu nedenle Amerika şu ana kadar İran’a ölümcül bir darbe indirmedi. Bundan sonra da böyle bir darbe indireceğini sanmıyorum. Zira Amerika’nın 12–24 Haziran tarihlerinde İsrail’in İran’a saldırısını önlemeye çalıştığı da bilinmektedir.
Bölgedeki Atmosfer
Ortadoğu’da ve genel olarak bölgede atmosfer artık eskisi gibi değil. Rusya–Çin–İran üçlüsü adeta bir ittifak içerisindedir. Nitekim son olarak Basra Körfezi’nde yapılan deniz tatbikatı sıradan bir tatbikat değildir.
Diğer yandan Donald Trump ve kadrosunun Siyonistlere yakınlığından da söz edilemez. Küreselcilere karşı seçim zaferi kazanan Trump’ın, Siyonistler tarafından hem ekonomik yönden hem de “Epstein dosyası” üzerinden baskı altına alındığı iddia edilmektedir. Gerek söz konusu dosya gerekse Gazze-İsrail Savaşı’nda İsrail’in işlediği suçlar, İsrail’in dünya genelindeki kredisini ciddi biçimde zayıflatmıştır.
Bugün itibarıyla İsrail’in uluslararası alandaki destek zemini daralmıştır. Sonuç olarak çeşitli faktörler, yeni küresel aktörlerin ortaya çıkışı ve ekonomik öncelikler dikkate alındığında —ki Amerika’daki Cumhuriyetçi kadrolar Trump’ın savaşa değil ekonomiye odaklanmasını istemektedir— ABD’nin İsrail’in hatırı için İran’a ağır bir darbe indireceğini düşünmüyorum.
Diğer yandan yeni bir bölgesel güç olan Türkiye ve bölge ülkeleri Ortadoğu’da yeni bir savaş istememektedir. Muhtemelen ABD yönetimi de çıkarları gereği Türkiye’nin ve diğer bölge ülkelerinin hassasiyetlerini dikkate alacaktır.
sarslantas46@hotmail.com
22 Şubat 2026
Hoş geldin rahmet mevsimi!
19.02.2026
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026
cennet’ten notlar ay’ı RESUL UZAR 20.02.2026
DİNİN İSTİSMARI ÜZERİNE YUSUF YAVUZYILMAZ 21.02.2026
YABANCI SÖZCÜK KULLANMA TAKINTISI AYTEN DURMUŞ 22.02.2026