metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Sadaka Düzeni mi, İnfak Toplumu mu?|Ersin Tek

13.06.2026

 

Bugün yardım kuruluşlarının sayısı artıyor, yardım kampanyaları büyüyor. Ramazanlarda erzak kolileri dağıtılıyor, kurbanlarda et paketleri ulaştırılıyor, kışın kömür ve yakacak yardımları yapılıyor.

Peki, bütün bunlara rağmen neden aynı insanlar her yıl yeniden yardıma muhtaç hâle geliyor?

Belki de yanlış sorular soruyoruz.

Çünkü mesele yardımın ne kadar yapıldığı değil, neden bu kadar çok yardıma ihtiyaç duyulduğudur.

Aziz Kur’ân’ın ekonomik adalet anlayışı, günümüzde çoğu zaman gözden kaçırılan temel bir ilkeye dayanır:

“...(servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir.” (Haşr, 7)

Bu ayet yalnızca zekât vermeyi emretmez. Servetin toplum içinde aktif bir şekilde dolaşmasını ister. Çünkü İslam’ın hedefi, fakirin sadece açlıktan ölmemesi değil, insanları sürekli fakir bırakan düzenlerin ortadan kalkmasıdır.

Bugün birçok zengin, malından bir kısmını dağıttığında görevini tamamladığını düşünüyor. Oysa sorun yalnızca paylaşmamak değildir. Sorun, paylaşırken bile üstünlük duygusunu korumaktır.

Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau, eşitsizliğin başlangıcını anlatırken şu meşhur sözleri söyler:

“Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.”

Rousseau’nun eleştirisi mülkiyetin kendisinden çok, mülkiyetin kutsallaştırılmasına yöneliktir. Benzer şekilde Aziz Kur’ân da malı mutlak bir sahiplik olarak değil, emanet olarak görür. İnsan malın sahibi değil, geçici emanetçisidir. Bu nedenle zekât İslam’ın nihai hedefi değil, asgari ahlâkî yükümlülüğüdür. Daha üstte ise infak vardır. İnfak, kişinin yalnızca fazlasını vermesi değil, sahip olduğu imkânları başkalarının hayatını dönüştürecek şekilde seferber etmesidir.

Yardım eden el yukarıda, yardım alan el aşağıdadır.

Fotoğraflar çekilir, kameralar açılır, yardım paketleri dağıtılır.

Fakat kimse şu soruyu sormaz: “Neden bu insanlar hâlâ yardıma muhtaç?”

İslam’ın infak anlayışı ile modern hayırseverlik arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkar: İnfak, sadece fazlalıkları dağıtmak değil; insanın mal üzerindeki mülkiyet iddiasını kırmasıdır. Çünkü Kur’an’a göre mülkün gerçek sahibi Allah’tır, insan ise ancak bir emanetçidir.

İmam Gazâlî’nin vurguladığı gibi servet, insanı Allah’a yaklaştıran bir araç da olabilir, onu hakikatten uzaklaştıran bir perde de. Sorun malın kendisinde değil, insanın mal ile kurduğu ilişkidedir.

İbn Haldun ise toplumların çöküşünü anlatırken servetin belirli sınıfların elinde yoğunlaşmasının yalnız ekonomik değil, ahlâkî bir çürüme de doğurduğunu söyler. Ona göre lüks arttıkça dayanışma azalır, dayanışma azaldıkça da toplum çözülmeye başlar.

Modern dönemde bu eleştiriyi en sert biçimde dile getiren isimlerden biri de Ali Şeriatî’dir. Şeriatî, dinin ezilenleri ayağa kaldıran bir adalet çağrısı olmaktan çıkarılıp vicdan rahatlatma aracına dönüştürülmesini eleştirir. Ona göre din, insanı edilgen bir yardım bekleyicisine değil, onurlu bir özneye dönüştürmelidir.

Nurettin Topçu ise “isyan ahlakı” kavramıyla insanın zulme, sömürüye ve haksızlığa karşı sessiz kalamayacağını söyler. Ona göre merhamet, adaletle birleşmediğinde eksik kalır. Çünkü adaletin olmadığı yerde yardım, çoğu zaman yalnızca yaranın üzerini örten bir sargı bezine dönüşür.

Burada merhamet ve yardım psikolojisi üzerine derin derin düşünmek gerekir.

Alman filozof Friedrich Nietzsche, bazı merhamet biçimlerinin aslında üstünlük duygusunu beslediğini söyler. Bu eleştiri doğrudan İslam’ın merhamet anlayışına yöneltilmiş olmasa da önemli bir tehlikeye işaret eder: Yardım etmek bazen yardım edilen kişiyi özgürleştirmekten çok, yardım eden kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlayan bir araca dönüşebilir.

İnsan farkında olmadan kendisini rızık dağıtan makamında görmeye başlar. Oysa Aziz Kur’ân’ın beyanı nettir: Rızık veren insan değil, Allah’tır. İnsan yalnızca bir aracıdır.

Bu nedenle gerçek hayr, bir insanı sürekli yardıma bağımlı bırakmak değil, onu kendi ayakları üzerinde durabilecek hâle getirmektir.

Hz. Yusuf’un (a.s.) kıssası da bu açıdan dikkat çekicidir.

Hz. Yusuf (a.s.), kıtlık yıllarında insanlara rastgele sadaka dağıtmamıştır. Önce üretimi planlamış, ardından depolama sistemini kurmuş, sonra da adil bir dağıtımı organize etmiştir. Çünkü mesele yalnızca açları doyurmak değil, toplumun tamamını ayakta tutacak köklü bir düzen kurmaktır.

Bugün ise çoğu zaman adalet yerine yardım, sistem yerine kampanya, çözüm yerine pansuman üretiyoruz.

Oysa İslam’ın hedefi bir sadaka toplumu inşa etmek değildir. İslam’ın hedefi bir infak toplumu olabilmektir.

Sadaka toplumunda zengin verir, fakir alır. İnfak toplumunda ise insanlar birbirlerinin efendisi değil, kardeşi olur.

Belki de yeniden sormamız gereken asıl soru şudur: “Bir insanı anlık olarak doyurmak mı daha büyük bir iyiliktir, yoksa onu bir daha kimsenin yardımına muhtaç olmayacak bir konuma getirmek mi?”

Çünkü aç bir insanı doyurmak merhamettir.

Ama insanların aç kalmadığı adil bir düzen kurmak adalettir.

Ve İslam’ın büyük çağrısı, yalnızca merhamete değil, nihai olarak adalete yöneliktir..

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Sayenizde Kurban