Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesi üzerine, görevden el çektirilen Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı, uzun yıllar TBMM’de milletvekilliği yapmış Ahmet Türk’ün “Kürdistan’ın bir takımı Süper Lig’e çıktı” değerlendirmesine yönelik Cumhurbaşkanı danışmanı Oktay Saral, “Bu topraklarda ‘Kürdistan’ diye bir devlet de yoktur, olmayacaktır. Bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir!” şeklinde tepki gösterdi. BBP Genel Başkanı Mustafa Destici ise “Ne Kürdistan’ı lan! Burası Türkiye Cumhuriyeti. Beğenmiyorsan defolup gidersin” diyerek aynı doğrultuda bir tepki ortaya koydu.
Elbette tepkiler bunlarla sınırlı kalmadı. Kabul etmek gerekir ki Kürdistan kelimesi, Türkiye’de birçok insanın tüylerini diken diken eden; duyulduğunda beraberinde nefret söylemleri ve hakaret sözcükleri getiren bir kelimedir. Elbette bu tepkinin ortaya çıkışı tesadüf değildir. Türkiye’de Kürt meselesine ilişkin toplumsal hafıza, uzun yıllar boyunca devletin resmî ideolojisi, eğitim politikaları ve güvenlik eksenli yaklaşımı içerisinde şekillenmiştir.
Cumhuriyetle birlikte benimsenen ulus devlet fikri, kendi sınırları içinde başka bir ulusal varlığa karşı tahammülsüz olmuş; ilk yıllarda Kürdistan kavramı bir yana, Kürt’ün varlığı bile inkâr edilmeye çalışılmış, Kürtçe fiilen yasaklanmıştır. Hatta Kürt ve Kürdistan kavramlarının geçtiği bazı tarihî kaynaklar Türkçeye çevrilirken bu kavramlar metinlerden çıkartılmış, toplumun hafızasında yer edinmesi engellenmiştir.1 Ülkemizde Kürt, Kürtçe ve Kürdistan’la ilgili tarihsel bilgiler uzun süre bilinçli biçimde gizlenmiştir.
Devletin resmî tarih tezi ve tek tipçi politikaları, basın-yayın organları ile eğitim sistemi aracılığıyla topluma endokrine edilmiştir. Bu nedenle kuşaklar boyunca Türk toplumunun kahir ekseriyeti; Kürt, Kürtçe ve Kürdistan kavramına ilişkin olumsuz, yanlış veya eksik kanaatlerle yetişmiştir. Nesilden nesile aktarılan kalıpyargılar ve yanlış bilgiler, zamanla insanların coğrafi bir adlandırmaya dahi olağandışı tepkiler vermesine yol açmıştır.
Gerçekten de eğitim müfredatında, tarih anlatılarında, sinemada, edebiyatta ve siyasette; Kürt, Kürtçe ve Kürdistan kavramları çoğu zaman bir tehdit veya “öteki” unsuru olarak sunulmuştur. Bu kavramların uzun yıllar “bölücülük”, son kırk yıldır ise yoğun biçimde “terör” kavramıyla birlikte anılması, toplum hafızasında olumsuz çağrışımlar üretmesine yol açmıştır. Bu nedenle “Kürdistan” kavramı, geniş toplum kesimlerinde çoğu zaman antipatiyle ve refleksif bir tepkiyle karşılanmaktadır. Çoğu zaman, sanki “Kürdistan” adı tarihsel olarak hiç var olmamış da sonradan uydurulmuş bir kavrammış; yahut bu ifade her kullanıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaki toprakların bir bölümünü ayırarak “Kürdistan” adlı bağımsız bir devlet kurma amacı dile getiriliyormuş gibi algılanmaktadır.
Oysa “Kürdistan” kavramı, güncel siyasi tartışmaların ötesinde tarihsel bir geçmişe ve somut bir coğrafi karşılığa sahip bir kavramdır. Esasen Kürtlerin yaşadığı bir coğrafyanın adıdır. Tarihi kaynaklarda Kürtlerin anayurdu çoğunlukla Zagros Dağlarının çevresinde gösterilmektedir. Bugünkü İran’ın batı ve kuzeybatısında, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda, Irak ile Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda, Ermenistan’ın güneyinde ve Azerbaycan’ın güneybatısını kapsayan bu bölgeler, çeşitli kaynaklarda Kürtlerin yaşadığı coğrafyalar olarak anılmış; pek çok tarihî kaynakta ve haritada “Kürdistan” adıyla gösterilmiştir. Günümüzde de kavram, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeleri ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır. Tarih boyunca Türklere yurt olmuş Orta Asya coğrafyasının birçok kaynakta “Türkistan” olarak adlandırılması da benzer bir kullanım biçimidir.
Burada okuyucu açısından yorucu bulunabilecek bir parantez açmak pahasına, “Kürdistan” tabirinin tarihi kaynaklarda nasıl ve hangi bağlamlarda kullanıldığına dair bazı örnekleri hatırlatmakta fayda görüyorum. Çünkü bugün çoğu kişinin siyasi bir slogan yahut ideolojik bir kavram zannettiği Kürdistan’ın aslında yüzyıllardır tarihi metinlerde ve haritalarda yer aldığı görülmektedir.
Kürtlerin yaşadığı topraklara yahut “Kürdistan” tabirine yer veren tarihi kaynakların sayısı oldukça fazladır. Örneğin, Kâşgarlı Mahmud (1008–1102), Divânü Lügati’t-Türk adlı eserinde çizdiği haritada İran’ın batı bölgesini “Arz el-Ekrâd” (Kürtlerin Toprağı/Ülkesi) olarak göstermiştir.
Moğol istilaları ve Haçlı Seferleri dönemini anlatan tarihçiler de bu coğrafyadan söz etmiş; eserlerinde Kürdistan’dan, Kürtlerin yaşadığı bölgelerden, yaşam tarzlarından ve toplumsal özelliklerinden bahsetmişlerdir.
Bugün Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi’nde bulunan 1257 tarihli Târîhu Devleti’l-Ekrâd (Kürt Devleti Tarihi) adlı eser, Kürtlerin Kürdistan coğrafyasında kurdukları devletleri anlatmaktadır. Aynı kütüphanede Kürdistan’a ilişkin çok sayıda yazma eser bulunmaktadır. Bu eserlerin tamamı Cumhuriyet öncesi döneme ait olup, bir kısmı Kürtçe kaleme alınmıştır. Söz konusu kaynaklarda Kürtlerin yaşadığı bölgeler ayrıntılı biçimde tasvir edilmektedir.
İbnü’l-Cevzî, savaşın gerçekleştiği yakın bölgede yaşamaları ve aynı dine mensup olmaları hasebiyle Malazgirt Savaşı öncesinde on bin Kürdün Alparslan’ın ordusuna katıldığını yazmaktadır.
Selçuklu Sultanı Sencer, 12. yüzyılın ortasında Cibâl Eyaleti’nin batı kesimini (Kirmanşah’a tâbi bölgeyi) ayırarak bu bölgeye Kürdistan eyaleti adını verdiği birçok kaynakta dile getirilmektedir.
İbn Haldun, Tarih-i İbn Haldun’da Hz. Ömer döneminde Müslüman orduların bugünkü Kürdistan coğrafyasında müşrik Kürtlerle karşılaştığını anlatır.
Gazneli Mahmud (938-1030) ile seferlere katılan bilgin Bîrûnî, Hindistan seferine dair gözlemlerini aktardığı eserlerinde bu bölgede yaşayan Kürtlerden de bahsetmektedir.
Doğulu ve Batılı seyyahların seyahatnamelerinde de yollarının Kürdistan’dan geçtiği, Kürtlerden ve yaşadıkları coğrafyadan Kürdistan adıyla söz ettikleri görülür. Marco Polo (1254-1324), Kürtlerin Musul Krallığı’nın dağlık bölgelerinde yaşadıklarını ve sert mizaçlı olduklarını belirtir.
Seyyah İbn Battûta (1304-1368) ise Sincar ahalisinin Kürt olduğunu, cesur ve cömert insanlar olduklarını yazar. Hacı Bektaş-ı Velî’nin (1209-1271) Velâyetnâme’sinde hac yolculuğunda Kürdistan’dan geçerken başına geçenlerden söz edilmiştir. Metinde Kürdistan tabiri kullanılmıştır.
Kürt beylerinin Yavuz Sultan Selim’e gönderdikleri, Safevi egemenliği altında yaşamak istemediklerini belirten mektuplar mevcuttur. İdris-i Bitlisî ile olan ilişkileri de kaynaklarda ayrıntılı biçimde yer alır. Kâtip Çelebi (1609-1657), İran-Osmanlı ilişkilerini ve Kürtlerin Osmanlı hâkimiyetine giriş sürecini ayrıntılı biçimde anlatır; Kürt yöneticilerinden “Kürdistan beyleri” olarak bahseder. Evliya Çelebi (1611-1682) ise Seyahatnâme‘sinde Diyarbakır, Van, Malatya, Erzurum, Musul ve Bağdat’a kadar uzanan bölgelerde Kürtlerin yaşadığını belirtir ve bu coğrafyanın tamamı için Kürdistan adını kullanır. Evliya Çelebi şu ifadeleri kullanır:
“Kürdistan’ı yedi yıl dolaştım; aynel-yakîn hâsıl ettiğimiz mertebeyi tahrir etsek bile bir mücelled kitap olur.”
“Ve Âl-i Osman ile Acem mabeyninde bu Kürdistan seddi olmasa, Âl-i Osman huzur edemezdi. Acem hasm-ı kavî, şecîu fetadır.”
Fransız haritacı Alain Manesson Mallet (1630-1706) tarafından hazırlanan beş ciltlik Description de l’Univers (Evrenin Tasviri) adlı eserinde yayımlanan haritada Kürdistan bölgesi gösterilmiştir. Bu tarihlerden sonra bölgenin yer aldığı haritalarada da bu bölgenin adı Kürdistan olarak yer almaktadır. Bu haritaların bir kısmı çevrimiçi kaynaklardan erişime açıktır.
Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fransa Kralı I. Fransuva’ya gönderdiği ve “Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren…” sözleriyle başlayan meşhur mektubunda, hâkimiyet sürdüğü birçok bölgeyle birlikte “Kürdistan”ın da sultanı ve padişahı olduğunu ifade etmiştir.
IV. Murad döneminde (1623-1640) yaşamış Osmanlı devlet adamı Aziz Efendi’nin 1630’da kaleme aldığı Kânûn-nâme-i Sultânî li-Azîz Efendi adlı raporda şu ifadeler yer almaktadır: “Allah, İskender-i Zülkarneyn’e Ye’cüc Seddi’ni inşa etmeyi nasip ettiği gibi; benim korunan topraklarımdan (Osmanlı ülkesinden) Acem (İran) fitnesini def etmek için de Kürdistan’ı sağlam bir sed ve demir bir kale eylemiştir.” Bu eserin nüshası Berlin Devlet Kütüphanesi Doğu Bölümü’nde bulunmaktadır. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde de kopyaları mevcuttur.
Osmanlı’nın resmî gazetesi Takvim-i Vekayi’de 14 Aralık 1847 tarihinde yayımlanan kararda; Diyarbakır Eyaleti, Van, Muş, Hakkâri sancakları ile Cizre, Botan ve Mardin kazalarının birleştirilerek bu yeni idari birime “Kürdistan Eyaleti” adının verildiği ilan edilmiştir.
1800’lü yıllarda Ahmet Rıfat tarafından yayımlanan Lugât-ı Tarihiyye ve Coğrafiyye isimli sözlükte Kürdistan maddesi yer almakta; Kürdistan, “Kürdistan-ı Osmânî” ve “Kürdistan-ı İranî” olarak ikiye ayrılmakta ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı iller tek tek sayılmaktadır. Ayrıca 1886 yılında Darüşşafaka 5. sınıflarında okutulan Coğrafya-yı Mufassal adlı ders kitabında, yazarı Ali Saib, Erzurum, Bitlis, Hakkâri, Van ve Musul gibi yerleri Kürdistan’ın parçaları olarak anlatmaktadır.
Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal’in yazışmalarında “Kürdistan” tabirini kullandığı bilinmektedir. Örneğin bir telgrafında “Garzan’da Kürdistan’ın Büyük Şeyhlerinden Hazret-i Ziyâeddin Efendi Köylüleri ve Arkadaşlarına” hitabını kullanmıştır. Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal imzasıyla “Kürdistan Beylerine” şeklinde başlıklarla yazılmış başka telgraflar da bulunmaktadır. Birçok telgraf Nutuk‘a ek olarak yayımlandığı hâlde bu telgraflar bilinçli olarak yayımlanmamıştır. Söz konusu telgraflar, 30 ciltlik ve “yorumsuz, sansürsüz olarak yayımlandığı” belirtilen Atatürk’ün Bütün Eserleri serisinde yer almaktadır.
Yine Mustafa Kemal’in birinci meclis dönemindeki konuşmalarında Kürdistan kavramını -olumsuz bir atıf olmaksızın- bölgeyi adı olarak kullandığı görülmektedir. (22.07.1338 (H) tarihli meclis tutanağı, s. 551. TBMM sitesinden erişilebilir.)
Yani “Kürdistan” adı yeni ortaya atılmış bir kavram değildir. İdeolojik bir isimlendirme olarak da değerlendirilemez. Herhangi bir örgüte ya da siyasi partiye ait bir ifade de değildir. Aksine, bu coğrafya yüzyıllardır “Kürdistan” adıyla anılmaktadır. Türk, Arap ve Batılı kaynaklarda bu isimlendirmeye rastlamak mümkündür. Ulus-devletler çağından önce hazırlanmış pek çok tarihî harita ve kaynakta da söz konusu bölgenin “Kürdistan” adıyla gösterildiği görülmektedir.
İlginç bir tesadüf olmalı ki Ahmet Türk’ün sözlerine yönelik tepkilerin yoğunlaştığı günlerde, Yusuf Tekin, Türk Akademisinin 15. Yıl Dönümü programında yaptığı konuşmada, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında “Orta Asya” yerine “Türkistan” kavramını müfredata dâhil ettiklerini açıklamıştı. Bu ifade ise, Ahmet Türk’ün “Kürdistan” kullanımının aksine, geniş çevrelerden güçlü destek görmüştü. Oysa her iki kavram da bugün resmî bir devlet adı olmayan; ancak tarihsel, kültürel ve coğrafi bir karşılığı bulunan bölgeleri ifade etmektedir. Buna rağmen birine doğal ve meşru yaklaşılırken diğerine refleksif biçimde tepki gösterilmiştir.
Yazıda aktarıldığı üzere Sultan Sencer’den Kanunî Sultan Süleyman’a, oradan Mustafa Kemal Atatürk’e kadar bu coğrafya Kürdistan olarak anılmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bölünme korkularıyla; Kürt ve Kürtçe gibi, bir coğrafya adı olarak Kürdistan tabiri de inkâr edilmiş, yok sayılmış ve kullanımı fiilen yasaklanmıştır. Oysa Türkiye’de Trakya ya da Kapadokya nasıl kadim birer yer adıysa ve anılmaları kimseyi rahatsız etmiyorsa, Kürdistan da bir bölge adıdır ve kimseyi rahatsız etmemelidir. Nasıl ki bugün Türkistan adında bir devlet bulunmadığı hâlde Orta Asya’nın bir kısmını kaplayan bölgenin adı Türkistan ise ve Millî Eğitim Bakanı müfredatta bundan böyle bu şekilde ifade edileceğini söylüyor ve bu kimseyi rahatsız etmiyorsa, Ahmet Türk’ün “Kürdistan takımı” demesinden de rahatsızlık duyulmamalıdır. Bir an için Edirnespor’un Süper Lig’e çıktığını ve Edirne Belediye Başkanı’nın “Edirnespor’un, Trakya’nın bir takımı olarak Süper Lig’e çıkmasından duyduğu memnuniyeti” ifade ettiğini düşünelim; Ahmet Türk’ün sözleri de bundan farksızdır.
Örneğin İbnü’l-Esîr’in İslam Tarihi adlı eserinde Kürtlerden söz edilen yerler Türkler olarak çevrilmiştir. Divânü Lügati’t-Türk’te yer alan haritada Kürtlerin ülkesi anlamına gelen “Arz el-Ekrâd” ibaresi silinerek yayımlanmıştır. Millî Savunma Bakanlığı Harita Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan nüshada bu ibarenin silinerek basıldığı görülmektedir. Eserin Fatih Millet Kütüphanesi’nde bulunan özgün nüshasında ise “Arz el-Ekrâd” ifadesi açıkça yer almaktadır. Buna benzer birçok örneğe rastlanmaktadır.
Şehit yakınlarına iki asgari ücret verilecek
13.05.2026
Sülfürik asit krizi bütün dünyayı etkiliyor
13.05.2026
2026 yaş çay alım fiyatı belli oldu
13.05.2026
Rasim Ozan Kütahyalı gözaltına alındı!
14.05.2026
Küba’dan ABD’ye sert uyarı
14.05.2026
A101, CarrefourSA’yı satın alıyor
20.04.2026
Bulgaristan seçimini kazanan Radev kimdir?
21.04.2026
yürümeyen, yazgısını eksik yaşar MUSTAFA AKMEŞE 23.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026