metrika yandex
  • $32.13
  • 34.87
  • GA17500

Haberler / Yorum - Analiz

Bölge ve Filistin Gerçeği-Süleyman Arslantaş

26.10.2023

Yazarımız Süleyman Arslantaş'ın 2005 Kış Dönemi Kudüs Dergisi Sayı: 6'da yayınlanan  "Bölge ve Filistin Gerçeği" yazısını ilginize sunuyoruz. (Hertaraf Haber)

İyilerinin çoğunun şehid olduğu Filistin'de, geride kalanlardan Arafat'a muadil, Batı'nın ve İsrail'in güven duyduğu Mahmud Abbas, Filistin Devlet Başkanlığı'na seçildi…

13 Eylül 1993'de Washington'da "Oslo Mutabakatı"na imza atan Mahmud Abbas, bu imzanın gereklerini de yerine getirmek için bugün Devlet Başkanı!

Abbas'ın imzaladığı mutabakatın bir maddesinde: "FKÖ, İsrail'e karşı basın hamlesini durduracak, ayrıca İsrail'i yıkmayı ve Filistin vatandaşlarını öldürmeyi hedefleyen ittifak karşıtı Filistinlilerin faaliyetlerini yok etmek üzere çalışmayı taahhüt eder." (Siyasî İttifak Anlaşması Madde 2) Veya: "FKÖ ya da FGÖY (Filistin Geçici Özerk Yönetimi) Filistin cemaatlerinde ve Filistin-İsrail barış anlaşmalarına karşı olanların isim listelerini Barış Anlaşması'nın yürürlüğe girmesini takiben üç ay içerisinde teslim etmeyi taahhüt eder." (Güvenlik Madde 8) ifadelerinin yanında: "FKÖ ya da FGÖY, özerk bölgelerdeki terörist grupları yok etmeyi ellerine geçirdikleri silahları teslim etmeyi ve depolandıkları yerler hakkında malumat vermeyi taahhüt eder." (Güvenlik Madde 9)

Merhum Seyyid Kutub 1964'de, FKÖ'nün kuruluşunun ardından: "FKÖ Filistin tabutuna çakılan son çivi" demişti. Tarih keşke Kutub'u tekzip etseydi! Fakat hayır, tarih Kutub'u tasdik etti. İsterseniz, bakınız 1964 sonrası Filistin tarihine. 1967 Savaşı ve ardından zillet içeren BM Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararı, 1973 savaşı ve 242'yi teyit eden 338 sayılı karar. 1975 Sina Anlaşması, 1979 Camp David, 1982 Fez Doruğu ve FKÖ söylemlerinin netleşmesi: "İsrail 1967 öncesi topraklarına çekilsin."

Bay Arafat, Bay Abbas ve arkadaşları siz, 1948–1967 arası Siyonistlerce işgal edilen 1967 öncesi Filistin topraklarını hangi hakla Siyonistlere peşkeş çektiniz? Yoksa siz Siyonistlerin başı Thedor Herzl'e Abdulhamid'in cevabını okumadınız mı? Özetle Abdulhamid, kendisinden, Filistin'de Yahudi Devleti kurmak için toprak isteyen Herzl'e: "Bu topraklar bana değil, milletine aittir. Bu imparatorluğun hiçbir parçasını hiçbir kimseye veremem… Canlı vücuttan parça koparılmasına müsaade edemem." diyordu.

FKÖ ve Arafat 1983'de Beyrut'ta kuşatıldığında, Rusya ve Amerika'nın müşterek çözümü ile Tunus'a salimen gidebildiler! İsrail ara sıra Tunus'ta da onları yokladı, saldırdı, içlerinde İsrail'e rağmen çözüm arayanlar varsa onlara gözdağı vermeyi ihmal etmedi…

8 Aralık 1987'de Gazze İntifadası başlamıştı ve aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra, 15 Kasım 1988'de Tunus'ta Arafat, Mahmud Abbas ve arkadaşları, Filistin Devleti kurduklarını dünyaya duyurdular. Zamanlama önemli idi. Zira 8 Aralık'ta başlayan İntifada Perez'in deyimiyle; yöre halkının o güne kadar şahit olmadığı motiflere bezenmişti. İntifada, işgal altındaki topraklarda ateşli silaha tevessül etmeden, sapan taşları ya da fiske taşları ile sürdürülüyordu. Savaşçılar alışık olunan türden değildi. Yaş ortalamaları on beşti ve silahları fiske taşları idi. Ama o fiske taşları sanki Ebrehe'nin ordularının başına atılan taşlar gibi idi. Siyonist önderler bunalmıştı, çaresizdiler, alışageldikleri ve kendilerinin her türlü zulmüne meşruiyet kazandıran muhatapları yoktu sahnede... İşte böyle bir ortamda Arafat ve FKÖ imdadına yetişti İsrail'in, sürgünde Filistin Devleti'ni ilan ederek… Çünkü İsrail, kendisinin yaşaması için kukla bir Filistin Devleti'ne ihtiyaç duymakta. Nitekim İşçi Partisi lideri Perez bunu açıkça ifade etti.

FKÖ ya da Oslo Mutabakatı'na imza atan zihniyetin aksine İntifada öncüleri, Hamas, İslamî Cihad liderleri asla sembolik bir Filistin Devleti'nden yana değildiler. Onlar şunu çok iyi biliyorlar; kurulacak olan yapay bir Filistin Devleti Ortadoğu halkları açısından sonun başlangıcı olacak. Aslında Büyük Ortadoğu Projesi (ki şu anda pek telaffuz edilmiyor) Osmanlı'nın tüm hinterlandına ABD'nin egemenliğini içermektedir. Bu bağlamda ABD'nin işgal ortakları ile de sorunları mevcuttur. Mesela, ABD, İngiltere'ye açık ya da kapalı; ama mutlaka şu hususu atlatmaya çalışıyor: Birinci Dünya Savaşı sonrası çizilen Ortadoğu haritası İngiltere'nin menfaatleri doğrultusunda çizilmişti. Bugün bu harita değiştirilmelidir diyor. Nitekim Balkanlar'da 1990'ların başında başlayan trajedi, Bosna olayı, ardından Dayton Antlaşması ile Balkanların Amerikan kontrolüne geçişi, Azerbaycan, Haydar Aliyev ve oğlu İlham Aliyev meselesi, Gürcistan, Ukrayna ilgisi ve yarın Türkmenistan'da Amerikan ve İsrail menfaatlerini gözetip- kollayacak İslam Kerimov'dan daha ileri düzeyde halkına yabancılaşmış bir yönetim biçimi v.s. Tüm bunlar Amerika'nın İsrail ile birlikte Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'ya yerleşme planlarıdır.

Bu plan çerçevesinde Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Bir tarafta hiçbir deniz ve kara ulaşımı olmayan Kuzey Irak Kürt Devleti yapılanması, diğer yandan yine su, tarım, sanayi, ulaşım imkânları olmayan uydu, muti bir Filistin Devleti tasarımı… Bitmedi, Felluce'deki Sünnî Müslümanların direnişlerini teröristlerin direnişi olarak takdim eden Iraklı Şiî liderlerden Ayetullah Abdulaziz El-Hekim ve benzerlerinin önderliğinde Güney Irak ya da Irak Şiî Devleti olgusu. Kim bilir belki de dedelerini aldattıkları gibi Ürdün Kralı torun Abdullah'ı da ikna ederek Ürdün'ün bir kısmının Sünnî yapılanma için Bağdat'la birleştirilmesi de gündeme gelebilir.

Şüphesiz Amerika'nın ve İsrail'in tasarımları bunlarla sınırlı kalmıyor. Bölgede varlıklarını devam ettirebilmek için petrole olduğu kadar su kaynaklarına da ihtiyaçları var. Özellikle İsrail'in suya olan ihtiyacı fevkaladedir. Eski İsrail başbakanlarından Menaham Begin 1967 Savaşı'nı anlatırken, bu savaşın su kaynaklarına ulaşım savaşı olduğunun altını çizmişti. Ve hâlihazırdaki İsrail yönetimi içme suyu ihtiyacını büyük ölçüde Batı Şeria ve Gazze'den temin ediyor. Batı Şeria'nın yılda 702 milyon metreküp suyunu çalıyor İsrail. Keza Lübnan işgali sırasında, Lübnan'daki nehirler üzerine oluşturdukları düzeneklerle Lübnan'ın suyunu çalıyor İsrail.

Şüphesiz Amerika'nın ve özellikle İsrail'in bölge politikalarında Türkiye, İran ve Mısır'ın özel bir yeri vardır. Türkiye Başbakanı zaman zaman İsrail'e alışık olmadığımız çıkışlar yapıyor. "Terörist Devlet" ifadesini çok net bir biçimde kullanıyor Başbakan. Muhakkak bu ifadelerin arka planı vardır. Ama somut olan bir gerçek de vardır. İsrail Kuzey Irak'a hâkim olarak petrolü garantilemek istiyor. Keza GAP bölgesinde ilgi ve tasarruf hamleleri ile de "su" problemini halletmeyi düşünüyor. Türkiye, aslında işin farkında; ama fazla da ileri gidemiyor. Ve hatta Avrupa bile bu anlamda Türkiye'ye yeterince arka çıkamıyor. İsrail, proje olarak Batı Şeria'nın, Gazze'nin, Golan Tepeleri'nin ve kısmen de Lübnan'ın ve Ürdün'ün su kaynaklarını kullanmaya devam edecek ve zamanla bu hukuksuz kullanımını meşrulaştırmakta kendince… Ve Türkiye'den de başta Suriye ve Irak olmak üzere sahip olduğu su kaynaklarını paylaşmasını isteyecek. Türkiye bunun farkında, gerek bazı askerî projelerinin iptali ve gerekse "Manavgat Suyu" projelerine karşı olumsuz tavrı bunun bir ifadesidir. Türkiye, her zamankinden daha çok GAP'a ve su kaynaklarına sahip olmak mecburiyetindedir. Zira GAP gittikçe Türkiye'nin millî bir projesi olmaktan çıkıyor ve âdeta İsrail'in millî projesi haline dönüşüyor. Şu yabancıların Türkiye'den toprak satın almalarını serbest bırakan yasa bu açıdan yeniden ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.

Hazır söz Türkiye'den açılmışken, birkaç cümle ile de olsa Türkiye'nin Güneydoğu'sunda meydana gelen Kürtçü ve İslamcı hareketlere de bir göz atmakta fayda var sanırım. Çünkü Kuzey Irak, Güneydoğu Anadolu ve Filistin'de gerçek manada topraklarını, aidiyetlerini, inançlarını savunan ve savunmak isteyen unsurlar âdeta yok edildi ve edilmeye çalışılıyor. Yakın bir geçmişe kadar Güneydoğu ve Doğu bölgesi medreseleri, bir taraftan dinî tenvir ve tedris görevini ifa ediyordu, diğer yandan halk arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda "hakem" rolü üstleniyordu. Herhalde orada, sözüm ona, İslam adına çıkan bir takım örgütler, yaptıkları işlerin sonun nereye gittiğini fark etmeden İsrail'in ve hegemonik güçlerin hoşuna gidecek bir gelişmeye imza attılar. Ve bugün Güneydoğu medreseleri ile "hakem olma" rolü ile anılmıyor. Acaba bu gelişmeler ve buna neden olanlar masum halde midirler? Sadece bir soru. Çünkü bu işin geleceği de var. Ne diyor Hz. Peygamber: "Bir mümin, yılana aynı delikten bir kere sokulur."

Keza Kuzey Irak da benzer bir serencamı yaşadı. Orada da etnik kaygılarla; "dinî" kişi ve kurumlar yok edildi. Ve ortada Talabani ve Barzani ilişkisi kaldı. Ve bunlar, sözüm ona kendi halklarına kurtuluş bahşedecekler. İsrail ile kucak kucağa, MOSSAD ajanları ile birebir temasla kendi insanlarının kurtuluşuna vesile olacaklar. Bunlar hayal ve biz, bu bölgenin insanları maalesef hâlihazır şartlarda birçok şeyimizi kaybetmiş gözüküyoruz.

Tekrar Filistin'e gelelim. Filistin'de bir FKÖ ve el-Fetih var. Bir de bunun dışında İslamî Cihad, Hamas gibi örgütler var. Ve bu örgütler 15 Kasım 1988'de Tunus'ta ilan edilen Filistin Devleti'ne rağmen ve keza Oslo Mutabakatı'na, Camp David Anlaşmasına, Why Plantation Anlaşması'na ve hatta "yol haritası"na rağmen mücadelelerini sürdürüyor. Yani İntifada devam ediyor. Üstelik neredeyse her gün İntifada öncülerinin şehid edilmelerine rağmen. Çünkü Filistin güvenlik güçlerinin de Oslo Mutabakatı gereği MOSSAD tarafından eğitildiği yüksek seslerle telaffuz edilmektedir. Şu anda, yani Arafat'ın ölümünün ardından, Mahmud Abbas'ın Devlet Başkanı seçilmesinin ardından, İsrail ve Amerika gelişmelerden memnun; ama aklı başında, toprağını, dinini, aidiyetini bilen her Filistinli kaygılı ve üzüntülü, zira Mahmud Abbas'ın, FKÖ'nün oluşturacağı Filistin Devleti, olsa olsa, yerli, Fransızlar adına gardiyanlık yapan, Fransa'ya karşı mücadelede iki milyon şehid veren Cezayir halkını yöneten bu günkü Cezayir yönetimi gibi olur.

Bilindiği gibi İşgal çok çeşitlidir. Kimi işgal doğrudan olur. Osmanlı ve Arap Dünyası bunu 1. ve 2. Dünya Savaşları'nda yaşadı. Kimi de dolaylı olur. Genelde doğrudan işgali sona erdirmek isteyen hegemonik güçler, işgal ettikleri toplumların içerisinden "kilit adam"lar bulurlar ve bunlara dolaylı işgali başlatırlar. Yakın tarih bunların örnekleriyle dolu. Şu anda da Filistin'de, Afganistan'da, Irak'ta aynı yöntem uygulanıyor. Üstelik işgal yalnızca askerî alanda olmuyor, askerî işgal; ekonomik, kültürel, sosyal ve ideolojik işgalin alt yapısını oluşturmak içindir. Dolaylı işgalin kahramanları (!) genelde o toplumun içerisinden çıkarılır. Nasır, Burgiba, Kaddafi, Karzai, Barzani, Abbas, Abdülaziz v.s gibi…

Amerika, ilk intifada başladıktan sonra FKÖ'ye ve Arafat'a böyle bir görev vermek istedi. Oslo, Washington, Taba, Kahire, Why Plantation, Yol Haritası tüm bunlar bunun içindi. Ama Arafat saygın direnişçileri (İntifada'yı) asarak ABD'nin ve İsrail'in istediği doğrultuda bir Filistin yönetimini sergileyemedi. Oysa barış ödülünü Rabin ile birlikte Oslo Mutabakatı gereği kendi hakkını ABD'nin ve İsrail'in istediği gibi yöneteceğine söz verdiği için almıştı. Bunu yapmadığı ve yapamadığı için de işlevi bitti ve artık terk-i hayat etmesinde ABD'nin ve İsrail'in zarar görmeyeceği kesindi ve öldü! Ama öncesinde hem de el-Fetih'in içerisinden çıkan nice değerler yok edildi. Arafat'la beraber ve fakat halkına ve halkının değerlerine bigane kalmayanlar hep öldü öldürüldü… Ebu Cihad, Ebu İyad, Yahya Ayyaş, Şikakî, Şeyh Yasin, Rantisî ve diğerleri. Bunlar Kur'an deyimiyle Siyonistlerin yüreklerine Allah'tan daha çok korku salıyordu ve İsrail psikolojik olarak dirisinden de ölüsünden de korkuyor ve korkmaya devam ediyor. Çünkü bunlardaki direniş ruhu hegemonik güçlerden emanet alınmış satılmış ruhlar değil. Bunlarınki otantik ruh! Rabbanî ruh! Bunların atom bombası yok, yeterince konvansiyonel silahları da yok. Anlı şanlı MOSSAD eğitimli, CIA eğitimli komutanları da yok. Peki, var olan ne? Sapan taşları, bilek, yürek iştişhadî eylemler… evet bir çok İslam dünyası önderi İntifada'yı ve öncülerini tenkit ettiler. Özellikle iştişhadî eylemler ciddi tenkitler aldı. Belki de haklılık payları da vardır. Ama lütfen 'an'ın fıkhına göre düşünelim: İşgalci İsrail Filistinlilere iki yol bırakmıştı: Ya teslim olacaklar, Siyonistlerin sultası altında yaşayacaklar, ya da kanları canları pahasına da olsa çarpışacaklar… Velev ki bunun bedeli bedenleri de olsa izzet ve iffetli olmak için bu bedel yetmez mi?

Sona Doğru

Filistin topraklarında seçim yapıldı. Ama doğrusu bu seçim bana İngiliz işgali altındaki Hindistan'da, işgalci yargıç karşısında "ölümsüz müdafaa"sını yapan Mevlana Abdulkelam'ı hatırlattı… Yargıç soruyor sanığa: 'Ne diye isyan ediyorsunuz, seçme ve seçilme hakkınız mı yok?' diye. Ve sanık cevap veriyor: 'Zindana atılmış biçarelere muhafızlarını seçme hakkı verilse bu hürriyet mi olur?'

Evet, Mahmud Abbas ve ekibi barış görüşmelerine başlayacak ve belki de 'Yol Haritası' ya da 'Cenevre Mutabakatı' canlandırılacak. Zaman Gazetesi'nden Fikret Ertan Cenevre Mutabakatı ile ilgili olarak önemli tespitlerde bulunuyor. Adı geçen mutabakatın reklâm ve tanıtım filmlerinin Filistin televizyonlarında gösterime girdiğini ve bunu da Mahmud Abbas'ın iki oğluna ait SKY adlı şirketlerinin pazarladığını belirtiyor Ertan. Ve mutabakatla ilgili olarak; Filistinliler, İsrail tarafından 1967 Savaşı'nda işgal edilen toprakların yüzde 97,5'ini İsrail'den geri alacaklar ve bu suretle iki devlet arasındaki sınır çok büyük ölçüde 1967 sınırlarını yansıtmış olacak. İşgal altındaki Filistin topraklarında irili-ufaklı 200'e yakın ve yaklaşık 400 bin Yahudi yerleşimcinin yaşadığı Yahudi yerleşim birimlerinin büyük kısmı kaldırılacak; ancak İsrail, Kudüs'ün güney ve doğusunda bulunan Muale Adumim ve Gush Ezion adlı iki büyük yerleşim birimini İsrail topraklarına ilhak edecek; buna ilaveten ayrıca Doğu Kudüs'te bulunan Iz yerleşim birimini de kendi topraklarına katacak. Bu düzenlemeler sonucunda ise İsrail, Filistin topraklarında 115 bin kadar yerleşimciyi tavsiye etmiş olacak.

İhtilafın en kritik, en hassas konusu olan Kudüs'e gelince; Kudüs'teki sınırlar Amerikan eski Başkanı Bill Clinton'ın Camp David ve daha sonra taraflara sunduğu plana göre belirlenecek. Bu plana göre Kudüs'te öteden beri Araplara ait olan topraklar Filistinlilere; Yahudilere ait olanlar ise İsrail'e verilecek." (Zaman 6 Ocak 2005)

Özetle Mahmud Abbas'ın Devlet Başkanlığı, seçimin ardından ifade ettiği merkezi Doğu Kudüs olan Gazze ve Batı Şeria'da Filistin Devleti konusu 'Yol Haritası'nda ve Cenevre Mutabakatı'nda ifade edilen hususlardır. İsrail bu haritaya ve mutabakata göre 1967'de işgal ettiği toprakların yüzde 97,5'ini terk etmiş olacak. Ancak Filistinli mülteciler iltica ettikleri yerlerde kalacak, bunlardan ancak 30 bini yeni Filistin yapılanmasına kabul edilecek.

Oysa bu plan gerçek anlamda Filistin'e sahip çıkmak isteyen Filistinliler tarafından kabul görmemektedir. Hamas'ın siyasî liderlerinden Halid Me'şal ve İbrahim Goşşe bu plana şiddetle karşı çıkmaktalar ve "İsrail, 1948'de, yani devlet kurulmadan önce ne kadar ve nerelerdeyse orada o kadar olmalıdır" demektedir. 1967 oldubittisine razı değiller. Arafat da, Abbas da, Arap yönetimlerin ekseriyeti de 1967 öncesi statüye razıydılar. Kaldı ki Kudüs ciddi anlamda çözümlenmezse İslam Dünyası, duyarlı Müslümanlar asla böyle bir çözüme razı olmazlar, olamazlar. Özellikle Türkiye'nin bu noktada fevkalade hassas olması gerekiyor. Aksi halde İsrail'in, Türkiye üzerinden tüm bölgesel olaylara egemenlik kurma arzusunun önüne geçilemez. Çünkü Türkiye; Balkanlar (Bosna) Kafkaslar (Gürcistan), Ortadoğu'dan (K. Irak) kuşatılıyor. Abdulhamid, kendisine Thedor Herzl tarafından sunulan haritada: Nil'den Kapadokya dağlarına kadar olan kısımları da gördükten sonra, Kudüs üzerinde yoğunlaşıyor ve canlı vücuttan parça koparmalarına müsaade etmem diyor.

Türkiye'nin de, Kudüs'ün de ve tüm bölgelerinde geleceği hegemonik güçlere karşı direnişten ve çözüm üretmekten geçiyor, dayanışmadan geçiyor…

Kaynak:Kudüs Dergisi Sayı: 6 - Kış 2005

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş