metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

İslamcılığın Siyasal Dönüşümü ve İstismarı

YUSUF YAVUZYILMAZ
31.05.2026

 

 

"İlkesel alanlardan, tefekkür ve nitelik alanlarından uzaklaşan, İslami bir ontoloji ve epistemolojiye sahip olmayan, bu tür bir ontoloji ve epistemoloji inşa etme liyakati ve iradesine sahip olmayan bir ülkede, pragmatik ve oportünist kadrolar ve iktidarlar, İslam’ı taşralı bir muhafazakarlığa mahkûm ettikleri halde siyasal İslamcı olarak tanımlanabiliyor."

 

Atasoy Müftüoğlu üstadın yorumu son derece önemli. İslam'ın taşralı muhafazakarlığa evrilmesi bütün dinamizmini engelliyor. Daha da kötüsü bu muhafazakarlığın üzerine milliyetçiliğin de etkin olmasıdır. Liyakatsiz siyasal iktidarların İslamcı olarak tanımlanması ve onun üzerinden "Siyasal İslamcılığın iflası" değerlendirmelerinin yapılması hem İslam ve İslamcılığın kötülenmesine yol açıyor, hem de İslamcılığın siyasal iddialarını zayıflatıyor.

İşin daha da vahimi dindar çevrelerde İslamcılık ve İslam ayrımından yola çıkarak İslamcılığı mahkum edenlerin trajik durumudur. Böylece siyasal, sosyal ve kültürel hayata dair iddiaları olmayan bir din üretiliyor. Ayrıca siyasal İslamcılığın liyakatsiz kadrolar elindeki değer kaybı, İslam adına ortaya çıkan tasavvufi hermetik yapılara da zemin kazandırıyor.

Kur'an ve sünnete dönüş, içtihat kapısının açılması, cihat ruhunun hayat bulması, tarihsel mirası Kur'an ve Hz. Peygamberin mücadelesini temel alarak yeniden değerlendirmek ve inşa etmek olan İslamcılık mahkum edilerek tüm ihya çabalarının önü tıkanıyor ve İslam liyakatsiz iktidarlar eliyle üretilen taşralı milliyetçi muhafazakarlığa kurban ediliyor.

Taşralı milliyetçi muhafazakarlık mevcut felsefi ve ideolojik tutumuyla İslam ve İslamcılığın önündeki en büyük handikaptır. Diğer önemli bir düşünsel açmaz da Siyasal iktidarı destekleyenlerin İslamcılığı karşı çıkmalarıdır. Oysa İslamcılığın temel tezi siyasal iktidar yolu ile toplumu değiştirip dönüştürmek ve adil bir dünya düzeni için çabalamaktır. Böyle bir iddianız yoksa niye iktidar için bu kadar çabalıyorsunuz.

Ak Parti, kurulduğu yıllarda üzerindeki baskıyı azaltmak için muhafazakar kimliği öne çıkararak kendini tanımlamıştır. O zamanlar normal karşılanacak bu siyasal tutum, zaman içinde gerçekten muhafazakarlığa dönüştü. Devrimci ve değişimci yön zamanla silikleşti; mevcut statüko ve bürokrasi ile uzlaşıldı. Belki de sistem nereye kadar değişmek istiyorsa oraya kadar gelindi ve o noktada duruldu.

Bürokratik oligarşiye karşı savaş vere vere büyüyen iktidar, şimdi bürokrasinin bir aktörü haline geldi ve giderek güç kaybetmeye başladı. Şu sıralar özellikle İslam ve siyaset ilişkileri üzerinde düşünenler İbn Haldun sosyolojisini tekrar okumalı.

Bu süreç, bir yandan İslami kökenden hareket edenlerin yetersizlikleri, diğer yandan çizgilerinin milliyetçi muhafazakarlığa yatkın olmaları sonucu şekillenmiştir.

Dün gece değerli bir dostumun abisinin vefatı dolayısıyla bir grup arkadaşla bir araya geldik Söz döndü dolaştı, muhafazakar dindarların ve İslamcıların değişim ve dönüşümüne geldi. Konu ile ilgili çeşitli düşünceler ve değerlendirmeler öne çıktı. Bana göre İslamcı arkadaşların gençlik günlerindeki ahlaki duruştan uzaklaşmanın hüznünü yaşayan bir görünümleri vardı. Oysa olaya sosyolojik bakmak gerekiyor. Muhalefetteki İslamcılık ve iktidardaki İslamcılık arasındaki sosyolojik farklılaşma idi gerçekleşen. Bu ikisinin aynı olmasını bekliyorlar. Bu durumda değişen sosyolojiyi ve farklılaşan davranışları görmek gerekiyor. Muhalif İslamcılık saf, temiz, iddialı, kısaca Türkiye ve dünyayı değiştirmeye çalışan ahlaki bir harekettir. Oysa iktidardaki İslamcılar mülk ve servetle tanışmış, kazanmanın şehvetini tatmış, statü değiştirmenin avantajını keşfettiler. Doğal olarak ahlaki değil, pragmatik bir dindarlığa yöneldiler. Bu yöneliş onları başka bir dünyanın eşiğine getirdi. Daha açıkçası İslamcılık iyi bir muhalefet dili üretmesine karşın iyi bir iktidar dili ve pratiği üretemedi. Sonuçta kaçınılmaz olarak muhafazakarlığa ve milliyetçiliğe evrildiler. Çünkü İslamcı olarak bulundukları konumu sürdürmeleri mümkün değildi. Doğal olarak bulundukları konumu haklı gösterecek bir söyleme yöneldiler.

Kuşkusuz iktidara gelenlerin bir kısmı ölçüsüz vaatlerin altında ezilirken, diğer bir kısmı, ideal ile realite arasında anlamlı bir ilişki kuramamanın çelişkisini yaşadılar. Büyük bir bölümü ise ideali tamamen reddederek elde ettiklerini koruyacak bir realiteye teslim oldular. Peki, muhalif durumdayken sahip oldukları ahlaki üstünlüğü iktidarda sürdürebilselerdi ne olurdu? İşte o gerçekten bir devrim olurdu.

Şimdi, sayıları epeyce azalsa da, eski günlerin anısıyla yaşayan İslamcılar, daha önce birlikte yürüdükleri, üniversitelerden teorik tartışmalar yaptıkları arkadaşlarının nasıl bu kadar kolay değişip dönüştüklerini anlamaya çalışıyorlar. Dudaklarında bir Ahmet Kaya şarkısıyla: "Olmasaydı sonumuz böyle."

Öte yandan İslamcılar, eski arkadaşlarının siyasal kariyer ve servetlerindeki değişiklikle ortaya çıkan davranış değişikliğini eleştirirken şunun nefsi muhasebesini yapmalıdırlar: Bu eleştirileri o imkanlara ulaşamamanın hırsı ve kıskançlığı ile mi, yoksa yüksek ahlaki bir endişenin ürünü olarak yapmaktadırlar. Muhaliflerin duruşunun ahlaki çizgisi de budur.

"Türkiye'deki İslamcılığın dönüşümünü anlamak için, onun ulusçuluk ve İslam düşüncesi gelenekleriyle kurduğu ilişkiyi incelemek gerekir. Çünkü İslamcılık, modern dönemde yalnızca dini bir söylem değildir. O, siyasal iktidarla, toplumsal kimlik formlarıyla ilişkili ideolojik harekettir. Onun ulusçulukla kurduğu ilişki, modelimiz bağlamında tahlil edildiğinde iki farklı sonuca işaret etmektedir. Birincisi, bu hareketin adaleti kurucu ilke olarak esas alan ahlaki bir yeniden inşa sürecine dayalı arınmacı bir toplumsal - siyasal paradigma üretip üretmediğini tespit etmeye imkan vermesidir. İkincisi ise İslamcılığın, siyasal iktidarı ele geçirmeye dönük hakimiyeti bir paradigma temelinde hareket ederek adaleti araçsallaştıran bir tutum sergileyip sergilemediğini ortaya koymasıdır. Dolayısıyla İslam düşünce gelenekleriyle kurulan ilişki, arınmacı ve hakimiyetçi paradigmalar arasındaki ayırımın adalet anlayışı düzeyinde nasıl tezahür ettiğini belirleyen ayırt edici bir ölmüştür. " ( Ersoy Göveç, Muhammed Abid el- Cabiri'nin Adalet Teorisinin Temelleri, Fecr yayınları, s: 200)

Gerçekten de Türkiye özelinde, büyük ölçüde dünyada da öyledir, İslamcılığın ulusçuluk ile kurduğu ilişki biçimi son derece önemlidir.

Türkiye özelinde özellikle İslamcı kökenden gelen Ak Parti tecrübesi bu konuda ilginç veriler sunmaktadır. Ak Parti'nin özellikle iktidarının belli bir aşamasından sonra milliyetçilik ve muhafazakarlık ile kurduğu ilişki biçiminin sosyolojik analizi ne olmalıdır.

Bu analiz Türkiye İslamcılığının ne kadar kırılgan olduğunu da gösterecektir. Türkiye İslamcılığında arınmacı söylem yerli yerine oturmadığından adalet yerine hakimiyeti önceleyen bir siyasal söylem üretmiştir. Bundan dolayı Ak parti iktidarı adalet yerine hakimiyeti önceleyen bir dönüşüm geçirmiştir.

Özellikle MHP ile yaptığı ortaklık sonucunda milliyetçilik ve muhafazakârlık ile kurduğu ilişki biçimi, adaleti temel alan arınmacı söylemi giderek etkisizleştirmiş, sonra da büyük ölçüde yok etmiştir.

Öte yandan Türkiye İslamcılığı, özellikle siyasal alanda zamanla farklılaşan bir arka plana yaslanır. Muhalefet sırasında adaleti temel alan arınmacı söylem, iktidar sırasında pragmatist bir hakimiyetçiliğe yaslanır.

Bu durum kullanılan dili de önemli ölçüde dönüştürür. Adalet ve özgürlük söyleminin yerini devletçi ve güvenlikçi bir hakimiyet söylemine bırakır. Bu değişim İslamcılığın adaleti temel alan bir iktidar dili oluşturma bakımından sınırlarını da belirlemektedir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Sayenizde Kurban