Washington savaşın başında İran’ın karar alma mekanizmasını felç etmeyi, rejim üzerinde ciddi baskı oluşturmayı ve Tahran’ı kapsamlı tavizlere zorlamayı hedefliyordu. Ancak savaş ilerledikçe İran’ın devlet kapasitesinin daha dirençli olduğu ortaya çıktı. İran ciddi kayıplar verdi fakat karar alma mekanizması çalışmaya devam etti.
Gazeteci Naman Bakaç İran Uzmanı Muhammed Berdibek ile Perperktif Online İçin Bir Söyleşi Gerçekleştirdi.
Dünya 28 Şubat’ta İsrail-ABD’nin haksız yere İran’a açtığı savaşı izlerken şu anda da ABD-İran arasındaki mutabakata odaklanmış durumdadır. Zira savaşın uzaması sadece iki tarafı değil dünya siyasetini, ekonomisini ve güvenliğini tehdit etmekte. Savaş uzadıkça; ABD açısından ekonomik ve jeopolitik maliyetler artmakta ve bu maliyetler Trump’ı bir mutabakata mecbur kılmaktadır. Bir tür stratejik zorunluluk denilebilir. İran ise, askeri kapasitesi ve liderlik kombinazyonu darbe almış olsa da devlet kapasitesi ve siyasi iradesinin kırılmadığını gösterdi. Buna da stratejik direnç denilebilir.
Trump “anlaşma istediğimiz gibi oldu, başarı elde ettik” açıklamaları yaparken İran’da ABD-İsrail’in savaş öncesi belirlediği rejim değişikliği, balistik füze kapasitesinin ortadan kaldırılması, nükleer silah meselesi ve vekil güçlerinin darbe aldığı zayıf bir İran aktörlüğünü, engellediğini ve görece masada üstünlük elde ettiğini deklare etmektedir.
ABD’yi anlaşmaya iten iç ve dış dinamikler ile İran’ı anlaşmaya götüren dinamikleri, savaş öncesi ABD-İsrail ile İran’ın hedeflerinin ne olup olmadığını, İran’ın anlaşma ile birlikte bölgesel denklemdeki yerini koruyup koruyamayacağını, ABD ve İsrail arasındaki stratejik ayrışma ve ihtilafın kaynağını, anlaşmanın stratejik bir mola mı yoksa kalıcı barışa evrilecek bir ön aşama olup olmadığını Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Muhammed Berdibek ile konuştuk.
Naman Bakaç.
ABD’Yİ ANLAŞMAYA GÖTÜREN TEMEL UNSUR ASKERİ KAPASİTE EKSİKLİĞİ DEĞİL, STRATEJİK MALİYET HESABININ DEĞİŞMESİDİR
ABD’nin İran ile anlaşmasında belirleyici olan iç ve dış dinamiklerin neler olduğunu düşünüyorsunuz?
ABD’yi anlaşmaya götüren temel unsur askeri kapasite eksikliği değil, stratejik maliyet hesabının değişmesidir. Washington savaşın başında İran’ın karar alma mekanizmasını felç etmeyi, rejim üzerinde ciddi baskı oluşturmayı ve Tahran’ı kapsamlı tavizlere zorlamayı hedefliyordu. Ancak savaş ilerledikçe İran’ın devlet kapasitesinin daha dirençli olduğu ortaya çıktı. İran ciddi kayıplar verdi fakat karar alma mekanizması çalışmaya devam etti.
İç politikada ise Hürmüz Boğazı üzerinden oluşan enerji baskısı önemli bir faktördü. Petrol fiyatlarındaki yükseliş ihtimali Amerikan ekonomisini ve özellikle orta ve alt gelir gruplarını doğrudan etkileyebilecek bir maliyet yarattı. Trump açısından mesele yalnızca İran’a baskı yapmak değil, bunu Amerikan seçmenine ekonomik yük oluşturmadan gerçekleştirebilmekti.
Dış dinamiklerde ise İran’ın Körfez güvenliği üzerindeki etkisini koruduğunu göstermesi belirleyici oldu. Savaş öncesinde İran’ın bölgesel etkisinin ciddi ölçüde gerilediği düşünülüyordu. Ancak savaş sırasında ortaya çıkan tablo, İran’ın enerji güvenliği ve deniz ticareti üzerinde hâlâ ciddi baskı oluşturabilecek kapasiteye sahip olduğunu gösterdi. Bu durum Körfez ülkelerini de diplomatik çözümü desteklemeye yöneltti.
İRAN SAVAŞIN MALİYETİNİ YALNIZCA KENDİSİNİN DEĞİL, KARŞI TARAFIN DA HİSSEDEBİLECEĞİNİ GÖSTERDİ
İran’ın anlaşmaya varmasında belirleyici hangi iç ve dış dinamikler söz konusu olmuştur?
İran açısından belirleyici unsur rejimin ve devletin devamlılığının korunmasıdır. Savaşın ilk aşamasında beklenti, İran’ın karar alma mekanizmasının dağılması ve içeride ciddi siyasi kırılmalar yaşanmasıydı. Ancak bu gerçekleşmedi. Devlet aygıtı çalışmaya devam etti ve İran müzakere masasına çöken bir devlet olarak değil, direnebilen bir devlet olarak oturdu.
İçeride ekonomik baskılar, yaptırımlar ve savaşın yarattığı maliyetler önemliydi. Tahran açısından yaptırımların hafifletilmesi, ekonomik nefes alanı kazanılması ve uluslararası sisteme daha rahat erişim sağlanması kritik öneme sahipti.
Dışarıda ise İran savaşın maliyetini yalnızca kendisinin değil karşı tarafın da hissedebileceğini gösterdi. Hürmüz boğazı, balistik füze kapasitesi ve bölgesel caydırıcılık araçları Tahran’ın müzakere gücünü artırdı. İran istediği her şeyi elde etmedi ancak savaşın başında kendisine dayatılması beklenen şartları da kabul etmedi. Bu nedenle ortaya çıkan tablo mutlak değil, göreli bir zaferdir.
WASHİNGTON İRAN’A AĞIR MALİYETLER YÜKLEDİ; ANCAK İRAN’IN SİYASİ İRADESİNİ KIRAMADI
ABD’nin 28 Şubat’ta İsrail ile ortak yürüttükleri savaşta ABD hangi hedeflerine ulaştı, hangi hedeflerine ulaşamadı?
Bu savaşı değerlendirirken askeri zararlarla stratejik sonuçları birbirinden ayırmak gerekir. ABD ve İsrail İran’a ciddi askeri maliyetler yükledi; üst düzey isimler kaybedildi, bazı tesisler vuruldu ve askeri kapasite zarar gördü. Bu açıdan taktik başarı elde edildi.
Ancak Washington’un savaşa girerken önünde dört temel hedef vardı: rejimi değiştirmek veya ciddi şekilde zayıflatmak, İran’ın balistik füze kapasitesini ortadan kaldırmak, nükleer programını sona erdirmek ve İran’ın bölgesel vekil ağlarını dağıtmak.
Bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda bu dört hedefin hiçbirine tam anlamıyla ulaşılamadığını görüyoruz. Rejim ayakta kaldı, füze programı masaya gelmedi, nükleer faaliyetler tamamen sona ermedi ve İran’ın bölgesel etkisi ortadan kalkmadı. Dahası İran, Hürmüz Boğazı kartını yeniden uluslararası gündemin merkezine taşıyarak elindeki jeopolitik kozun değerini artırdı.
Bu nedenle savaşın bilançosu İran’ın ne kadar zarar gördüğüyle değil, ABD’nin hedefleriyle ortaya çıkan sonuç arasındaki farkla ölçülmelidir. Washington İran’a ağır maliyetler yükledi; ancak İran’ın siyasi iradesini kıramadı. Modern savaşlarda belirleyici olan da çoğu zaman budur.
SAVAŞ İRAN’IN YENİDEN YÜKSELDİĞİNİ DEĞİL, HÂLÂ HESABA KATILMASI GEREKEN BİR GÜÇ OLDUĞUNU GÖSTERDİ
İran’ın Suriye’de kaybetmesi, Lübnan’da Hizbullah’ın darbe almasıyla birlikte bölgesel denklemde bir aktör olmasının zayıfladığı konuşuluyordu. Bu argüman çürüdü diyebilir miyiz? İran savaşta hangi hedeflere ulaştı hangi hedeflerine ulaşamadı?
Bu savaş, İran’ın yalnızca vekil güçlerden ibaret bir aktör olmadığını gösterdi. Suriye’de yaşanan kayıplar ve Hizbullah’ın zayıflaması İran’ın bölgesel nüfuzunu daralttı; ancak savaş sırasında ortaya çıkan tablo İran’ın devlet merkezli caydırıcılığının devam ettiğini gösterdi.
İran rejimi korudu, karar alma mekanizmasını ayakta tuttu ve karşı tarafın mutlak üstünlük elde etmesini engelledi. Aynı zamanda Körfez-Hürmüz üzerindeki etkisinin devam ettiğini ortaya koydu. Bu yönüyle savaş, İran’ın bölgesel denklemden çıkan bir aktör olmadığını gösterdi.
Buna karşılık İran eski bölgesel nüfuz seviyesine ulaşamadı. Suriye’deki kayıplarını telafi edemedi ve ciddi askeri maliyetler ödedi. Dolayısıyla savaş İran’ın yeniden yükseldiğini değil, hâlâ hesaba katılması gereken bir güç olduğunu ortaya koydu.
İRAN SAHADA YENİLMEDİĞİ İÇİN MASADA İSTEDİĞİ ŞARTLARIN ÖNEMLİ BÖLÜMÜNÜ ELDE ETMEYİ BAŞARDI
İran savaş süresince ve diplomasi masasında hangi kartlarını etkili kullandı? Trump’ın dediği gibi “çok zekiler, dirençliler ve onlara saygı duyuyorum” açıklaması neyi gösteriyor?
İran’ın en büyük kartı füze kapasitesi değil zamandı. Çünkü savaş uzadıkça Washington’un maliyetleri artarken İran’ın masadaki değeri yükselmeye başladı. İran askeri olarak ABD’yi yenemeyeceğini biliyordu; buna karşılık ABD’nin hızlı zafer elde etmesini engelleyebileceğini biliyordu.

İkinci kart kurumsal dayanıklılıktı. İran’ın devlet kapasitesini koruması, savaşın başında beklenen çöküş senaryolarının gerçekleşmesini engelledi. Üçüncü kart Hürmüz’dü. İran küresel enerji piyasalarını etkileyebilecek kapasitesini sürekli hissettirdi. Dördüncü kart ise balistik füze ve caydırıcılık kapasitesiydi. İran karşı tarafı yenemeyeceğini biliyordu; ancak karşı tarafın da kolay kazanamayacağını gösterdi.
Trump’ın sözleri İran’a duyulan hayranlığı değil, İran’ın beklenenden daha dirençli çıktığını gösteriyor. Bu açıklama savaşın beklenen siyasi sonucu üretmediğinin dolaylı itirafıdır. İran sahada yenilmediği için masada istediği şartların önemli bölümünü elde etmeyi başardı.
TRUMP YÖNETİLEBİLİR BİR İRAN İSTERKEN, İSRAİL ZAYIFLATILMIŞ BİR İRAN İSTEMEKTEDİR
Anlaşma ile İsrail-ABD arasındaki kriz ve ayrışma Trump iktidarı boyunca nasıl bir ilişkiye evrilir? Trump’ı Netanyahu ile ihtilafa düşüren Kasım seçimlerinin baskısı mı yoksa Netanyahu’nun ekonomik ve jeopolitik maliyeti mi?
Buradaki ayrışmanın temelinde İran konusunda farklı nihai hedeflere sahip olmaları yatıyor. Hem Washington hem de Tel Aviv İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyor. Ancak İran’ın gelecekteki konumu konusunda aynı noktada değiller.
Trump açısından İran öncelikle yönetilmesi gereken bir dosyadır. İran teokratik bir rejim olarak da varlığını sürdürebilir, mevcut siyasi sistemiyle de devam edebilir. Trump için önemli olan İran’ın kendisiyle müzakere edebilmesi, bölgesel istikrarı tehdit edecek ölçüde hareket etmemesi ve ABD’ye maliyet üretmemesidir. Başka bir ifadeyle Trump’ın hedefi İran’ı ortadan kaldırmak değil, kontrol altında tutmaktır.
İsrail açısından ise mesele farklıdır. Tel Aviv İran’ı yalnızca bir rejim olarak değil, bölgesel güç dengesi meselesi olarak görmektedir. Bu nedenle İran’ın hangi rejimle yönetildiğinden çok ne kadar güçlü olduğu önemlidir. İsrail açısından ideal senaryo, İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması, vekil ağlarının zayıflatılması, füze kapasitesinin geriletilmesi ve bölgesel güç projeksiyonu yapamayacak bir noktaya çekilmesidir.
Bu nedenle mevcut ayrışma geçici bir taktik anlaşmazlıktan ibaret değildir. Trump İran ile çalışılabilir bir denge kurmak isterken, İsrail İran’ın uzun vadeli olarak güç kaybetmesini istemektedir. Lübnan ve Hizbullah meselesi de bu nedenle kritik önemdedir. İsrail, İran’ın Lübnan üzerinden yeniden nüfuz üretmesini ulusal güvenlik tehdidi olarak görmeye devam edecektir.
Kasım ayına kadar Trump’ın enerji fiyatları, ekonomik maliyetler ve bölgesel istikrar nedeniyle mevcut dengeyi korumaya çalışması muhtemeldir. Ancak Kasım sonrasında İsrail’in özellikle Lübnan veya İran bağlantılı güvenlik krizleri üzerinden Washington üzerinde yeniden baskı kurmaya çalışması şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde ABD-İsrail ilişkilerinde bir kopuştan ziyade, İran konusunda giderek belirginleşen stratejik bir görüş ayrılığı görmek daha olasıdır. Trump yönetilebilir bir İran isterken, İsrail zayıflatılmış bir İran istemektedir. Krizin temel kaynağı da budur ve muhtemelen önümüzdeki yıllarda da bu olmaya devam edecektir.

Dr. Muhammed Berdibek – İran Uzmanı
ORTAYA ÇIKAN SONUÇ, ABD’NİN HEDEFLERİNE ULAŞAMADIĞI, İRAN’IN İSE BEKLENEN YENİLGİYİ ENGELLEYEREK GÖRELİ BİR ÜSTÜNLÜK ELDE ETTİĞİ BİR TABLOYU GÖSTERİYOR
Bu ön anlaşma diyebileceğimiz süreçten sonra nihai anlaşmada Amerikan basınında şu iki husus da öne çıktı: ABD askeri güçleri bölgeden çekilecek ve İran’ın nükleer ihtiyaçları nihai anlaşmada karara bağlanacak ancak kesinlikle nükleer silaha sahip olamayacak. Bu her iki ülke için de kaybet-kaybet tablosu değil mi?
Taraflar savaşa aynı hedeflerle ve aynı pozisyondan girmediler. ABD ve İsrail savaşa belirli stratejik hedeflerle girdi; İran ise öncelikle sistemini korumaya ve kendisine dayatılacak koşulları engellemeye çalışıyordu.
Washington’un hedefleri oldukça açıktı: İran rejimini ciddi biçimde zayıflatmak, balistik füze kapasitesini etkisiz hâle getirmek, nükleer programını sona erdirmek ve bölgesel nüfuzunu geriletmek. Bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda bu hedeflerin hiçbirinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini görüyoruz.
İran açısından ise temel mesele hayatta kalmaktı. Dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücüyle karşı karşıya geldiği bir süreçte devlet yapısını koruyabildi, siyasi iradesini muhafaza etti ve savaşın başında konuşulan senaryoların gerçekleşmesini engelledi. Uluslararası siyasette bazen en önemli başarı karşı tarafı yenmek değil, onun size dayatmak istediği sonucu engelleyebilmektir.
Bu nedenle sahadaki tabloyu bir tür beraberlik olarak kabul edersek, masadaki sonucun İran lehine olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü savaşın başında hakkında rejim değişikliği senaryoları konuşulan taraf İran’dı. Buna rağmen müzakere masasına kendi kırmızı çizgilerinin önemli bölümünü koruyarak oturabildi. Eğer İran sahada çökmüş olsaydı bugün yalnızca nükleer silah değil, nükleer programın tamamı, füze kapasitesi ve bölgesel etkisi de pazarlık konusu olacaktı.
Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç bana göre iki tarafın eşit kaybettiği bir tabloyu değil, ABD’nin maksimum hedeflerine ulaşamadığı, İran’ın ise beklenen yenilgiyi engelleyerek göreli bir üstünlük elde ettiği bir tabloyu gösteriyor. İran savaşı kazanmadı; ancak sahada beraberliği sağlayarak masada beklenenden daha avantajlı bir pozisyon elde etmeyi başardı.
BU ANLAŞMA ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ZAMAN BASKISININ ÜRÜNÜDÜR
Fikir Turu mecrasındaki yazınızda “19 Haziran’da fiilen imzalanacak mutabakat bir barış anlaşmasından çok, kontrollü bir ateşkes veya stratejik mola olarak değerlendirilmelidir.” Oysa hem Trump hem de Erdoğan bunun kalıcı barışa dönüşmesinde tarihi bir adım veya ümit olarak gördüklerini ifade ettiler. Neden kontrollü ateşkes veya stratejik bir mola diyorsunuz?
Çünkü ortadan kaldırılan şey çatışmanın nedenleri değil, çatışmanın kendisidir. Bugün konuşulan mutabakat esas olarak nükleer dosya etrafında şekilleniyor. Ancak İran ile İsrail arasındaki temel anlaşmazlık yalnızca nükleer program meselesi değildir. İran’ın balistik füze kapasitesi, bölgesel nüfuzu, vekil güçlerle kurduğu ilişkiler, Lübnan dosyası ve İsrail’in güvenlik kaygıları olduğu yerde durmaktadır.
Aslında burada yapısal bir çıkmaz söz konusudur. İsrail uzun yıllardır İran’ın balistik füze kapasitesini ve bölgesel vekil ağlarını kendi ulusal güvenliği açısından temel tehditlerden biri olarak görüyor. Buna karşılık İran da tam olarak bu iki unsuru milli güvenliğinin ayrılmaz parçası olarak görüyor. Tahran açısından füze kapasitesi ve bölgesel caydırıcılık ağı pazarlık konusu yapılabilecek başlıklar değil, rejimin ve devletin güvenlik mimarisinin temel unsurlarıdır. Dolayısıyla İran’ın bunlardan vazgeçmesi gerçekçi görünmediği gibi, İsrail’in de bunları kabullenmesi kolay görünmüyor.
BUGÜN ORTAYA ÇIKAN DÜZEN KALICI BİR UZLAŞIDAN ÇOK, TARAFLARIN BİR SONRAKİ BÜYÜK KRİZE KADAR NEFES ALDIĞI KIRILGAN BİR DENGEYİ İFADE ETMEKTEDİR
Ayrıca bu anlaşma önemli ölçüde zaman baskısının ürünüdür. Savaş uzadıkça hem ABD’nin hem bölgenin maliyetleri artıyordu. Hürmüz Boğazı üzerinden oluşan enerji baskısı, petrol fiyatları ve bölgesel istikrarsızlık riski Washington üzerinde ciddi bir yük oluşturdu. İran ise savaş boyunca ayakta kalmayı başararak bu zaman baskısını kendi lehine çevirdi ve beklenenden daha güçlü bir pozisyonda masaya oturdu. Bir anlamda sahada beraberliği sağlayan İran, masada göreli bir üstünlük elde etti.
İsrail açısından da mevcut mutabakatın nihai bir barış olarak görülmesi oldukça zordur. Çünkü Tel Aviv’in temel hedefi yalnızca İran’ın nükleer silah sahibi olmamasını sağlamak değildir. İsrail aynı zamanda İran’ın bölgesel etkisinin, füze kapasitesinin ve vekil ağlarının zayıflatılmasını istemektedir. Oysa bugün konuşulan çerçeve bu başlıkları çözmekten uzaktır.
Bu nedenle ben 19 Haziran mutabakatını bir barış anlaşması olarak değil, yeni bir güç dengesi olarak görüyorum. Hatta bunun savaştan önceki son barış anlaşması olma ihtimalini de göz ardı etmiyorum. Çünkü tarafların vazgeçemeyeceği temel talepler hâlâ masadadır. İran milli güvenliğinin parçası olarak gördüğü unsurlardan vazgeçmeyecektir; İsrail de bunları uzun vadede kabul etmeyecektir. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan düzen kalıcı bir uzlaşıdan çok, tarafların bir sonraki büyük krize kadar nefes aldığı kırılgan bir dengeyi ifade etmektedir.
Sait Çamlıca ile Derkenar
14.06.2026
MODERN KÖLELİK / BAĞIMLILIK / Muharrem Balcı
14.06.2026
Mehmet Yaşar Soyalan ile Derkenar...
05.06.2026
Sayenizde Kurban
22.05.2026
Dindarların Çelişkileri YUSUF YAVUZYILMAZ 13.06.2026
Bireyselleştikçe Tükenen Vefa AHMET GÜRBÜZ 15.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 7 ÜSTÜN BOL 19.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
Koç'un Fıkrası ve Ayrımcılık YUSUF YAVUZYILMAZ 08.06.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026