metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Yurtta Sulh Cihanda Sulh

AHMET GÜRBÜZ
10.08.2026

AHMET GÜRBÜZ/Yurtta Sulh Cihanda Sulh

 

Geçen haftanın iç ve dış kamuoyunda en çok tartışılan iki başlığı; Terörsüz Türkiye ve Mekke İttifakı idi. Bu iki konu, “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin tam olarak ete kemiğe bürünmüş, müşahhas örneğidir.

Ancak bunun pasif bir temenni, hümanist bir dilekten öte, aktif bir stratejiye dönüştürülmesiyle mümkün olacağının altını çizmek lazım.

Son günlerde yaşanan baş döndürücü siyasi ve diplomatik hamleler, böyle bir stratejik planın varlığını, fikrî ve amelî altyapısının uzun zamandır arka planda işlediğini gösteriyor.

Tarihin cilvesi; Terörsüz Türkiye projesinin yasalaşma süreciyle Mekke İttifakı'nın imzalanma sürecinin çakışması kör tesadüf olamaz. MİT ve hariciyenin senkronizasyonunun ne denli önemli ve başarılı olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

1961 ve 1982 Anayasalarına yazılan ve Türkiye dış politikasının ana omurgasını oluşturan “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi ilk kez CHP Genel Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal’in 1931 seçim beyannamesinde dillendirilmişti. İfadenin orijinali şu şekildedir: “Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar (istikrarlı) umumî siyasetini şu kısa cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim: Memlekette sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz.”

Haddizatında Osmanlı'nın son dönem diplomasi dilinde, özellikle Tanzimat sonrası gazetelerde, devletin bekası ve iç huzuru için; "Dâhilde emniyet ve asayiş, hariciyede sulh ve müsalemet” terkiplerinin sıkça kullanıldığı görülmektedir. Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak; ‘içeride emniyet ve huzur, dışarıda barış ve dostluk’.

Bu söz 19. yüzyıl sonlarında gelişen barış felsefesi ve özellikle I. Dünya Savaşı akabinde konjonktürel şartların dayattığı kolektif güvenlik anlayışının en güzel özetidir.

Ne yazık ki bugüne kadar süregelmiş yanlış bir yorumla içe dönük, atıl ve pasif bir dış politika tercihi olarak tezahür etmiştir. Bunda hariciye bürokrasisine yön veren ‘monşer’ zihniyetin payı ne kadardır, siz karar verin. Oysa Abdülhak Molla’nın dizelerinde ifade bulduğu gibi; “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salâhanlayışının hâkim olması gerekmez mi?

Küresel ve bölgesel dinamiklerin hızla kabuk değiştirdiği günümüz dünyasında, içeride "Terörsüz Türkiye" hedefi, dışarıda "Mekke İttifakı" ile Türkiye bölgesel barış ve küresel istikrar namına çok tarihi bir adım atmıştır.

On yıllar boyunca Türkiye’nin enerjisini, ekonomik kaynaklarını ve insan kıymetlerini sömüren terör; yalnızca bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel aktörlerin Türkiye’yi içeride tutmak için başvurduğu kullanışlı bir manivela olmuştur.

“Terörsüz Türkiye” vizyonu; ülkenin bu sarmaldan kurtulması ve dış müdahalelere açık asimetrik fay hatlarını kapatma hamlesidir. Terörün bir enstrüman olmaktan çıkarılması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması; Türkiye'nin savunma, ekonomi ve siyasi enerjisini bölgesel mimariyi şekillendirmeye yönlendirmesine imkân sağlamıştır.

Bir ülkenin dış politikadaki caydırıcılığı ve diplomasideki hareket kabiliyeti, doğrudan doğruya iç cephesinin mukavemetiyle ölçülür. Dış politikadaki etki alanı, iç politikasındaki direnç kapasitesiyle direkt orantılıdır. Dolayısıyla "Terörsüz Türkiye" bir iç politik tercihten ziyade, dış politikadaki önemli açılımların stratejik ön şartıdır.

Hz. Mevlânâ’nın pergel misali vardır. Hareketli ayağın ufukları gezebilmesi için, sabit ayağın bastığı yerde muhkem durması gerekir. Manevi âlemde olduğu gibi madde âleminde de durum aynıdır.

Orta Doğu’dan Kafkaslar’a uzanan coğrafyada kronikleşen ve vekâlet savaşlarıyla derinleşen krizler, pasif bir tarafsızlıkla değil; aktif, kolaylaştırıcı ve yapıcı bir diplomasiyle aşılabilir.

Büyük bir medeniyetin varisi ve imparatorluk bakiyesi olan Türkiye’nin bölge ülkelerine karşı görmezden gelemeyeceği sorumlulukları vardır. Jeopolitik konumu bu görevi desteklediği gibi icbar etmektedir.

İçerideki güvenlik risklerini minimize eden Türkiye’nin, etrafındaki kriz coğrafyalarına jeopolitik olarak müdahil olmaması düşünülemezdi.

Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Körfez hattındaki kronik istikrarsızlıklar, parçalanmışlıklar ve vekâlet savaşları; bölge ülkelerinin kendi aralarında güçlü bir güvenlik ve dayanışma mimarisi kurmasını zorunlu kılmaktadır.

Tam da bu noktada, gönül coğrafyamızdaki çatışma dinamiklerini yumuşatmayı hedefleyen Mekke İttifakı gibi diplomatik girişimler, Türkiye’nin "güvenilir liman" ve "arabulucu aktör" konumunu perçinlemektedir.

Bu tür adımlar, Türkiye'nin sadece kriz çözen değil, krizlerin tırmanmasını engelleyen bir bölgesel istikrar adası olma iddiasını somutlaştırmaktadır.

İslam dünyasının stratejik ve manevi merkezlerini bir araya getirme, bölgesel krizlerde ortak irade sergileme ve dış müdahalelere karşı yerli bir denge unsuru oluşturma potansiyeli taşıyan Mekke İttifakı, Türkiye’nin diplomasi sahasındaki yeni vizyonunun bir tezahürüdür.

Bu ve benzeri bölgesel diplomasi hamleleri, sınırların ötesindeki yangınların içeriye sıçramasını önleyen stratejik bir kalkan görevi görmektedir.

Bu ittifak bize;

  • Bölgesel tehditlere ve vekâlet savaşlarına karşı kolektif bir duruş sergileme,
  • Küresel aktörler karşısında parçalanmış değil, blok halinde hareket eden bir diplomasi yürütme,
  • Bölge içi anlaşmazlıkları dışarıdan müdahaleye gerek kalmadan kendi öz dinamikleriyle çözebilme kabiliyetlerini kazandıracaktır.

“Dünya beşten büyüktür” mottosunun mâkes bulması ve Türkiye Yüzyılı vizyonunun gerçekleşebilmesi yüz yıllık bagajlardan kurtulup, güçlü, kararlı, proaktif bir diplomasiyle ancak mümkün olabilecektir.

21.yüzyılda bölgesel güç ve küresel aktör olmanın yolu, içeride kırılganlıkları sıfırlamak, sosyal dokuyu pekiştirmekle, dışarıda ise kapsayıcı, caydırıcı ittifaklar kurmaktan geçmektedir.

İçeride terör kıskacından tamamen kurtulmuş bir Türkiye, bölgesel ittifaklara yük değil, kaldıraç olur. Sınırlarının ötesinde Mekke İttifakı gibi yapılarla güçlü bir güvenlik ve istikrar kuşağı oluşturan bir Türkiye ise, içindeki barış ve refahı kalıcı olarak güvence altına alır.

"Terörsüz Türkiye" ve "Mekke İttifakı" tasavvuru, bağımsız iki ayrı süreç değil; aynı stratejik aklın birbirini besleyen iki aşamasıdır. Türkiye'nin 21. yüzyıldaki jeopolitik rüştünü ve tarihsel sorumluluğunu gösteren aynı madalyonun iki yüzüdür.

Yaşanan süreci manipüle etmek, çarpıtmak ve değersizleştirmek isteyenler olacaktır. Dışarıda bunların kim ve neden rahatsız olduklarını görmek güç değil, ancak içeride huzursuz olanların motivasyonlarını anlamak gerçekten kolay değil.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
İHSAN KURT | 10.08.2026 16:43
Kaleminize sağlık, yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum.