metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Süleymancılar ve Furkan Vakfına Operasyon

YUSUF YAVUZYILMAZ
22.08.2026

YUSUF YAVUZYILMAZ/Süleymancılar ve Furkan Vakfına Operasyon

 

Son günlerde bazı cemaatlere yönelik operasyonlar Türkiye’nin gündemine oturdu. Değerlendirmeye geçmeden önce bazı ilkesel tutumları belirlemek gerekiyor. 

1-Türkiye'de bütün davalar kolaylıkla siyasileştiriliyor. Bu durum siyasal olarak konumlanmış kişilerde, aynı hukuksal süreç hakkında, farklı yargılara yol açıyor. Oysa işaret edilen yer hukuk olmalıdır. Burada önemli olan nokta, hukukun adalet dağıtan bir kurum olmak konusunda içine düştüğü güvensizliktir. Gelişen olaylar hukukun üstünlüğü ve bağımsızlığı konusunda duyarlı olmamız gerektiğini gösteriyor. Hukukun amacı devleti ya da rejimi korumak değil, adaleti sağlamaktır.

2-Türkiye'de en büyük sorun siyasetin dini istismar edip araçsallaştırmasıdır. Bu noktada dini yapılar mı siyaseti yönlendiriyor, yoksa siyaset mi dini yapıları kullanıyor sorusu önemlidir.

3-Dini İstismar ederek siyasal, ekonomik ve toplumsal çıkarlar için kullanan yapılarla mücadele edilmelidir. Ancak bu dini yapıları dünya işleriyle ilgileniyor diye suçlamak doğru değildir.

4-Siyaset tarikat ilişkisinin salt sağ muhafazakar partiler ile Sünni cemaatler ve tarikatlar üzerinden düşünülmesi eksik bir bakış açısıdır. Sol Kemalist partilerin Alevi ve Bektaşi tarikat ve cemaatleri ile ilişkisi sorgulanmalıdır.

5-Cemaat ve tarikatların ticari faaliyetlerde bulunması suç değildir. Her Türkiye vatandaşı inancı ve ideolojik konumu ne olursa olsun kurallara uygun olarak ticari faaliyetlerde bulunabilir. Suç hukuk dışı eylemler nedeniyle olur.

6-Devlet, herhangi bir cemaatin dini anlayışını sorgulayamaz. ( Ticari ve yaşa dışı ilişkilerini ise hukuk yoluyla denetler ve sorgular)

Hukuka ve adalet vurgu yapmanın çok sayıda insanı rahatsız etmesi, sorunların çözümünde hukuk dışılığı meşru gören bir anlayışın yaygınlığını göstermesi bakımından ilginç bir zihniyetin ipuçlarını vermektedir. Oysa cemaat yapılanmalarına yönelik operasyonların olduğu bu zamanlarda hukukun üstünlüğüne işaret etmek kadar doğal bir davranış biçimi olamaz. Öyle görülüyor ki, Muaviye'nin miras bıraktığı ve Fatih Kanunnamesi ile kurumsallaşan, Ebu Hanife'nin hayatını tehlikeye atarak kökten karşı çıktığı hukuku ikincilleştiren devlet ve güvenlik merkezli otoriter anlayış, Türkiye devlet geleneğinde, hala çok etkindir.

Türkiye’de din- siyaset- ticaret- tarikat- cemaat ilişkileri konusunda ortaya çıkan kriz üzerinde düşünülmelidir. Bu krizin tarihsel, siyasal ve toplumsal nedenleri tartışılmalıdır. Bu yapılırken Türkiye özelinde resmi dini anlayış ile resmi olmayan din anlayışının sosyolojisi üzerine düşünmek gerekir. 

Bu tür operasyonlar yürütülürken eşit ve adil davranmak gerekir. Süleymancılar ve Furkan Vakfına yönelik suçlamaların büyük bölümü İsmailağa ve Menzil cemaatleri için de geçerlidir. Dolayısıyla cemaatlerin ve vakıfların bir bölümü üzerinden yürüyen operasyonlar, operasyon yapılanların genel olarak siyasal iktidara muhalif olmalarından dolayı haklı olarak eleştiri konusu yapılmaktadır. 

Cemaat ve tarikatların dini araçsallaştırarak istismar etmelerine karşı çıkarken, siyaset din ilişkilerindeki çarpıklığın üzerinde düşünmek gerekir. Bu çarpıklık salt cemaatlerden değil, siyasal erkten de kaynaklanmaktadır. 

Türkiye’de temel sorun, din devlet ilişkileri konusunda ortaya çıkmaktadır. Dini konularda devletin görüşünü belirleyici kabul etmek, hem sivil içtihat geleneğini engelledi, hem de devleti kutsallaştırarak iktidar sahiplerini Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi konumuna yerleştirdi. Böylece hukuksuzluğu iktidar sahipleri yaptı, bedelini ise din ödedi. Devletin dini hayatı düzenleyip kurallar koymasını normal kabul eden müslüman zihnin İmam Mâlik ve Ebu Hanife'nin duruşunu anlamaları mümkün değildir.

Devletin dinin anlaşılıp yorumlanmasında tek merci olarak kabul edilmesi son derece sakıncalıdır. Unutulmamalıdır ki, Ebu Hanife devlette resmi görev almayı kabul etmemiştir. Devlet, kendi dini anlayışını kimseye dayatamaz. İmam Mâlik, ünlü eseri Muvatta'nın resmi fetva kitabı olmasını kabul etmemiştir.

Hiçbir cemaat ve tarikat, kendi suçlarını savunmak için dinin arkasına sığınamaz, kendine yapılan operasyonu dine operasyon yapılıyor diyen savunma yapamaz. Öte yandan din- devlet ilişkilerinde devletin konumu ve fonksiyonu üzerinde düşünmek gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti başından beri Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle dini alanı düzenleme ve denetleme görevini üzerine almıştır. Bu düzenlemenin yol açtığı gerilim, modern Türkiye tarihinin en önemli sorunlarından biridir.

Devlet-din-tarikat ve cemaat ilişkilerindeki sorunlar büyük ölçüde tarihsel mirastan kaynaklanmaktadır. Müslümanların siyasal anlayışı büyük ölçüde Bizans ve İran siyasal geleneği örnekliğinde şekillendi. Bunu Fars itaat ahlakı destekledi ve kurumsallaştırdı. ( Devlete itaat Allah'a itaattir) Özgürlüğe dayalı yeni bir kelam anlayışıyla, insanları yaptığı eylemlerden sorumlu hale getiren, siyaset teorisi inşa edilmelidir. Siyasetin temel ilkesi itaat yerine özgürlük, katılım ve sorumluluk olmalıdır.

Bugün verdiğimiz tepkilerin tamamına yakını tarihten aldığımız mirasın biçimlendirdiği paradigma ile ilgilidir. Sorun temelde bakış açımızı belirleyen sahip olduğumuz paradigma ile ilgilidir. Düşüncenizi şekillendiren bu mirasın eleştirel bir okumasını mutlaka yapmalıyız. Ali Şeriati'nin İran'da kurumlaşmış Şia üzerinden yaptığı eleştiriyi kurumlaşmış Sünnilik üzerinden de yapmalmalıdır. Sonrasında Türkiye siyasal aklının tarihsel, dinsel ve kültürel parametrelerini konu alan eleştirel bir okuma yapılmalıdır. Sorun şu ki, karşımıza çıkan olayları değerlendirirken sahip olduğumuz paradigma yanlış ise doğru bir değerlendirme yapmamızın imkanı yoktur. Öte yandan din devlet ilişkisinde bütün inisiyatifi devlete vermek sivil toplumu büyük ölçüde bitirir. 

Devleti dini konularda karar verecek son merci haline getirdiğimizde Tek parti dönemi uygulamalarına, 28 Şubat anlayışına hiç bir itirazınız olamaz. Bu dönemlerde devlet vatandaşın nasıl ve ne şekilde inanacağına karar veriyordu. Rejimi ve devleti önceleyip dini ona uygun bir şekilde yorumluyordu. Bunun söylemek Süleymancılar veya Furkan Vakfını savunmak değildir. Ben ilkesel bir durumdan söz ediyorum. Tarikat ve cemaatleri sorunlu bir yapısı olduğunu biliyorum. Hiçbir tarikat ve cemaat yaptığı hukuksuzluğu dinin arkasına sığınarak savunamaz

Bir kimsenin ideolojik konumu, dini inancı, mezhep veya tarikata mensup olması hukuki anlamda bir avantaj veya dezavantaj değildir. Önemli olan suç işleyip işlememiş olmasıdır.

Siyasal operasyon kavramının arkasına sığınarak bazı cemaat ve tarikat yapılanmalarındaki iç sorunları ve yaşa dışı faaliyetleri görmezden gelemeyiz. Tehdit, şantaj, adam kaçırma, cinayet, kaynağı belirsiz para, karanlık ekonomik ilişkiler içinde olan yapıların bu faaliyetlerinden dolayı yargılanmaları kadar doğal bir şey olamaz. Bu tür yapıların yapacağı şey bu yargılama süreçlerinde sözü edilen suçlamaları yapmadıklarına dair hukuk ve kamuoyunu ikna etmektir. Çünkü muhalif olmak, hukuk dışı davranışları meşrulaştırmaya yetmez. Üstelik cemaat ve tarikat yapılanmaları tarafından mağdur edilmiş çok sayıda insan varken, hiç kimse bir sorun yokmuş gibi davranamaz. İlkesel olarak hukuk adı altında yürütülen siyasal operasyonlara karşı çıkarken, bunu bahane ederek çok sayıda karanlık işe bulaşan, hukuk dışı yapılanmalar da savunulamaz. Geleneksel toplumsal meşruiyet üzerine oturan cemaat ve tarikat yapılanmalarını bekleyen en önemli tehlike yargılanmaları değil, toplumsal meşruiyetlerini kaybetmeleridir.

Müslüman zihnin daha derindeki sorunu özgürlüğü temel alan bir kelam anlayışı geliştirememeleridir. Bugün Müslümanların büyük çoğunluğunun devlet anlayışı ve devlete yüklediği anlam sorunludur. Önüne çıkan olayları adil değerlendirmede karşılaştıkları en büyük sorun budur. Devleti hukukun dışına ve üstünde gören ve kutsallaştıran bir siyasal anlayışının İslam ile uyuşması mümkün değildir. Bundan dolayı devletin her uygulaması, salt devlet yapıyor diye savunulamaz. Devletin bütün eylemleri hukukun denetimi altında olmalıdır. Ne yazık ki, Türkiye ve Müslümanların tarihinde devlet, hukukun üstünde ve dışında kutsal bir yapı olarak görülmüştür. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmet'in “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdür. Ekser-i ulemâ dahi tecvîz itmişdür. Anunla âmil olalar.”(Evlatlarımdan her kime saltanat nasip olursa, devlet düzeninin sağlanması için kardeşlerini öldürmesi uygundur. Âlimlerin çoğu da bunu caiz görmüştür. Bununla amel etsinler.) şeklindeki Kanunnamesi üstelik din adına hala savunulabilmektedir.

Türkiye insanının siyasal zihniyeti hukuk ve adalet merkezli değil, devlet e güvenlik merkezlidir. Bu yüzden temel ahlaki değer devletin sürekliliği ve güvenliğidir.

Eğer dini konularda son karar mercii devlet ise, İmam Malik, ünlü eseri Muvatta'nın devletin resmi fetva kitabı olmasına itiraz etmesinin veya Ebu Hanife'nin devletin resmi kadı olması teklifini reddetmesinin anlamı nedir?

Son dönemlerin en büyük zihinlerinden olan Mehmet Akif Ersoy, Aliya İzzetbegoviç ve Said Nursi'nin devlet ile ilişkileri ve bu konudaki eleştirilerine bakmak din-siyaset- devlet ilişkileri değerlendirmek açısından sağlıklı olacaktır. Mehmet Akif ve Said Nursi'nin hem ll. Abdülhamid hem de Cumhuriyet modernleşmesinin ilk dönemlerindeki duruşları ve eleştirileri Müslümanların zihin berraklığı açısından sağlam veriler sunar. Aliya İzzetbegoviç'in ise siyasetin alt yapısı olarak ahlaka yaptığı vurgu son derece önemlidir. Her üç düşünürün özgürlüğe verdiği önem ise son derece önemlidir. Said Nursi'nin "Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam”(Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, 236. s, https://zehra.com.tr) ve Aliya İzzetbegoviç'in “Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır, demokrasi ona izin verse bile ahlaklıdır. Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir.” (Aliya İzzetbegoviç'in, Özgürlüğe Kaçışım, Klasik Yayınları, s. 78) ifadeleri bu gerçeği ifade etmektedir.

Mehmet Akif Ersoy ise devasa eseri Safahat da özgürlüğüm daha derinden ele almakta ve bu kavramın kader ve tevekkül ile tanınmaz hale getirildiğini ifade etmektedir. 

"Kadermiş, öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru,

Belanı istedin Allah da verdi doğrusu bu.

Talep nasılsa, tabi netice öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?

Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun.

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya

Bütün o işleri Rabb’im görür; vazifesidir…

Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir."

Her üç düşünürün siyasal anlayışının temelinde özgürlük kavramı önemli bir değer olarak durmaktadır. Bugün Müslümanların siyasi anlayışının en önemli kavramı özgürlük olmalıdır. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde otoriterlik, kadercilik, tahakküm olacağından sorumluluktan söz edilemez.

Türkiye'de toplumsal kutuplaşma o kadar arttı ki, tarikat ve cemaatlere mahallenin dışından gelen eleştiriler, doğruları içerse de peşinen reddediliyor. Hatta cemaat ve tarikatların yanlışları bile mahallenin dışından gelen eleştirilere karşı savunma yoluna gidiliyor. Aynı durum Kemalizm için de geçerlidir. Ulusalcı Kemalistler Kemalizm'i o kadar idealleşiyorlar ki en küçük eleştiriyi Kemalizm ve rejim karşıtlığına indirgiyorlar. Böyle bir ortamda eleştirel düşünmek mümkün mü? Türkiye'de her ideolojinin içinde, farklı düşüncelere karşı, tekfir geleneği yaygındır.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş