metrika yandex
  • $44.73
  • €51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

DEĞİŞEN KUŞAKLAR, DÖNÜŞEN ÖĞRENME KÜLTÜRÜ VE DEĞİŞMEYEN SORUMLULUKLARIMIZ/ZEKERİYA ŞENGÖZ

28.09.2026 08:55• Son Güncelleme: 28.09.2026 08:55

Zaman, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı bir nehir gibi akıp gidiyor. Bu nehrin akış hızı, insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir ivme kazandı. 

Bizler; bir ayağı kadim değerlerimizde, diğer ayağı baş döndürücü bir hızla değişen gelecekte olan bir köprüyüz. İnsanlık, muazzam bir teknolojik sıçramanın ve aynı zamanda derin bir anlam krizinin tam ortasında duruyor.

Omuzlarımızda taşıdığımız tarihi bir emanetin, insanlığın ortak inancının ve geleceğimizin yegâne teminatı olan evlatlarımızın yarınları hakkında düşünmeliyiz. Medeniyet krizinin eşiğinde, insanlığın vicdanını ve aklını yeniden inşa edecek olan o mukaddes gücü, yani “öğretmenlik” mefkûresi üzerinde yeniden düşünmeliyiz. Yaşanan hızlı dönüşümün ortasında savrulan gençliğin elinden tutacak o sarsılmaz iradeyi göstermek, sizlerin tarihi sorumluluğudur.

Öğretmenlik Peygamberlerin Görevlerindendir

Öncelikle öğretmenliğe nasıl bakmamız gerektiği konusu üzerinde durarak başlamak istiyorum. Bizler öğretmenliğe; zil çalınca derse giren, dersin müfredatını anlatan ve yine zil çalınca dersten çıkan, günün sonunda evine giden öğrencilerin sadece bu dünyasını kurtarmak için ders veren bir anlayışla bakamayız!

Bizler öğretmenliğe; bakanlığın belirlediği müfredatın yanında inancımızın da belirlediği müfredatı öğrencilere aktarma gayretinde olan, onların sadece beyinlerine değil kalplerine de dokunan, sadece dünyalarını değil ahiretlerini de kurtarmalarını sağlayacak bilgilerle donanmalarını temin eden bir vizyonla bakmalıyız. Mesaimizin son zilin çalmasıyla bitmediğini, okuldan sonra da öğrencilere verebilecek ilgi ve alâkamızın olduğunu hissettiren bir bakış açısıyla hareket etmeliyiz.

Her peygamberin aynı zamanda birer öğretmen olduğu bilinciyle mesleğimizi icra ederken, bu misyonu yüklendiğimizin idrakiyle hareket etmeliyiz.

Sınıflarımıza girerken bize emanet edilen gençlerin, taze birer filiz olduğunu; bu filizlerin dallanıp meyveye dönüşmesi için gerekli bakımı yapacak bahçıvanların da bizler olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. Bize emanet edilen öğrencileri adeta mabede sunulan Meryemler gibi düşünüp onun bakımıyla görevlendirilen bir Zekeriya hassasiyetiyle hareket etmeliyiz: “Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir kabulle karşıladı, güzel bir bitki gibi yetiştirdi; onu Zekeriya’nın himayesine bıraktı.” (Âl-i İmrân, 37)

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Ya ilim öğreten veya ilim öğrenen ya da dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.” Bizim öğretmenliğe bakışımızın temelinde, Peygamber'in bu hadisinde müjdelediği öğretmenlerin olduğu bilinci yer almalıdır.

Öğretmenlik mesleğinin hangi bilinçle yapılması gerektiğini Nurettin Topçu bizlere şöyle açıklıyor: “Kırk yıl boyunca öğretmenlik yaptım. Okula, mabede gider gibi gittim. Hiçbir derse abdestsiz girmedim.”

“Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım” sözüyle dünyevi bilgiyi hakiki hikmetle temellendirme gerekliliğini vurgular Aliya İzzetbegoviç.

Öğrencilere Bakışımız

Öğretmenlik hiçbir zaman sadece “bilgi aktarımı” olmamıştır. Bilgi artık her yerde. Cebimizdeki ekranlarda, arama motorlarında, yapay zekâda, her yerde… Eğer mesele sadece bilgiyi aktarmak olsaydı mesleğimizin hükmü çoktan biterdi.

Bizim mesleğimizin özü, insan inşa etmektir. Tarihi sorumluluğumuz; bu topraklara, bu topluma ve insanlığa karşı duyduğumuz o derin mesuliyet duygusunda gizlidir. Bizler, sınıflarımıza adım attığımızda sadece 30-40 öğrenciye hitap etmeyiz; geleceğin doktorlarına, adalet dağıtacak hâkimlerine, ülkeyi yönetecek liderlerine, olası her meslekten insana ve şefkatli anne babalarına hitap ederiz.
Toplumun vicdanı biziz. İnsanlığın inancının gerekleri olan merhameti, adaleti, dürüstlüğü ve çalışkanlığı yeni nesillerin kalbine işleyecek olanlar da bizleriz. Bir çocuğun gözündeki ışığı fark edip onu bir yıldıza dönüştürmek, bizim en büyük ibadetimiz, en kutsal görevimizdir. Unutmayalım ki ruha dokunmayan, karakter inşa etmeyen hiçbir eğitim sistemi insanlığa huzur getiremez.

Kıymetli hocalarım! Her nesil kendi zamanının ruhunu taşır. Bugün sınıflarımızı dolduran çocuklar, bizim doğduğumuz dünyada doğmadılar. Bizler bilginin kıt, ulaşılmasının zor ve değerli olduğu bir çağda yetiştik; onlar ise bilginin bir tufan gibi üzerlerine yağdığı, dijital bir okyanusun ortasında doğdular.
Biz bu çocuklara bakıp “Dikkatleri dağınık, idealleri yok, sadece ekranlara bakıyorlar” diyerek işin içinden çıkamayız. Onların dikkatleri dağınık değil; sadece aynı anda çok fazla uyarana maruz kalıyorlar. Onların idealleri yok değil; sadece geleneksel başarı tanımları onlara anlamsız geliyor.

Bizim tarihi sorumluluğumuz, onları yargılamak değil, onları anlamaktır. Çünkü anlaşılamayan hiçbir nesil dönüştürülemez. Onlar, dijital dünyanın soğuk kodları arasında kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan şefkat ve anlam arayıcılarıdır. Eğer bizler onlara bu anlamı sunamazsak, onları sanal dünyanın sahte kahramanlarına teslim etmiş oluruz.
Sık sık “Bu yeni nesil çok farklı, anlamıyoruz!” cümlelerini duyuyoruz. Evet, Z kuşağı, Alfa kuşağı… İsimleri ne olursa olsun, onlar bizim çocuklarımız. Doğru, farklılar; çünkü içine doğduk­ları dünya farklı. Onlar hıza, görselliğe, anında etkileşime doğdular.

Eğer bizler, kendi öğrendiğimiz yöntemlerle bugünün çocuklarına öğretmeye kalkarsak onların yarınlarından çalmış oluruz. Öğrenme kültürü dönüşmek zorunda! Bunun için bizler:

Dikte eden değil, rehberlik eden öğretmenler olmalıyız, soran ve sorgulayan, cevabı birlikte arayan bir sınıf iklimi inşa etmeliyiz, öğrencilerimize sadece “ne düşüneceklerini” değil, “nasıl düşüneceklerini” de öğretmeliyiz.
Öğrenme kültürü, geri dönülemez biçimde dönüşmüştür. Artık mesele, tahtaya yazılanları deftere kopyalatmak değildir. Yapay zekânın anında denemeler yazdığı, karmaşık denklemleri saniyeler içinde çözdüğü bir çağda, öğretmenin rolü “bilgi kaynağı” olmaktan çıkmıştır.

Peki, makinelerin her şeyi bildiği bu çağda bizim işimiz nedir?

Makineler bilgi verebilir ama vicdan veremez,

Algoritmalar hesap yapabilir ama merhamet öğretemez,

Ekranlar dünyayı gösterebilir ama adalet duygusunu aşılayamaz!

İşte dönüşen öğrenme kültüründe öğretmenin yeri ve asıl rolü budur: Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmek. Bizler artık birer bilgi aktarıcısı değil; karakter mimarları, anlam rehberleri ve hakikat yolcuları olmalıyız. Öğrencilerimize sadece sınavları nasıl geçeceklerini değil, hayatın zorlukları karşısında nasıl dürüst ve onurlu kalacaklarını öğretmek zorundayız.

Topluma ve İnsanlığa Karşı Sorumluluklarımız

Öğretmen sadece sınıfın değil, toplumun da lideridir. Bir toplum yozlaşıyorsa, umutsuzluğa kapılıyorsa, değerlerini yitiriyorsa bunun ilacı ne siyasette ne de ekonomidedir; bunun yegâne ilacı eğitimdir, öğretmendedir.

Genç neslin hedef ve ideallerini gerçekleştirmesi sadece onların iyi maaşlı işlere girmesi demek değildir. Asıl hedef; kendi ayakları üzerinde durabilen, ülkesini seven, insanlığın acılarına duyarlı, haksızlık karşısında susmayan bir nesil yetiştirmektir. 

Bu nesil:
Doğruluğu ve dürüstlüğü her şartta savunmalı,

Emeğin ve alın terinin kutsallığına inanmalı,

Farklılıklara saygı duyarken kendi köklerinden kopmamalı,

Zayıfı korumalı ve hakkı gözetmelidir.

Eğer bizler sınıflarımızda bu değerleri yaşatmazsak dışımızdaki dünyanın acımasız çarkları çocuklarımızı öğütecektir. Bizim sınıflarımız; dünyanın tüm kötülüklerine, haksızlıklarına ve yozlaşmalarına karşı kurulmuş birer direniş kalesi olmalıdır.

Eğitemediğimiz Öğrenciler

Bir fabrikada üretilen ürün hatalı olsa "defolu" deyip bir kenara atar, yenisini üretiriz. Zirai don olduğunda o yıl tarladan ürün alamayız ama belki bir yıl sonra tekrar ürün alabiliriz… Ama eğitemediğimiz öğrenciler için durum böyle değildir. Geri dönüşü olmayan sıkıntılara neden olacak şekilde, toplumun içinde her an patlamaya hazır birer serseri mayın gibi gezeceklerdir.

İstanbul’da öğrencisi tarafından öldürülen öğretmen Fatma Nur Çelik olayı; Siverek’te okulu basıp 16 kişiyi yaralayıp kendi canına kıyan Ömer Ket olayı, özellikle eğitim camiasının yüreğini yakan elim hadiselerdir. Siverek olayından bir gün sonra Maraş’ta daha acı bir olay yaşandı maalesef: 8. sınıf öğrencisi, çantasına koyduğu 5 tabanca ile okulda 9 öğrenciyi ve bir öğretmeni öldürüp çok sayıda kişiyi de yaralıyor! 

Bu denli canilik nereden çıkıyor? Bu canileri nasıl yetiştiriyoruz? Bu çocuklar hangi olayları yaşadılar da böyle silaha sarılıp okul basabiliyorlar?

Bunların yanı sıra suça sürüklenen birçok genç var. Burada amacım öğretmenleri suçlamak değil. Tek suçlu tabii ki öğretmenler değil; hatta bu konularda belki en az sorumluluk sahibi olan öğretmenlerdir. Saygı gösterilmesi gerekirken canını tehlikeye atılan öğretmenlerimizin hangi şartlarda eğitim ve öğretim yaptıklarının da görülmesi gerekir. Bu olayların iyi irdelenip nerede hata yaptığımızı görmemiz gerekmektedir.

Öğretmen, aile, medya, sosyal medya, sokaklar… Bunların hepsi çocuklarımızın üzerinde etkili olan sacayaklarıdır. Bu nedenle bize düşen; el birliği yaparak çocuklarımızın iyi birer insan olarak yetişmesini sağlamaktır.

Gençlerin Maruz Kaldığı En Büyük Sıkıntılar
Bugün gençler, isimleri sayılamayacak kadar çok "uyarıcı" unsurla karşı karşıyadır! Bu uyarıcılar çok fazla olduğundan, bizler çocuklarımızı ne yazık ki yeterince eğitemiyoruz; çocuklar elimizden kayıp gitmekteler. Günümüzde çocuklarımızı en çok etkileyen ve elimizden kayıp gitmesine neden olan en büyük etmen, gençlerin hayatı anlamlandıramamasıdır. Hayat anlamsızlaşınca ve bir anlam arayışına da girilmeyince gençler günübirlik hazların kurbanı olmaktalar.

Gençler dijital dünyanın içinde gözlerini açmakta, etraflarına bir kabuk örerek kendi dünyalarında ve kendi doğrularıyla baş başa kalmaktalar. Öyle bir aşamaya geçilir ki artık sanal âlem ile gerçek âlem iç içe geçer, ayırt edilemez duruma gelir.

Anne-babaların yanlış tutumları da gençlerimizin maruz kaldığı sıkıntılar arasındadır. Çocuklarının bütün isteklerini yerine getiren, çocukları için sadece dünyalık kaygılar taşıyan, onlara değer yargısından çok test ve soru bankası sunan veli profili de çocuğun duygu ve maneviyattan uzak büyümesine neden olmaktadır.

İşte öğretmen olarak sizler, farklı değer yargılarına maruz kalmış öğrencilerle muhatap olmaktasınız. İşinizin kolay olmadığının ve sorumluluklarınızın büyük olduğunun farkındayız. Ama unutmayalım ki büyük sorumluluklar, büyük ecirler barındırır.

Millî Eğitim Bakanlığına Düşen Görev
Ülkemizde Cumhuriyet'in kurulmasıyla Batılı bir yaşantıyı dayatan rejim, eğitimde de Batı'yı örnek almış ve eğitim programlarımız Batılı bilim insanları tarafından şekillendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde her alanda birçok değişiklik yapılmasına rağmen eğitim konusunda hâlâ beklenen köklü değişikliklerin yapılamaması dikkat çekicidir. Bakanlığın; özgür ve özgün bir eğitim sistemiyle kendi öz değerlerimize sahip; okuyan, araştıran ve sorgulayan bir insan yetiştirmek için güçlü bir çalışma ortaya koyması gerekmektedir.
“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” bu konuda atılan bir adımdır, ancak değer yargılarıyla barışık bir insan yetiştirmek, öğretmenleri kâğıtların arasına gömmekle olmamaktadır. Evrak hazırlamakla uğraşan öğretmen yorulmakta ve değer yargılarını öğrencileriyle paylaşmakta zorlanmaktadır. Unutmamak gerekir ki, değer yargıları kâğıtlar üzerinde yoğun uğraşlarla değil, öğretmenlerin rol model olmalarıyla verilir.

12 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimin aksaklıkları artık açıkça ortaya çıkmıştır. Okumak istemeyen bir insanı zorla sıraya oturtmakla eğitim verilmiş olmuyor; sadece o öğrencinin bedenini oraya hapsetmiş oluyorsunuz. Öğrenci de özgür olmak adına elinden geleni ardına koymamaktadır. Temel eğitimden sonraki eğitim kademeleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı; isteyen, hedefi olan öğrenci okumaya ve okula devam etmelidir.

Öğretmenlerin gözleri sadece okula gelen öğrencileri görmez; ufukları o kadar geniştir ki dünyada gelişen olayları da dikkatle gözlemler ve dünyayı yakından takip ederler.

Tarihi Çağrı!

Zaman zaman yorulacağız! “Acaba emeklerim boşa mı gidiyor?” diye düşüneceğiz! Sistemden, koşullardan, ilgisizlikten şikâyet edeceğimiz günler olacak. Ancak asla umutsuzluğa kapılma hakkımız yoktur. Çünkü bizim umutsuzluğumuz, bir milletin karanlığa gömülmesi demektir.

Gelin, bu değişen dünyada sarsılmaz birer fener olalım!

Gelin, ekranların soğuk ışığına karşı insan kalbinin sıcaklığını savunalım! Çocuklarımızın gözlerindeki o masum ışığı, insanlığın yolunu aydınlayacak birer meşaleye dönüştürelim! 

Unutmayalım ki tarih; savaşları kazananları veya binaları dikenleri değil, o savaşları kazanacak, o binaları inşa edecek nesilleri yetiştirenleri asıl kahramanlar olarak yazar!

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş