metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

TÜRKİYE MODERNLEŞMESİ, MUHAFAZAKARLIK VE POZİTİVİST DÜŞÜNCENİN ETKİSİ

YUSUF YAVUZYILMAZ
30.08.2026 21:13• Son Güncelleme: 30.08.2026 22:01

YUSUF YAVUZYILMAZ/TÜRKİYE MODERNLEŞMESİ, MUHAFAZAKARLIK VE POZİTİVİST DÜŞÜNCENİN ETKİSİ

M. Foucault’a göre entelektüel, " Bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasi mücadele alanında kullanan kişi" dir. ( M. Emin Köktaş, Müslüman Zihin Dünyasının Yeniden İnşası, İnsan yayınları, s: 231)

" Benim neslin için Avrupa, insan zekasının zirveye ulaştığı ülke demekti. Türk aydını Tanzimat'tan beri Batı'yı heceliyordu. Bununla beraber Avrupa'yı tanımıyorduk. " ( Cemil Meriç, Kırk Ambar, İletişim yayınları, s: 541)

 

Türkiye modernleşmesinin tarihsel gelişim süreci dikkate alındığında iki önemli özelliği olmuştur:

1- Pozitivist bilim anlayışı

2- Vulger Materyalizm. 

Bu iki anlayışa göre muhafazakar dindarlar, tarihin ilkel aşaması olan teolojik dönemin zihin yapısına sahiptir. Bu nedenle kurulacak modern toplum, ilerleme ve gelişmenin önünde engel olarak düşünülen muhafazakar dindarların dönüşümünü esas almıştır. Bu anlayış ile muhafazakarlığın ve muhafazakar dindarlığın temsilcisi olan partiler( Kazım Karabekir'in TCF, Rauf Orbay'ın SCF, Menderes'in DP, Demirel'in AP, Erbakan'ın Milli Görüş Partileri, Türkeş'in MHP'si ve son olarak Erdoğan'ın Ak Partisi) ile modernliğin temsilcisi olan CHP'yi karşı karşıya getirmiştir.

Türkiye modernleşmesi, asıl hedef olarak muhafazakar değerlere sahip halk kitlelerini dönüştürmeyi amaçlamıştır. Ancak zaman muhafazakarların iktidarına evrildi. Bu Türk modernleşmesinin başarısızlığı olarak da okunabilir. İşin trajik yönü, muhafazakarlık modernleşmenin açtığı imkanları kullanarak siyasal merkezi ele geçirdi ve siyasal sistemi önemli ölçüde dönüştürdü. Bu Türkiye modernleşmeci elitlerinin asla olmasını düşünmediği bir durumdur. Çünkü Türkiye modernleşmesi, seküler bir toplum ve laik bir devlet oluşturmayı amaçlamıştır. Bu nedenle Türkiye modernleşmesinin ana tartışma ekseni din olmuştur.

Türkiye modernleşmesinin ilk döneminde din, tarih ve topluma karşı uygulanan sert ve dışlayıcı anlayış, aynı zamanda muhafazakarlığın kendini yenilenmesine de zemin hazırlamıştır. Bu hazırlık DP'den Ak Parti'ye siyasal karşılığını bulmuştur.

Türkiye'deki muhafazakar aydınlar modernleşmeye değil, modernleşme için takip edilen yönteme karşı çıkmışlardır. Bu nedenle tarih ve din ile ilgisini koparan Fransa türü bir modernleşme yerine, tarih ve din ile uyumlu bir modernleşmenin uygulandığı İngiltere örneğini öne çıkarmışlardır. Türkiye modernleşmesine muhafazakar aydınların yönelttiği eleştirinin kökeninde, özellikle Cumhuriyet modernleşmesinin ilk döneminde uygulanan tarih, dil ve din politikaları vardır.

Türkiye'de muhafazakarlığın önemli bir sorunu da, muhafazakar düşünceyi savunan aydın ve yazarların bu ideolojiyle uyumsuz, hayat tarzlarıdır. Bu durum Necip Fazıl ve Peyami Safa özelinde çok tartışılmıştır.

Öte yandan muhafazakar seçkinler ile halk muhafazakarlığı arasında da belirgin farklar vardır. Muhafazakar seçkinlerden olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal ve Münevver Ayaşlı gibi isimlerin Cumhuriyet modernleşmesinin yok saydığı Osmanlı geçmişini benimsemesi, halk muhafazakârlığının benimsemesinden farklıdır. Ancak muhafazakar dindar kitlelerin kendi istedikleri düzeyde olmasa bile, adı geçen yazarların bazı değerleri dillendirmesi, onları benimsemelerini sağlamıştır.

Batı dışı aydının ana düşünsel kaynağı, Auguste Comte'un kurduğu pozitivist felsefedir. Auguste Comte, bilimin egemen olduğu pozitivist dönemde, olaylar aklın rehberliğinde açıklanacağı için, dine ihtiyaç kalmayacağını düşünür. Batı dışı aydın bu temelde hareket ederken, Auguste Comte, ömrünün sonuna doğru din olmadan olmayacağı düşüncesiyle pozitif esaslara uygun insanlık dini adını verdiği yeni bir din anlayışı oluşturmuştur. Pozitivizm o kadar etkilidir ki, Türkiye'de Comte'un yazdığı ' Pozitivizmin İlmihali' adlı eser devlet tarafından yayınlanmış ve okulların kitaplıklarına gönderilmiştir. Kuşku yok ki, bu uygulamanın nedeni Türkiye modernleşmesinin amacı ile pozitivizmin amacının örtüşmesidir. 

Türkiye'de uzun yıllar bilim ve felsefi zihniyeti pozitivizm, mantıkçı pozitivizm ve Viyana Çevresi filozoflarının görüşleri temsil edenler tarafından belirlemiştir. Burada ilginç bir soru da şu alabilir: Bilimsel tefsir adı altında ortaya çıkan anlayış ne ölçüde pozitivizmin bilim anlayışından etkilenmiştir.

Pozitivist düşüncenin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

"1- Bilimsel bilgi tek geçerli bilgidir. 

2- Bilginin mümkün olan yegane nesnesi olgulardır; metafizik ve teolojik düşünceler olgusal karşılığı olmayan spekülasyonlardan ibaret olup anlamsızdır. 

3- Felsefe bilim dışı bir yönteme sahip olamaz; onun görevi bütün bilimler için ortak olan genel ilkeler bulmaktır. 

4- Evrensel ve önsel nitelikli tek bir yöntem söz konusudur ve yöntem hem doğa hem de beşeri bilimler için aynıdır; bütün bilimler fiziğe indirgenebilir. " ( İlhan Kutluer, Pozitivizm, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 34, s: 335)

Pozitivizmin siyasal anlamda Osmanlı siyasal düşüncesine büyük etkisi olmuştur. " II. Abdülhamid rejimine karşı mücadele eden ve başlıca hedefi Osmanlı İmparatorluğu'nda anayasal düzeni yeniden tesis etmek olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin resmi doktrini haline geçmiştir. Öyle görünüyor ki Osmanlı elitlerinin ilgisini bu düşüncenin bilim vurgusu yönünden ziyade politik mahiyeti çekmiştir. Özellikle Jön Türklerin bir kanadı, devletin sorunlarına deva olabileceği inancıyla Auguste Comte'un insanlığın kurtuluşu için tesis ettiği ' İnsanlık Dini'ne yönelmiş, pozitivizmi anlama ve anlatma çabası içine girmiştir. "( M. Emin Köktaş, Müslüman Zihin Dünyasının Yeniden İnşası, İnsan yayınları, s: 242)

Özelde Türkiye genelde İslam dünyası aydınının büyük çoğunluğu, sorunun felsefi temelini kavramaktan uzak olduğu için, karşılaştığı problemleri Batı'yı taklit ederek çözebileceğini düşündü. Batı dışı aydın genel anlamda taklitçidir. Taklitçi aydının temel özelliği özgün ve yaratıcı düşünce üretmekten uzak olmasıdır.

Müslüman toplumlarda entelektüel düzeyi yüksek ateist düşünürlerin çıkmaması, ateist aydınlar arasında taklit anlayışının yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye pozitivist sol aydını din konusunda hiçbir içerik tartışmasına girmeden İslam ile Hristiyanlığı eşitlemiş ve bu konuda "Neden Hristiyan Değilim" adlı eseri yazan Bernard Russerll'ın tezlerini tekrar ederek kendini İslam karşısına konumlandırmıştır. Kuşkusuz bu zihniyetin yerleşmesinde pozitif bilim anlayışının belirleyici bir etkisi olmuştur.

Osmanlı Türkiye aydını büyük ölçüde bürokrasinin içinde büyüdüğü için bürokrasinin özelliklerinden etkilenmiştir. Bürokrasi, kuralları olan ve yerleşik düzeni korumayı amaçlayan muhafazakar bir kültüre sahiptir. Türkiye aydını devlet söz konusu olduğundan bu tavrın etkisinde düşünce üretmiştir. Devletten beslenen, devletin gölgesinde düşünce üreten aydın için devletin desteği yaşamsal derecede önemlidir. Bu durum aydının kendini güvenceye alması ile de yakından ilgilidir. Devletin toplum üzerinde bu kadar etkin olduğu bir coğrafyada sultanın gölgesi altında olmak aydına, büyük bir garanti alanı sağlamıştır.

Cumhuriyet dönemi aydını, sivil düşünce üretmek anlamında Meşrutiyet aydınının bile gerisindedir. Cumhuriyet döneminde sivil aydın sayılabilecek olan Mehmet Akif ve Said Nursi, devletin gölgesi altında büyüyen organik/ Batıcı/ laik aydınların hedefi olmuştur.

Batılı aydın genel anlamda halkıyla zıtlaşmamış ve desteğini almıştır. Osmanlı Türkiye aydını ise istisnalar hariç halkla karşı karşıya gelmiştir. Bunun nedeni Batılı aydının kendi tarihselliği içinde bilgi üretmesi, Osmanlı Türkiye aydınının ise düşünce üretmekten çok tercüme ile yetinmesidir. Bu Türkiye aydınının özgün düşünce üretmesinin önünü kesmiştir. Ulema ise Ebu Hanife geleneğinden çok Gazali geleneğine yaslanmıştır. Yeni içtihattan çok geleneği tekrar etmiştir.

Batı aydını büyük ölçüde devletin dışında sivil alanda büyümüştür. Osmanlı Türk aydını ise devlet içinde beslenip büyümüştür. Bu nedenle Türkiye aydını sivil düşünce yeteneğini kaybetmiştir. Bu anlamda Osmanlı yönetimini eleştiren Namık Kemal'in terfi ettirilerek Erzurum vali yardımcısı olması, aydın devlet ilişkileri açısından rutin bir uygulamadır. Dini anlamda Türkiye aydınının öncülü Emevi ve Abbasi hilafeti ne karşı eleştirel bir noktada duran ve sivil ulema geleneğinin büyük ismi Ebu Hanife değil, Selçuklu devletinin resmi ideolojisini inşa eden ve Nizamülmülk ile birlikte kurumsallaştıran İmam Gazali'dir.

Türkiye aydının halka karşı pozisyonunu anlatan en önemli eser Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Yaban" adlı eseridir. Bu eserde aydının dünya görüşüyle halkın değerlerinin birbirinden ne kadar uzaklaştığını anlatmaktadır. 

Aydın halk ilişkileri açısından üzerinde düşünmemiz gereken temel soru: Batı kültürünü ve siyasal anlayışını kendi ülkesine taşımayı amaçlayan aydın, başkasının zihinsel kodlarıyla düşünen bir tercüme aktörü olmanın dışına çıkarak özgün düşünce üretebilir mi?

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş