Çocukluğumda köyümüzden kırk kilometre mesafesi olan Bitlis’e giden yollar, kardan sık sık kapanırdı. Olağan bir durumdu. Bazen yollar haftalarca açılamazdı. Köyden şehre yahut şehirden köye dönüşlerde mahsur kalmak hayatın sıradan hadiselerindendi.
Bir şubat tatilinin ardından okula gidebilmek için birkaç metreyi bulan karın içinde yürümem gerekmişti. On bir, on iki yaşlarında ya var ya yoktum. Bereket versin ki daha önce yağan karın bir kısmı donmuş, tabaka haline gelip sertleşmişti de buzlaşmış yüzeyin üzerindeki karda dizlerimize kadar bata çıka da olsa ilerleyebiliyorduk.
Yaşım küçüktü ve bu uzun, meşakkatli yol boyunca bana refiklik yani yoldaşlık edebilecek biri gerekiyordu. Yol arkadaşlığı için şimdi mahiyetini hatırlamadığım ama ihtimaldir ki siyasi sebeplerden dolayı rahmetli babamla araları pek hoş olmayan, medrese tahsili görmüş ve siyasî muhalifliğiyle maruf bir beyefendiden başkasını bulamamıştık. Nihayet sabahın erken saatlerinde onunla yola koyulduk.
Şehre varıncaya kadar o zat benimle muhabbet namına, neredeyse tek kelime dahi etmedi. Çocuk aklımla bunu babama olan küslüğünün ve öfkesinin benimle ilişkisine de sirayet etmiş olmasına yorumlamıştım.
Velhasıl, çok şükür ki, sağ salim şehre vardık. Yolun sonlarına doğru takatim iyice tükenmiş olsa da beyefendiye fazlaca yük olmadım diye kalmış hafızamda.
Fakat bugün dönüp o güne baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Emanet bir çocuk, yüklerin en ağırıdır. O beyefendi, babamla aralarında niza bulunmasına rağmen hiç erinmeden o emanetin altına girdi, beni muhafaza etti ve yerime ulaştırdı. Sağ olsun. Babam da o beyefendi ile aralarında husumet olmasına rağmen beni ona emanet etmekten çekinmemişti.
Yıllar geçti. Ben büyüdüm. Hem onun siyasî çizgisinin hem babamın siyasî çizgisinin hilafına bir yola yöneldim.
Ama o yolculuk, hem fikir dünyamı aydınlatan hem de milletimizin geçmiş değerlerine dair önemli ipucu veren bir hatıra olarak zihnimde yer edindi.
Hayat fikir birliğinde değil, gönül birliğindedir.
O günlerde Kürtler -ve muhtemelen diğer Müslümanlar da- aralarında sorun bulunan bir kimseye; karlı, fırtınalı, çığ tehlikesi bulunan dağ yollarında evladını emanet edebiliyordu. Çünkü arada ihtilaf vardı ama itimatsızlık yoktu.
Üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden öyle bir zamana geldik ki, insanlar güllük gülistanlık bir parkta, kedi-köpeğini dahi birine emanet edemez hâle geldi.
Düşmanı bildiği birinin çocuğu bile olsa, emanet kabul edip, emanetin hakkını verme sorumluluğunu omuzlayan bir anlayıştan; dostunun bile yükünü taşımaya imtina eden bir anlayışa savrulduk.
Bu tedenni seviyesini bizimle aynı zaviyeden seyredebilecek “İnsanlar artık birbirlerine daha az az güveniyor daha fazla şüphe duyuyorlar” kanaatini paylaşabilecek, bu yönde tecrübe ve hatıralar edinmiş birçok kişi olduğu kanaatindeyiz
Bu değişimi dindarlığın azalması ile izah edemiyorum. Çünkü o günden bugüne daha fazla din konuşuyor, daha fazla dinî sembol taşıyor, daha fazla dinî aidiyet iddiasında bulunuyoruz. Dinden kopmayı bırakın daha fazla dindarlaştığımız fikrindeyim…
Fakat benim nazarımda daha fazla mü’min olamadık.
Bilakis, bir düşüş yaşadık.
Dindarlaşırken itimadı kaybettik; itimadı kaybettikçe de birbirimize yabancılaştık. Bu sebeple bazen, tabiri caizse, dindarlaşarak gâvurlaştık diyesim geliyor.
Bu hâli ancak imanla izah edebiliyorum.
Mü’min, varlığıyla güven telkin eden kimsedir. İnsanlar onun yanında malları, canları, sırları ve çocukları hususunda emniyet ve huzur sahibidirler.
Çünkü iman yalnızca bazı doğruları tasdik etmek değildir, insana emniyet vermek ve insana emniyet duyabilmektir. Başkalarının size güvenebilmesi yetmez, sizin de başkalarına güvenebilecek durumda olmanız gerekir. Zira başkalarına güvenmeden onlardan size güvenmelerini beklemek en hafif tabirle nezaketsizliktir.
Bu yüzden düşünüyorum ki:
İtimat, insanı mutlaka dindar kılmayabilir; fakat muhakkak mü’min kılar.
Kanaatimize göre “Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever. ” emri “itimadın imanın iskeleti” olması sebebiyledir. Nitekim insanın ayakta durabilmesi için iskeletinin sağlam olması gerektiği gibi, imanın da ayakta kalabilmesi Allah’a (cc) ve O’nun kullarına itimatla olur.
Bu yüzdendir ki, iskeleti çöken bir bina nasıl ayakta duramazsa, herkesin kendisine itimat beklediği, diğerine itimat etmediği, itimat hassası çöken bir toplumun iman iddiası da, toplum olma vasıfları da uzun müddet ayakta duramaz.
İnsana itimat edemeyen birinin Allah’a itimat ediyorum iddiası da; Hz Muhammed’e (Hazreti İnsan’a) güvenmeyen birinin Müslümanlık iddiası kadar boştur.
Birbirlerine itimat edemeyenlerin “Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” emrini yerine getirmeleri mümkün olamayacağından izzetlerini korumaları mümkün olamayacaktır. Ancak bu süreçte tek kaybedilen izzet olmayacaktır çünkü izzetin olmadığı yerde dinin özünün ve manasının da korunması mümkün değildir.
İtimad gidince “Öz” ve “Mana” da gider: Geriye ritüeller, semboller, taklitler yani amelleri ile “Gavurlaşmış Dindarlar” kalır.
Hacı Abi (Fuad
Yurtta Sulh Cihanda Sulh AHMET GÜRBÜZ 10.08.2026
MEKKE İTTİFAKI SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 09.08.2026
MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI YUSUF YAVUZYILMAZ 09.08.2026
BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ-3 ÜSTÜN BOL 07.08.2026
CHP, REJİM VE DEVLET SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 26.07.2026