metrika yandex
  • $18.69
  • 19.34
  • GA1079

Sihirli Bir Sözcük; İslâmcılık

Mustafa YILDIZ

30.03.2022

 

Müslüman toplulukların yoğunluklu olarak yaşadıkları ülkeler yaklaşık son üçyüz yıllık tarihi süreçlerini (başlangıç tarihi olarak Viyana kuşatmalarından başlatmakta mümkündür.) kendi aralarında içe yönelik sürtüşmeler ve iktidar kavgalarıyla geçirirlerken, emsalleri karşısında zorunlu kalkınma hamlelerini de başkalarını taklit ederek geçirdiklerini söylersek çokta abartmış olmayız sanırım.Çünkü, ‘’mağluplar her zaman galipleri taklit ederler’’ sözü mağluplar için zaten zorunlu hale gelir.

Hiç kuşkusuz insanın olduğu yerde doğal olarak hata ve kusurlarında olacağı kaçınılmaz olur.Ancak tehlikeli olanı yapılan hataların ve işlenen günahların toplumun çoğunluğuna sirayet edip etmediği, toplumda günahların genel bir karekter haline gelip gelmediği, olanların artık toplum tarafından normal görülmeye başlaması, gücü yetmeyenlerin de yanlışa karşı bireysel tepki olarak gösterebilecekleri ‘’buğz’’u bile terk ederek geçmişte kötü gördükleri şeyleri normal görmeye başlamaları ve sonuç olarakta zihinlerinde düşünce bazında liberal bir ortam oluşturmalarıdır.Bir toplumda ilke ve değerlerin aşınması kontrol altına alınmayacak/alınamayacak noktalara gelmişse eğer, insanlık için işte o zaman tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Çünkü, bu halin yayılma sınırları bir yere kadar tolere edilebilir.Şayet toplum bu halini benimseyerek uzun süreli devam ettirmesi halinde toplumda bu defa bir başkalaşım başlar ki bu da Sünnetullâh’ın devreye girmesine neden olabilir.İşte toplumu topyekün helaka götüren şartlar da bu hallerle oluşmuş olur.İnanan insanların bu noktalara gelmesinin sebebi, bazen bilgisizlik probleminden kaynaklı olurken, kimi zaman da nefsi zaaflarının galebe çalmasından kaynaklı olabilir.Zira, insanın denenme ve sınanma dönemi devam ettiğinin hatırlatılması bakımından manevi bir ihtar ve ikazın olduğunu da unutmamalıdır.

Halbuki toplumların zaman zaman aşağıya düşmesi, kimi zamanlarda da tökezlemesi gibi durumlar kısa süreliğine de olsa her toplumun yaşayabilme ihtimali olduğundan vaziyeti hoş görmek anlaşılır bir durumdur.Ancak, toplumun geneli olmuşları normal görmeye, olanları da benimsemeye başlamış ve içselleştirmişse şayet, müslümanların yoğun bakım ünitesinde ki yaşam süreci başlamış demektir.

Bugün böyle bir tehlikenin düşünsel olarak müslümanların belleğinde yer bulması, zihinlerinde karamsal bir tablonun oluşması geçmişten gelen geleneklerin toplumda kronik hal almasının doğurduğu bir sonuç olduğuda unutulmamalıdır.Tarihi süreci hafızamızda şöyle kabaca hatırlarsak şayet;

Mesela; Müslümanlar peygamberin gelişiyle birlikte günümüze kadar kabaca şöyle bir tarihi seyri izledikleri görülür; Takriben miladi 622 ile 661 yılları arasında müslümanların ümmet olmaya çalıştıkları dönem olarak, 661 ile 1920 yılları arasında yaşanan dönemlerde ise müslümanların Meliklik, Sultanlık, Krallık vb.gibi ünvanların hakim olduğu dönemler olarak, 1920’den sonra ise Ulus devletlerin kurulma dönemleri olarak geçirdikleri dönemler olarak kabaca tasnif edebiliriz.

Bu tarihi dönemlerde müslüman toplumların karşılaştıkları gerek bireysel ve gerekse toplumsal sorunlar hususunda, toplumda temayüz etmiş özellikteki kanaat önderleri, Entelektüelleri, Alimleri ve Feylesofları müslüman halkın kendilerini savunmaya yönelik gerekli cevaplar ve paradigmalar üretmedikleri/üretemedikleri ve toplumu da düşünsel bazda rahatlatıp tatmin etmedikleri/edemediklerini söyleyebiliriz.Bu öncüler rolleri gereği sorunları ele alıp topluma çıkış yolları bulacaklarına önlerine konan problemleri savunma pozisyonuna girdiler.

Fransız devriminden sonra başlayan Avrupa’daki Aydınlanma dönemiyle beraber piyasaya sürülen doğru ve yanlışı bulmada aklı en büyük dayanak yapan batı felsefecileri topyekün islama saldırmayı göze alamadıkları için, kendi ürettikleri bu sonradan çıkma kelimeler ile parça parça olarak her yönden saldırılar yapmaya başladılar.

İslâm diniyle ilgisi olmadığı halde kendi uydurdukları ve kendileri tarafından yüklenen anlamlar ile İslâm dinine saldırmaya başladılar.Mesela; Fundamentalist, Köktendinci, İslamcı, Radikal İslâmcı, İrticacı gibi tabirlere ideolojik anlamlar yükleyerek İslâma ve Müslümanlara topyekün saldırma cesareti bulamayanlar buldukları bu tabirlerle hakaret alanlarını genişleterek çok yönlü saldırılar başlattılar.

Bu tabirlerle dini görünümlü hareketleri, tarikatları, cemaatları hatta muskacı ve terör örgütlerini dahi islamcılık kavramı altına alarak bu tanımlamayla ilişkilendirerek İslamcı olarakta tanımlayıp, başka bir ifadeyle menfi örnekleri müslümanlara mal ederek böylelikle öteden beri doğrudan İslâm’a ve müslümanlara saldırmaya cesaret edemeyenler, İslâmcılık ve diğer buldukları kavramlar üzerinden üstü örtülü olarak İslâm dinine kinlerini kusmaktadırlar.Bazı müslüman kesimlerin ihmalleri, istisnai bazı menfi örnekler de onlara bu zemini kullanma fırsatı verdi.

Halbuki; Kimi müslümanlara göre İslamcılık, müslüman toplumlarda bir nevi laikleştirme rolü oynar.Zira siyasal İslamcılarda bazen dini olan bazı kuralları siyasi başarı uğruna geri plana atılırken, siyasi başarıyı gerçek ibadet gibi görebilirler.Mesela; siyasal islamcı olarak tanımlanırken hoşlarına giden kimi müslümanlar güçlü olmayı, emin ve güvenilir olmaya tercih ederlerken, Trol olmayı, Holiganlığı ve Fanatikliği de İlme ve Entelektüel derinliğe tercih ettiler.Mütevazi olma gönüllerde iktidarı kurarken, kimi müslümanlar dünya makamlarına sahip olarak mütekebbir olmayı daha fazla tercih ederek elbette iyi bir örneklik sunmayarak İslâma mal olmasına sebebiyet verdiler.      

Uzun sureler suskun ve savunma pozisyonunda kalan müslüman bilim adamları, Entelektüelleri bu sorunlara karşı İslâm dünyasından tüm dünyaya gerekli cevapları veremeyince, yeni çözümler ve uygun paradigmalar üretilemeyince İslâm’a düşman kesimler bu suskunluk halleri fırsat bilinerek farklı yorumlar yapmaya başladılar.Örneğin; Oliver Roy ‘’Siyasal İslâm’ın iflası’’ teziyle, Francis Fukuyama ‘’Tarihin Sonu’’ teziyle, Samuel P.Huntington ‘’Medeniyetlet Çatışması’’ teziyle yaptıkları çalışmalarla dünya kamuoyuna ortaklaşa olarak İslâm’ın bittiğini ve kendi ürettikleri ‘’Kapitalizm’’e karşı alternatif olmadığını/olamayacağını iddia savunabilmişlerdir.Ve halen de bu iddialarını da devam ettirmektedirler.

Halbuki bu kanaat sahibi kişiler, ‘’Yeryüzünde Allaha ve ahiret gününe inanan, Namaz kılan, Oruç tutan, Zekat veren, Hacca giden ve emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker yapan müslümanlar var oldukları müddetçe, İslâm ve İslâmcılık devam edecek demektir.’’ inancına yabancı ve bu itikada sahip olmayan, başarıyı sadece maddi olarak kazanmakta bildikleri için gerçekte de zahiren müslümanları kaybetmiş, kendilerinin de kazandıklarını zannetmeleri gayet doğal karşılanmalıdır.Ama sonuç olarak neyi kazandıklarını ve aslında neleri kaybettiklerini bilmezler.

Sonuçlardan yola çıkarak kararlar vermek bizi her zaman doğru sonuçlara götürmeyebilir.Müslümanlar da her zaman sadece yaptıklarından değil, gücü olduğu halde yapamadıklarından da sorumlu olurlar.    

Mustafa YILDIZ

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş