metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

OTORİTERLİĞİN ARKASINDAKİ SOSYOLOJİ

YUSUF YAVUZYILMAZ
29.03.2026

"Sürmekte olan, direnç ve değişiklik olması ihtimali asgariye indirilmiş otoriter sistemlerde, teslimiyet ve zamanla durumu kabullenme hali ortaya çıkar... Diktatörler genellikle kendilerine direniş gösterilmemesiyle yetinmezler. Onlar, övülmeyi ve yüceltilmeyi de talep eder ve genellikle de başarılı olurlar. Psikanaliz bunu şöyle açıklamaktadır: Bastırılmış nefret duygusu kabullenmeye ve kör bir hayranlığa dönüşür. Bu sapkın (hastalıklı) mantığı Orwell 1984 adli romanında gözler önüne sermiştir; E. Fromm'da Özğürlükten Kaçış'ta ikna edici bir üslupla aynı konuyu işlemiştir." (Özgürlüğe Kaçış, Aliya İzzetbegoviç, Ketebe Yayınları, sh.168)

 

Kuşku yok ki, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ( Seküler ve laik yapısına karşın) tecrübeleri büyük ölçüde Orta Asya'dan gelen bozkır Türkleri ile Emevi ve Abbasi dönemindeki İslam anlayışının sentezi olarak ortaya çıktı.

Bu sentez;

1- Merkezi ve otoriter,

2- Tasavvufi bir arka plana yaslanan,

3- Kader ve irca( Mürcie) düşüncesini temel alan,

4- Hilafet- saltanat karışımı bir modeli uygulayan bir sentezin ürünüdür.

Türklerin İslam dünyasındaki etkinliği askeri bürokrasi üzerinden olmuştur. Belki de bu durum, Türklerin siyasal düşüncesinde otoriter ve merkeziyetçi bir anlayışın gelişmesinde etkili olmuştur

İslam siyasi düşüncesinin oluşumunda ve gelişiminde Selçuklu dönemindeki iki büyük ismin birlikteliğinin önemli etkisi oldu. Bunlardan biri siyasi otoritenin önemli ismi Selçuklu veziri Nizamülmülk, ikincisi büyük İslam düşünürü Gazali'dir.

Türkler, teorik olarak Hanefi- Maturidi anlayışına sahip olmasına karşın pratik hayatı Eşari anlayışı üzerine oturur. Bugün gösterdiğimiz siyasal tepkilerin kaynağını oluşturan zemin Gazalinin siyasal anlayışıyla oluşmuştur.

Türk siyasal zihni, çoğulculuğu tehdit olarak gören otoriter ve merkeziyetçi bir arka plana yaslanır. Bu yüzden ortak karar alma, şura ve danışma ilkeleri yerine tek adamın belirleyiciliğe yatkındır.  Lidersizliğin bizzat kendisi, ortaya çıkması hiç arzu edilmeyen kaostur. Bu yüzden ortak karar almayı değil, liderin konumunu önemseyen bir zihin yapısı, çoğulculuğun önündeki en önemli zihinsel etkendir.

            Emeviler döneminde sistemleşen saltanat modelinin bu kadar kolay kabul görmesinin altındaki sosyolojik gerekçeler önemlidir. Hz. Peygamberin vefatından sonra İslam toplumu büyük iç karışıklıklar yaşadı. Cemel, Sıffin ve Kerbela olayları bu karışıklıkların başında gelir. Hz. Ali ile Hariciler arasındaki savaş da bun karışıklıklara eklenebilir.

Bütün bunlar güçlü bir merkezi gücün olmamasının zaafları olarak görüldü.

Dolayısıyla İslam siyasal aklı yukarıdan gelen otorite ile aşağıdan gelen fitne arasında bir seçim yaptı ve yukarıdan gelen otoriteyi tercih etti. İşte Emeviler bu tercihin sonucudur. Bu tercih ondan sonraki uzun dönemin siyasal çerçevesini oluşturdu.

            Bugün siyasal tartışmanın hala ilkeler ve değerler etrafında değil, lider eksenli sürmesinin temelinde bu zihinsel yapının etkisinin daha öncelikli olduğunu gösteriyor.

Türkler, tarih boyunca, derin felsefi konularla uğraşmak yerine pratik hayatın sorunlarına yoğunlaşmışlardır. Orta Asya'dan başlayarak Batı’ya olan göçlerinde Türklerin en büyük özelliği gittikleri yere çok kolay uyum sağlamaları olmuştur. Dini algılamaları da fıkıh değil, görece daha kolay bir dindarlık tasavvuf üzerinden olmuştur. Tasavvuf İslam’ı Türklerin kolaycı ve pratik zihinsel yapılarına uygundur. Teknoloji üretelim düşüncesine karşı Türk aklı şöyle düşünür: "Üretmek yerine üretilmişleri kullanmak daha pratik değil mi?"

            Bilindiği üzere Kur’an’da sınırları belirlenmiş bir siyasal sistem yoktur. Bunun yerine siyasal alanda uygulanacak temel değerlere yer verilmiştir. Bu açıdan Kur’an’dan çıkarılacak değerler ve Hz. Peygamberin pratik sünneti önem kazanmaktadır. Hz. Ali'nin "Kur'an konuşmaz, insanlar onu konuşturur." ifadesi yorumbilim açısından son derece önemlidir. Bir konuda "Kur'an şöyle diyor", dediğimizde aslında söz konusu olan bizim Kur'an'dan ne anladığımızdır. İnsanın Kur'an'ı anlarken yaptığı yorum mutlaklaştırılamaz. Dolayısıyla İslam tamamlanmış bir süreç değildir. İçtihat bunu ifade eder. Özellikle siyasal alan büyük ölçüde ümmetin tarihsel tecrübesine ve içtihat alanına bırakılmıştır. Müslümanlar Kur’an ve Hz. Peygamberin pratik uygulamalarını temel alarak, yaşadıkları döneme uygun bir siyasal model geliştirmekle yükümlüdür.

Tarih boyunca din ve iktidar ilişkileri daima tartışma konusu olmuştur. Bu tartışma "din hiçbir zaman iktidar olmamalıdır" diyen laik ve sekülerle ile “din iktidar olmalıdır" diyen dindarlar arasında gerçekleşiyor. Dinin iktidardan uzak tutulmasını savunanlar dünyada ve İslam dünyasındaki olumsuz örnekleri temel alarak tartışmayı sürdürüyorlar. Dindarlar ise tarihteki olumlu örneklerinden yola çıkarak dinin iktidar olmasını savunuyorlar.

Öncelikle şunu belirlemek gerekir ki, bu tartışmayı sağlıklı bir zeminde sürdürebilmek için, Hz. Peygamberin nasıl bir mücadele yürüttüğünü incelemek gerekir. “Acaba Peygamber bir Peygamber olarak yürüttüğü mücadele ile bir yönetici olarak yürüttüğü mücadelede nasıl bir örneklik bırakmıştır” sorusu öncelikle analiz edilmelidir. Çünkü Hz. Peygamber sadece ahlaki ilkeler vazeden ve toplumdan uzak yaşayan bir dini lider değildir. Toplumdaki ekonomik ilişkilerden yönetim ilişkilerine kadar çok sayıda örnek uygulama bırakmıştır önümüze.

            Hz. Peygamber’in siyasal alanda en önemli sünnetleri, "Hılf'ul Fudul", "Medine Vesikası" ve "Veda Hutbesi"dir. Hılf'ul Fudul ve Medine Vesikası, taraflarından bir bölümü Müslüman olmayan topluluklarla nasıl bir yönetim modeli oluşturulacağının temel ilkelerini verir.

            Öte yandan dinin en son ve en mükemmel din olduğunu savunanların, dinin temel ahlaki ilkelerine yönelik bir iktidar arayışına karşı çıkmaları büyük çelişkidir. Dinin ahlaki ilkelerine uygun bir yönetim modeli arayışlarının önündeki en büyük engel, bu amaçla yola çıkanların yaşadığı olumsuz tecrübelerdir. Maalesef özellikle son dönemlerde İslam dünyasında iktidar olan ve dini temel referans alan hareketlerin başarısızlığı, tartışmaları daha da alevlendirmiştir.

Öncelikle terminolojide bir değişiklik yapmak gerekir. İlk olarak hiç kimse Allah adına yönetemez. Bu anlamda "Allah'ın halifesi" kavramı iktidar için kullanılamaz. Çünkü bu iktidarı her tür eleştirinin uzağına düşürür. İkinci olarak iktidar tanımlaması ancak Müslümanların iktidarı olabilir. Bu durumda iktidar sahiplerini eleştiri normalleşmiş olur.

            Din insanın bütün hayatını kapsayan ahlaki ilkeler belirler. Dolayısıyla bir Müslüman için, din oraya karışmamalı, diyebileceği ikinci bir alan yoktur. Din- siyaset ilişkilerini yeniden düşünmek gerekiyor.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş