metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek -1

KADİR ÇİÇEK
29.03.2026

1-Rachel'i Tanımak

 

‎Tarihler 26 Mart 1979'u gösterdiğinde, Arap dünyasında büyük bir şaşkınlık ve ihanet sürecinin belki de resmiyet kazanacağı ilk büyük adımları atılıyordu. 

 

‎5 Haziran 1967 yılında İsrail'in Mısır ve Suriye'ye saldırarak topraklarını büyük oranda genişlettiği Altı Gün Savaşları ve akabinde 6 Ekim 1973'te bu sefer Mısır ve Suriye'nin, Yahudilerin kutsal günü Yum Kippur'da İsrail'e savaş açması ile yaşanan süreç, gerçekte Arap dünyasının izzeti adım adım terk ettiğinin habercisiydi. Zira bu savaş, Arap dünyasının İsrail'le yaptığı son savaştı. Birkaç ay sonra İsrail'le yapılan anlaşmaya göre İsrail, Sina'nın büyük bir kısmından ve Suriye'nin Golan Tepeleri hariç geri kalan kısmından çekilmeyi kabul etmişti. Neticede değişmeyen bir şey vardı: Filistinliler işgale uğruyor, evleri ellerinden alınıyor, saldırılar durmuyor, katliamlar devam ediyordu...

 

‎Anlaşma sürecine kadarki zaman diliminde, İslam ve Arap dünyasının etki gücü çok fazla olmasa da işgale sesi çıkıyor, kınamalar yapılıyor, Filistinli örgüt ve yapılanmalara destek veriliyordu. Ta ki İsrail'in işgallerini sürdürmesi açısından önündeki en büyük engeli teşkil eden, bu yüzden de Mısır'ın bertaraf edilmesi için planlanan Camp David Anlaşmasının imzalandığı o gün gelene kadar... 26 Mart 1979'da Enver Sedat'ın Mısır'ı ile Menaham Begin'in İsrail'i arasında ABD'de utanç ve hezimet anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın bir çok neticesi olmakla birlikte en kısa tabirle "Filistin'in işgalini meşru hale getiren, işgali adım adım kolaylaştıran, işgale karşı duran en etkili ülke gücünü pasif hale getiren anlaşma" şeklinde tarif etmek herhalde yapılabilecek en yerinde tanım olacaktır. 

‎Bu süreçten yalnızca bir kaç gün sonra 10 Nisan 1979 yılında ne kendisinin, ne ailesinin ne de onu tanıyanların, gelecekte olabilecekleri bilebileceği küresel çapta tepkinin kahramanı doğuyordu. Filistin'in yalnız başına bırakıldığı, devasa bir yok oluş kuyusuna atıldığı bir anlaşmanın imzalandığı süreçte, tarih ondan binlerce kilometre uzakta, onu sahiplenecek, onu dert edinecek, ona olan saygısından yollara düşecek bir sesin doğuşuna tanıklık edecekti.

Rachel Corrie...

 

Rachel "bereket" demekti. Kısa hayatına bereketli bir ömür sığdırmayı başarabilen, anlamca yaşam dışındaki yaşayışa zihnini kapatan kararlı bir kızın hikayesi. Yusuf peygamberin annesinin, Yakup peygamberin hanımının adıydı Rachel... Hz Yakup'un topraklarına, Filistin’e doğru başlayacak yolculuğu hayat hikâyesinin belki de ait olduğu yerin ta kendisiydi...

 

‎Küçüklüğünden beri derinlemesine düşünmeyi seven, hikaye ve şiirler yazan sorgulayan bir kişiliğe sahipti Rachel. Hikâyelerindeki kötü karakterlerle yıllar sonra karşılaşıp zalimliklerini yüzlerine haykıracağından habersiz bir şekilde okumaya ve küçük küçük yazmaya devam ediyordu. 

 

‎İdeallerini anlamlı bir çizgi etrafında çizmeye özen gösteren Rachel'in, özellikle dünya ve politik görüşü üniversite yıllarında şekillenmeye başladı. Burada hak ihlallerine karşı tavır takınma yolunda fikirler büyüttü, adımlar attı. 

 

‎İçinde beslediği büyük bir sevgi vardı. "Diğer" olanın önemli olduğunu, onun da insanlık adına güzel olan ne varsa sahip olması gerektiğini, yaşamanın en doğal hak olarak bütün insanlığa ait olduğunu net ifadelerle ortaya koyuyordu. "Diğer ülkelerdeki insanların da tıpkı bizim gibi düşündüğünü, güldüğünü ve ağladığını anlamalıyız." diyordu. Anlamak ve bir şeyler yapmak için var olmak gerektiğine inanıyordu. İnsanları empati duygusunun çekim alanında yeniden buluşturmanın mümkün olduğuna inanmak istiyordu. En azından küçüklüğünden beri canlı tutmaya çalıştığı hayallerinde bütün bunlar canlılığını korumaya devam ediyordu.

 

‎"Benim hayalim 2000 yılında açlığı sona erdirmek. Benim hayalim yoksullara bir fırsat vermek..." derken henüz 10 yaşında küçük bir çocuktu belki; ama kocaman yürek ve olgun bir bilinç taşıyordu. Güzel düşünmeyi ilke edinmiş kişiliğinden, mürekkebi iyilik olan kalemler doğuyor; bu kalemlerden merhamet akıyordu. "Dikkatli yürümeliyim; ben ormanda dolaşırken ayakkabılarımın altında hiçbir çiçeği ezemem." ifadelerini içinde sevgi pınarları akarken haykırıyordu. Yapmacık sözcüklerin barınmasının imkansız olduğu tertemiz duygulardan yansıyordu bunlar. 

 

‎Doğduğu toprakların kendisinden yıllar sonra onun gibi binlerce Rachel doğuracağını görmek için belki de yirmi yıldan fazla beklemesi gerekecekti. Belki beklemek demek onun için yenilgi demekti. Bu yüzden durmadan yürüyecek, koşacak, anlatacaktı. İnsanlara gerçeği, değerleri ayaklar altına alınan beldeleri, umutları çalınmış mazlumları, ezilmiş yoksulların gözlerinin içindeki mesajı gösterecekti. Onların görmesi için yaşamayı belki de çok isteyecekti. Sumud'u, Ayşenur Ezgi Eygi'yi, Aaron Bushnel'i ve daha nicelerini görmeyi isteyecekti elbette. Yalnız olmadığını görmek onu kati bir şekilde mutlu edecek ve bundan dolayı daha bir şevkle yürümeye çalışacaktı. Bu uğurda ölmenin gerçekleşebilir ihtimalinin idrakinde olarak yürüdüğü bu yolda, ilkeli duruşundan ödün vermeyen Rachel, yıllar sonra bunu başardığını belki görmeden ruhunu teslim edecekti. Ancak başardığını ve zalimleri yıkmanın imkansız olmadığını dünya bilmiş, anlamış ve öğrenmiş olmanın huzuru yavaş yavaş zuhur edecekti.

 

‎Henüz lise yıllarında derin bir yalnızlık hâli yaşıyordu. Bir şeyleri özlediğini, ruhunun arayış içerisinde olduğunu söylüyor ancak bu sürecin neyin arayışı olduğuna dair bilinmezliklerden ötürü acı çekiyordu. İyi bir yaşam konforuna sahip olmasına rağmen bulunduğu ortamın konforundan kıpırdayamayacak  insanların yığın halinde yaşamasından, kitlelerin uyumayı tercih etmesinden, bağımlılık derecesine çıkan bir harcama tutkusundan rahatsızlık duyuyordu. Bu dünyanın ruhuna çare olmadığını kesin bir şekilde hissediyordu. Eksikliğini hissettiği ancak ne olduğuna dair fikir yürütemediği yalnızlık halinin aslında bir arayışın parçası olduğunu henüz bilmiyordu. 

 

‎Yaşadığı toprakların kendisini mutlu edemediğini, uzaklarda bir şeylerin kendisine bakmakta olduğunu  görebiliyordu. Bazı bakışlar vardır ki sesten daha yırtıcıdır. Ve terk edilmişliğin verdiği suskunlukla çok şeyi anlatan derinlik barındırırlar. Rachel'in yalnızlığı arayışa, arayışı ise ahlâkî olana doğruydu. Erdemin, adaletin, merhametin, iyi olanın kendisinde önemli hisler uyandırdığı bir arayış sürecini yaşıyordu. Endişeleri yoktu, bilinmezlikleri vardı. Yanlışın parçası olmadığını, doğrunun ne olursa olsun savunucusu olması gerektiğini biliyor, bunları yaşayarak içselleştiriyordu. 

 

‎Rachell dünyayı umursamadan, sadece kendileri için yaşayan insanları anlayamadığını defalarca dile getirmişti. Sıradanlaşan insan olmaktan korktuğunu, bunun diğer insanların yaşamlarına gözlerini kapatmak olduğunu düşünüyordu. İnsanların kendisi hakkında kötü olduğunu düşünmelerinden korktuğu için barışın ve selametin, yardımlaşmanın ve huzurun yolunda yürümeyi hayatının sonuna kadar kendisine amaç edinmişti. En kısa tabirle Rachel, umursamayı ruhunda özdeşleştiren vicdan sahibi bir insandı denilebilir. Onu yürümeye teşvik eden güç, vicdanı ve diğer insanların önemli olduğu düşüncesiydi. Son nefesine kadar anlayamayacağı şey ise, dünyanın bunca acımasızlık karşısında niçin bu kadar sessiz ve hareketsiz kaldığıydı.

 

‎Henüz üniversite yıllarında Olympia Adalet ve Barış Hareketi isimli yerel bir oluşumun içerisinde bulunarak barışçıl gösterilerde en ön sıralarda yer almıştı. Gerek yerel gerekse uluslararası alanlarda hak ihlallerine karşı sesini yükseltmek için çırpınıyordu. 2000 yılındaki ikinci intifada döneminde İsrail'in Filistinlilere yönelik ölüm ve işgal politikalarını yakından takip ediyor, anlamaya çalışıyor, zalimin portresini çizmeye başlıyor ve o toprakların oluşumları, aktivistleri ve kurumları ile irtibata geçerek yapılması gerekenleri zihninde şekillendiriyordu. 

 

‎11 Eylül 2001 yılındaki ikiz kulelere yönelik saldırıları  Ortadoğu'ya savaş anahtarı olarak kullanan ABD'nin işgallerini sorguluyor, arkadaşlarıyla bunların gerçek yönünü tartışarak anlamaya çalışıyordu. Rachel, hakikatin kendisine dönük yüzüne susamış bir insandı. Masum, temiz, arayan, anlayan, mazluma kucak açan, zalime öfke duyan... 

 

 

‎Tarihler 30 Eylül 2000 yılını gösterirken tüm dünya, televizyon ekranlarında bir taraftan çocuğunu kurşunlardan korumaya çalışırken diğer taraftan haykırarak yardım çağrısında bulunan bir adamın çaresizliğini film izler gibi izliyordu. Baba Cemal Durra, öpmeye kıyamadığı oğlu Muhammed Durra'yı igalcilerin hedef gözetilerek atılan kurşunlarından korumak isterken yaralanıyor, oğlunu ise bütün bu çabalarına ve çığlıklarına rağmen öldürülmekten kurtaramıyordu. Muhammed 11 yaşında işgalci İsrail askerlerinin kurşunlarıyla can veriyordu.

 

İkinci İntifada'nın bütün Filistin topraklarında dalga dalga büyüdüğü günlerdi. İşgal güçleri, Sabra ve Şetilla katliamının uygulayıcısı olarak bilinen Ariel Şaron'un işgal askerleri ile Kudüs'te Mescid-i Aksa'nın avlusuna girerek gövde gösterisi yapması, İkinci İnttifada fitilinin  ateşlenmesine sebep oluyordu. Başlangıçta 13 Filistinlinin ölmesine ve yüzlercesinin yaralanmasına neden olan saldırılarda 13 İsrail askeri de yaralanmıştı. Olaylar daha da şiddetlenerek Batı Şeria ve Gazze'de yayılmaya başladı. Gelişen süreçte 4 bin 412 Filistinli hayatını kaybederken, yaklaşık 49 bin kişi ise yaralanmıştı. Başta refah kenti olmak üzere bir çok yerde binlerce Filistinlinin evi yıkılmış ve tarım alanları tahrip edilerek geçim kaynakları yok edilmişti. İstila, yıkım, işgal hız kesmeden devam ediyor; dünya izlemekle yetiniyordu. Yıllar geçse de gösterimi aralıksız süren ve izleyicisi gün be gün katlanarak artan kahredici bir filmin vizyona tekrar tekrar çıkması ve bıkmadan izlenmeye devam edilmesi gibi... Dünya, Filistin’in sınır tanımaz katillerin saldırıları altında can verişini büyük bir sessizlik ve dikkat içerisinde izliyordu.

 

2000 yılında başlayıp 2005 yılına kadar devam eden İkinci İntifada,  Rachel Corrie'nin bütün dikkatini Refah kenti özelinde Filistin’e yoğunlaştırmasına neden olmuştu. Binlerce kilometre ötedeki bu direniş ruhlu insan, yerinde durmayı insanlık onuruna yakıştıramıyor, intifadanın üçüncü yılında Gazze'ye doğru yola çıkıyordu. Refah'ın yanı başında bulunan sağırların duymadığı çığlıklar, binlerce kilometre ötedeki Rachel'in kulaklarından girip yüreğini yırtarcasına ilerliyordu. İkinci İntifada'nın gönüllü direnişçisi, geldiği yerde izler bırakacak ve insanlığa anlam yüklü bir duruşu miras bırakacaktı. Henüz 11 yaşında iken insanlık için, çocuklar ve barış dolu bir dünya için hayallerini cümlelerine, sözlerine söyleten Rachel, yine 11 yaşında iken babasının kucağında "anlam veremediği zalimlerin kesintisiz amaç güdülerek atılan kurşunlarıyla" can veren Muhammed Durra'yı görmezden gelemiyor; bu acımasız saldırılar karşısında yerinde durmayı kendine ihanet etmek olarak görüyor; bu yüzden yürüyor, koşuyor, haykırıyordu... Rachel Gazze’ye doğru içten bir istek, yürekten bir sorumluluk ile adım atmaya başlıyordu.

 

(Devamı yazının ikinci serisinde yayınlanacak.)

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş