metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Şüyuu Vukuundan Beter

AHMET GÜRBÜZ
30.03.2026


“Zikru-n nâsi dâun ve zikrullahi devâun.” Bir cümlede teşhis ve tedaviyi gösteren müthiş bir nebevi ölçü: İnsanları zikretmek hastalık, Allah’ı zikretmekse şifadır.

Allah’ı (cc) zikretmenin sayısız yolları vardır; farz ibadetler, nafile sünnetler, Kur’an-ı Kerim tilaveti, O’nun en güzel isimleri ve sıfatları, Peygamber Efendimizin öğrettiği dua ve tesbihler hepsi bu kabildendir. İlmi müzakere ve araştırmalarsa elbette bu zikrin şahikası, en sevaplı ve kıymetlisidir.

Allah-u Teâlâ ‘zikri’ Kur’an-ı Kerim’de birçok vecihle emretmiştir. Ancak Rad Suresi 28. Ayette zikrin en önemli faydasına ayrıca dikkat çekmektedir: “Mütenebbih olun, kalpler ancak Allah'ı anmakla tatmin olur, huzur bulur.”
İnsanları anmanın da hikmetleri vardır.

Peygamberler, veliler, faziletli, kerametli, erdemli insanlar genç dimağlar için bir pusuladır. Nitekim “Salihlerin anıldığı yere Allah’ın rahmeti iner” rivayeti, bu meclislerin birer sükûn adası olduğunu müjdeler, tıpkı zikir meclisleri gibi.

Peki ya hastalık olan “insanları anma” nedir? Gündelik hayatta gücüyle nam salmış, dünyevi bir menfaate mebni veya siyasi tarafgirliklerle kimi zelil insanların kutsandığı; buna mukabil hakiki değerlerin ayaklar altına alındığı, dedikodu ve iftira sarmalındaki o karanlık sohbetlerdir. Bugünün dünyasında bu hastalık, dijital bir salgına dönüşmüş durumdadır.

Sözü asıl meseleye getirmek istiyorum: Eşiğimizde 3. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulurken, küresel şer odakları bölgemizde on yıllar sürecek bir kardeş kavgasını harlarken ve coğrafi sınırlarımız tehdit altındayken; bizleri yolsuzluk, rüşvet ve pespayelik sarmalında bir iç gündeme mahkûm etmek istiyorlar.

Siyasi aymazlar günübirlik hesaplar peşinde koşabilir; lakin sorumluluk makamındaki devlet erkânı bu stratejik tuzağa düşmemelidir. Ekranlardan hanelerimize, sokaktan ruhlarımıza saçılan bu kirlilik asla kanıksanamaz.

Bu rezaletlerle mücadele; hukuki zeminde, tutarlı ve tavizsiz yürütülmelidir. Bırakalım kolluk görevini yapsın, yargı hükmünü versin. Ancak bu suçları birer "reyting malzemesi" veya "siyasi mühimmat" haline getirmek, bataklığı kurutmak yerine sivrisineklerle dans etmektir. Hatta bir adım daha ötesi kendi ayağımıza sıkmaktır.

Özellikle yerel yönetimlerde adeta bir "siyasi teamül" kisvesine büründürülmeye çalışılan yolsuzluklar; sadece hukuki değil, ahlaki ve sosyolojik birer kanser hücresi gibi ele alınmalıdır. Kaş yaparken göz çıkarmamak, toplumsal sağlığı korumak esas olmalıdır. Medyanın bu olayları birer "skandal pornografisine" dönüştürmesi, hafızalarda onarılmaz tortular bırakmaktadır. Unutulmamalıdır ki; benzer sahnelerin ekranlarda fütursuzca sergilendiği o meşum 28 Şubat süreci, toplumu bir "cinnet" haline sürükleyerek postmodern bir darbenin taşlarını döşemişti.

Bu noktada CHP lideri Özgür Özel’in bazı hadiseleri “rezillik” olarak nitelemesine katılıyorum. Lakin bu, meselenin sadece vitrinidir. Asıl rezillik; kamu kaynaklarının ve belediye kadrolarının bu çürümüşlüğe alet edilmesi, hatta daha vahimi, bu ayyuka çıkmış cürümlerin kurumsal bir inatla savunulmasıdır.

Kültürümüzde ayıpların örtülmesi, günahların setredilmesi esastır. İslam şeriatı, toplumsal boyutu olan ahlaki suçların tespitinde ağır şartlar koşarken, suçluyu kayırmayı değil; toplumun ruh sağlığını gözetir.

Mecelle'nin o muazzam 30. maddesi bugünümüze ışık tutmalıdır: “Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” Yani, bir kötülüğü, bir çirkinliği ve onun yayılmasını engellemek; ondan elde edilecek her türlü (siyasi veya sosyal) faydadan daha önceliklidir.

Münferit bir azgınlığı cezalandırırken toplumsal dengeleri sarsmamalı, "şüyuu vukuundan beter" hakikatini unutmamalıyız.

Genç kuşağın zihninde bu rezilliklerin "normalleşmesine" izin vermek, geleceğimize yapılacak en büyük kötülüktür.

Zira toplumsal çözülme, bir suçun işlenmesinden ziyade, o suçun sıradanlaşmasıyla gerçekleşir.
Üstad Necip Fazıl’ı rahmetle anıyorum.

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!” 

Destan’dan.

 

Yorum Ekle
Yorumlar (9)
Durdu Özden | 03.04.2026 15:13
Ahmet hocam bu eğitici, öğretici ders çıkartıcı düşünceleriniz için kalemine yüreğine sağlık. Kalemin tükenmez bileğin bükülmez olsun. Yeni yazılara bismillah hocam....
Ahmet Gürbüz | 30.03.2026 17:49
Kıymetli yorumlarınız için teşekkür ederim. Selamlar Muhabbetler
Rasih Bostancı | 30.03.2026 15:42
Kalemine sağlık kardeşim harika özetlemişin teşekkür ederiz
Süleyman ARSLANTAŞ | 30.03.2026 14:32
Bu öğretici,hatırlatıcı ve önemli bir ders mahiyetindeki makaleniz için teşekkür ederim.
mustafa kaplan | 30.03.2026 14:31
Duygularımıza tercüman oldunuz. Teşekkür ederiz. kaleminize sağlık
Yusuf | 30.03.2026 13:53
Çok önemli tespitler. Müstefid oldum. Teşekkürler hocam.
Mehmet Aldemir | 30.03.2026 13:43
Eline koluna diline saglik Allah razı olsun seni vesenin gibileri Allah basimizdan eksik etmesin inşallah
Nurettin Temeloğlu | 30.03.2026 13:29
Bazen de çirkefi gözlerine soka soka göstermek gerekir. Bazıları bu dilden anlıyor maalesef. Haramzadelerin isimlerini ifşa etmek, kaydetmek gerek. Tekrar aynı yerden sokulmamak için.
Mustafa ORHAN | 30.03.2026 13:29
Evet; “Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” ama gerçekten Hak dairesinde düşünenler için bu böyledir. Bu kaide esas alınsa ferdi ve ictimai ahlak yönüyle güzel sonuçlar kesb edilir. Teşekkürler.