iman ettiğimiz ne varsa; yüzyıldır tc’nin kurucu iradesinin gözünde geri kalmışlığın, fakirliğin, suskunluğun sebebi sayıldı. o yüzden sadece ekmeğe değil, ezana da kast ettiler. sadece cebimizi değil, secdemizi de yasak olsun istediler. bu memleketi bir laboratuvar gibi kurcaladılar; ruhunu söküp yerine başka bir hayat biçimi yerleştirmek istediler.
oyun dedikleri şeyler kurdular. sözde hürriyetler, sözde partiler… ama milletin kalbi hakikate meylettiğinde, o oyunu da kapattılar. çünkü bu toprak, sahteyi bir yere kadar taşır. sonrası hep bir tasfiye, hep bir bastırma…
sonrası…
sessizleştirilen ezanlar… kapısı kapanan camiler… saklanarak okunan aziz kuran… anadolu’nun müslümanları sadece aç kalmadı; yalnız bırakıldı. seçti diye sevinenin, seçildi diye asıldığı günleri gördük. suçumuz neydi? kalp sahibi olmak ve sahibine taşımak…
ve biz…
duvarları yüksek avlularda, pencereleri örtülü evlerde büyüttük sabrı.
gül yetiştirdik, umudu ertelemeyi öğrendik. ama vazgeçmeyi hiç düşünmedik
kuyulara atıldık evet.
ama kimseyi beklemedik kurtarsın diye…
ne bir ses, ne bir el…
tırnaklarımızla kazıdık o karanlığı. çıktık. her çıktığımızda yüzümüze inen o sert topuk darbesiyle yeniden düştük. ama her düşüşte biraz daha öğrendik ayağa kalkmayı.
acı, bizimle kaldı… ama bizi durdurmadı.
kuru ekmekle büyüyen, kedi tiridiyle doyan çocuklardık biz. yoklukla terbiye edilmiş, ama umudu elden bırakmamış… soğuk sokaklarda parasızlıktan her gün okula 3 km elleri cebinde yürüyen, ama dilinde özgürlük duası taşıyan gençlerdik.
bir küçük tüp, bir yer yatağı, birkaç minderle yuva kuran… ama o yuvayı cennet niyetiyle inşa eden genç adamlardık…
şimdi çıkmışlar; dolar yükseldi, altın arttı, kriz var diyorlar.
ne mi derim?
geçmişini unutanın geleceği olmaz.
bizi bunlarla korkutamazsınız.
çünkü biz, yokluğun içinden var olmayı öğrendik.
ama unutanlar var…
geçmişi bir yük gibi görüp sırtından atanlar… o kuyuların karanlığını hafife alanlar… işte onlar, aynı hatayı yeniden çağırıyor.
bakıyorum…
kuyular hâlâ duruyor.
başında bekleyenler de değişmemiş.
ama bu defa yalnız değiller.
yanlarında tanıdık yüzler var.
yusuf’un kardeşleri gibi…
aynı hikâyeyi bilip, aynı yanlışı tekrar edenler… küçük hesaplara büyük hakikatleri değişenler… rüzgârın yönüne göre saf tutanlar… gömleği önden yırtılanlar…
işte en çok orası yakıyor içini insanın.
çünkü düşmanın attığı taş yaralar… ama kardeşin attığı, kırar.
ne kadar çok konuşuyor ve biliyorlar bu arkadaşlar.
bizleri tekrar kuyulara atmaya hevesle bekleyenlerle benzer ve aynı yönde cümleler kuruyorlar.
ey yolcu…
ama sen…
gömleğini arkadan yırtmaya devam et.
çünkü arkadan yırtılan gömlek, iffetini ve istikametini gösterir.
önden yırtılan ise niyetin kaydığını…
yol uzun, imtihan ağır.
ama unutma;
bu yol, korkanların değil, sabredenlerin yoludur.
yolun açık olsun.
paylaşmaya değer gördüğünüz yazılarımın dilediği kısmı dahil dostlarınıza ikrama açıktır.
bir gönle daha temas etmek iyidir. valla!
Polis ve bekçilere yeni düzenleme yolda!
30.03.2026
Paşinyan'a yumruklu saldırı girişimi
30.03.2026
Biz, hayatı değersiz olanlar|Berat Özipek
08.03.2026
Fahrettin Altun büyükelçi olarak atandı
07.03.2026
Şüyuu Vukuundan Beter AHMET GÜRBÜZ 30.03.2026
RACHEL CORRİE'NİN YOLUNDA YÜRÜMEK - 2 KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek -1 KADİR ÇİÇEK 29.03.2026
Kategorik İran Düşmanlığı HÜSEYİN ALAN 02.04.2026
Teslimiyetin maskesi; mezhepçilik DERVİŞ ARGUN 16.03.2026
Tesadüfün bu kadarı: İki 28 Şubat! OSMAN KAYAER 25.03.2026