Akdeniz'in ortasında, uluslararası sularda barışçıl bir yardım filosuna askeri güçle çöktüler. Bu eylem, modern dünyanın gözü önünde işlenmiş açık bir devlet korsanlığı ve sistematik bir devlet terörüdür. Ancak karşımızda yasal sınırları olan bir devlet değil, adeta katliamlarına sahip çıkan mağrur bir terör örgütü duruyor. Katil siyonist İsrail’in aşırı sağcı Siyonist Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Aşdod Limanı’nda elleri arkadan plastik kelepçelerle bağlanmış, diz çöktürülmüş küresel aktivistlerin önünde kibirle video çektirdi. Yapılan işkenceleri az bularak bu barbarlığı gururla ilan eden o video, sıradan bir zorbalığın çok ötesindedir. O görüntü; İsrail’in yıllardır Filistin, Lübnan ve Suriye’de sürdürdüğü terör eylemlerini artık dünyanın gözü önünde fütursuzca sergilediğinin resmi itirafıdır.
Siyonist rejimin ve Washington'daki yandaşlarının daha sonra Bakan Ben-Gvir’e gösterdiği tepki ise bir vicdan muhasebesi değildir. Katil rejim ve ortakları, yapılan işkencelere veya cinsel saldırılara değil; sadece bu vahşetin bir meydan okuma şeklinde sosyal medya kanallarından ifşa edilmesine öfkelenmiştir. Onlar terör eylemini değil, o terörün emperyalist imaja zarar veren yüklenme biçimini eleştirmiştir. Sumud Filosu krizi, sokağın yükselen çığlığı ile sarayların kirli ve pragmatik çıkarları arasındaki o derin uçurumu hiç olmadığı kadar net bir şekilde gün yüzüne çıkardı. Bugün madalyonun bir yüzünde teröre karşı yükselen diplomatik bir öfke dalgası var. Diğer yüzünde ise tüm bu vahşete rağmen sinyallerini kapatıp sessizce yol alan petrol tankerleri, askeri paktlar ve gizli koordinasyon metinleri duruyor.
Avrupa cephesinde, İsrail’in geleneksel diplomatik kaleleri ilk kez bu kadar büyük bir sarsıntı yaşıyor. İspanya ve İrlanda, bu krizde Avrupa Birliği’nin vicdan lokomotifi haline geldi. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın askıya alınması ve Ben-Gvir’in "istenmeyen kişi" ilan edilmesi çağrısı, Brüksel koridorlarında buz kırıcı bir etki yarattı. İrlanda Başbakanı Micheal Martin ise sivil halka yapılan bu muameleyi "barbarlık" olarak niteleyerek konuyu AB Liderler Zirvesi’nin ana gündemi yapacağını ilan etti.
Söylem düzeyindeki bu öfke dalgası, kısa sürede somut yaptırımlara ve diplomatik cezalara dönüştü. Kendi vatandaşlarının uluslararası sularda darp edilmesine tahammül etmeyen Paris yönetimi geri adım atmadı. Fransa, radikal çıkışlarıyla krizi tırmandıran Bakan Ben-Gvir’e Fransa topraklarına giriş yasağı koyarak diplomatik bir barikat ördü.
Geleneksel dengeli ve itidalli dilini korumasıyla bilinen ülkeler bile bu kez sessiz kalamadı. Hollanda, yaşanan vahşetin ardından İsrail büyükelçisini acilen dışişleri bakanlığına çağırarak kendi vatandaşlarının güvenliği için çok sert bir nota verdi. İsrail’i Avrupa'da her koşulda destekleyen Almanya bile, kendi vatandaşlarının elektroşok cihazlarıyla yaralanması ve bir bakanın bunu şov malzemesi yapması karşısında daha fazla direnemedi. Berlin yönetimi, "insanlık müzakereye açık değildir" diyerek sesini yükseltmek zorunda kaldı.
Avrupa'daki toplumsal öfke patlaması, okyanusun ötesinde, Washington’ın ikiyüzlü dış politika aynasında tam bir meşruiyet duvarına çarpıyor. Amerika Birleşik Devletleri, bir yandan liberal muhalefeti, aydınları ve üniversite kampüslerini ayağa kaldıran bu barbarlığa sessiz kalırken; diğer yandan kendi vatandaşı olan sivil aktivist Christopher Boren'ın limanlarda yumruklanmasını, işkence görmesini sadece izliyor. Kendi vatandaşına dahi sahip çıkamayan Amerikan yönetimi, İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayarak yaptığı tüm fütursuzlukların arkasındaki asıl lojistik ve askeri kalkan olmaya devam ediyor. Akdeniz'in ortasında sergilenen bu sivil korsanlık, Tel Aviv'in tek başına cüret ettiği bir eylem değil; bizzat Washington'dan aldığı kuralsız ve mutlak destekle gerçekleşiyor.
Trump yönetimi ise perde arkasında bu suça ortak olmanın getirdiği kirli bir halkla ilişkiler stratejisi yürütüyor. İsrail’in en radikal destekçisi olarak bilinen ABD Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, Bakan Ben-Gvir’e yönelik "Ulusunun onuruna ihanet ettin" çıkışı, bu ikiyüzlülüğün en net belgesidir. Bu cümlenin arkasında ne yaşanan sistematik vahşete, ne işkencelere ne de insan onurunu inciten eylemlere yönelik zerre bir kınama bulunuyor. Aksine, radikal bakanın istifasını isteyen hiçbir yaptırıma yanaşmayan Washington, sadece suçun bu kadar kibirle ifşa edilmesine ve küresel imajın zedelenmesine öfkeleniyor. ABD diplomasisi, yapılan ahlaksızlığı değil, o ahlaksızlığın kameralar önünde şov malzemesi yapılmasını eleştirerek sahte bir vicdan gösterisi sunuyor. Beyaz Saray, bir yandan bölgede güya barış rüzgarları estirmek, İran ile anlaşmalar yapmak üzere masaya otururken; diğer yandan el bebek gül bebek büyüttüğü İsrail radikalizminin Akdeniz'i kana bulamasına arka çıkmaya devam ediyor.
Sürecin insani boyutu, serbest bırakılan aktivistlerin tanıklıklarıyla tam bir vahşet raporuna dönüştü. Amerikan yayın kuruluşu CNN'in uluslararası araştırma masası muhabirleri Kara Fox ve Abeer Salman, 19 Mayıs 2026 tarihinde yayınladıkları özel dosya ve canlı yayın kuşaklarıyla Akdeniz'deki bu vahşeti dünya gündemine taşıdı. Kudüs merkezli insan hakları kuruluşu Adalah'ın yasal olarak kayıt altına aldığı resmi yeminli ifadelere dayanan haber, sivil dünyanın yüzleştiği barbarlığı tescilledi. Gelen son resmi belgelere göre, uluslararası sularda el konulan gemilerdeki yüzlerce sivil, gözaltı merkezlerinde ve askeri çıkarma gemilerinde ağır hakaretlere uğradı.
İfşaatların en ağır ve sarsıcı yönü ise askeri gemilerde kurulan derme çatma hapishaneler oldu. CNN kameraları karşısına çıkan Avustralyalı belgesel yönetmeni Juliet Lamont ve İspanyol aktivist Mi Hoa Lee gibi isimler, etrafı dikenli teller ve konteynerlerle çevrilerek adeta birer işkence merkezine dönüştürülen bu alanlarda maruz kaldıkları elektroşok takviyeli işkenceleri, darp olaylarını ve silah zoruyla yapılan cinsel saldırı tanıklıklarını dünyaya haykırdı. Batılı ülkelerin üst düzey siyasi figürlerinin yakınlarının da aralarında bulunduğu aktivistlerin bu açık kimlikli ve sarsıcı itirafları, batı başkentlerinde halkın öfkesini zirveye çıkardı.
Yaşanan bu insani kriz ve toplumsal baskı karşısında Hollanda, Avrupa'da ilk somut ekonomik adımı atan ülke oldu. Hollanda hükümeti, işgal altındaki yasa dışı yerleşim yerlerinden ve Golan Tepeleri'nden gelen tüm İsrail ürünlerine üç yıl süreyle ithalat yasağı getirdiğini duyurdu. Bu hamle, sadece kınama mesajlarıyla yetinen batı blokunda ekonomik yaptırımların önünü açan çok kritik bir emsal teşkil etti.
Akdeniz’in karşı kıyısında, Yunanistan’da ise bu çelişki sokağa taşıyor. Atina Havalimanını dolduran yüzlerce Yunan vatandaşı, hapisten dönen sivil aktivist evlatlarını Filistin bayraklarıyla ve "Katil İsrail" sloganlarıyla bağrına basarken, Miçotakis hükümeti arka planda İsrail Dışişleri ile "gizli koordinasyon" ortaklığı yapıyor.
Atina sarayı, sokaktaki kendi insanının çığlığına kulaklarını tamamen tıkamış durumda. Doğu Akdeniz’deki askeri parselleri, Girit’teki üsleri ve Türkiye’ye karşı kurduğu savunma paktını riske atmak istemeyen Yunanistan yönetimi, kendi vatandaşlarının Aşdod konteynerlerinde gördüğü işkenceyi yutarak derin bir suskunluğa gömülüyor.
Asıl trajik bölünme ve tezatlık ise Türkiye ve Yunanistan ekseninde yaşanıyor. Türkiye, diplomatik alanda bu baskını "korsanlık" olarak lanetleyen, İletişim Başkanlığı eliyle Ben-Gvir’i vahşetle suçlayan bir duruş sergiliyor. En önemlisi de 44 ülkeden 422 aktivistini özel uçak seferleriyle İsrail hapishanelerinden çekip kurtaran ana operasyonel güç konumunda bulunuyor.
Ankara'nın bu net operasyonel başarısına rağmen, arka plandaki ticari çarklar durmuyor. Türkiye, gümrüklerde ticareti sıfırladığını ilan etmesine rağmen, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattundan akan petrolün vanasını kapatmıyor. Uluslararası enerji hukuku ve transit taşımacılık sözleşmelerinin arkasına sığınan Ankara, Adana Ceyhan Limanı’ndan petrolü yükleyip Akdeniz’e açılan gemilere engel olmuyor.
Sürecin en çıplak gerçeği bu limanlarda yaşanıyor. Ceyhan'dan ayrıldıktan sonra rutin olarak takip sinyallerini (AIS) kapatarak karanlıkta ilerleyen ve İsrail’in Hayfa ile Aşkelon limanlarına yanaşan o esrarengiz tankerler durdurulmuyor. İsrail ordusunun, jetlerinin ve tanklarının can damarı olan petrolün yüzde 46’sı bu topraklardan akmaya devam ediyor. İlham Aliyev liderliğindeki Azerbaycan ise, Karabağ’da kullandığı İsrail yapımı sofistike silahların askeri diyetini ödemek adına, bu zulüm karşısında tek bir kelime bile etmeyerek sessizce petrolünü satmaya devam ediyor.
Ne var ki, küresel vicdanın bu görkemli şahlanışı, coğrafi olarak krize en yakın noktada duran bölge devletlerinin pragmatik ve sessiz duvarına çarpıyor. Mısır, insani krizin kendi sınırlarına taşmasını önlemek adına arka planda sivil aktivistlerin tahliyesi için lojistik bir koridor açıp "sessiz diplomasiyi" tercih ediyor. Bölgedeki insani dramı kendi rejim güvenliği açısından bir risk yönetimi olarak görüyor.
Buna karşın, bölgenin devasa ekonomik güçleri olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri kamuoyu önünde adeta çıt çıkarmıyor. Körfez krallıkları için sivil halkın çığlığı ya da limanda diz çöktürülen aktivistler, ajandalarında çok gerilerde kalıyor. Onlar için bu kriz, sadece kendi nükleer ve petrol tesislerini korumak amacıyla Trump’a "İran savaşını durdur" baskısı yaptıkları o büyük jeopolitik satrançta yönetilmesi gereken önemsiz bir detaydan ibaret kalıyor.
Denizdeki bu büyük mücadelenin ve dramın yanı sıra, insani yardımları ulaştırmak adına kara üzerinden de devasa bir sivil hareketlilik başlatıldı. Libya'nın Zaviye kentinden tonlarca tıbbi malzeme, Gazze'deki evsiz siviller için mobil konteyner evler ve tam donanımlı ambulanslarla yola çıkan Sumud Kara Konvoyu, Refah Sınır Kapısı'na dayanmayı hedefliyordu. 30 farklı ülkeden 350’nin üzerinde aktivisti barındıran bu hareket, sokağın inatçı kararlılığını gösteriyordu.
Ancak bu sivil hamle, İsrail askeri müdahalesinden önce bölge bürokrasisinin ve yerel siyasetin duvarına takıldı. Libya içindeki iki başlı yönetim krizi ve doğu bölgesindeki otoritelerin yabancı aktivistlere geçiş izni vermemesi nedeniyle kara konvoyu şu an Sirte yakınlarında durdurulmuş vaziyette bekletiliyor.
Tüm engellemelere ve malzemeleri bırakıp dönmeleri yönündeki baskılara rağmen uluslararası aktivistler geri adım atmayı reddediyor. Yardım koridorunun açılması ve bizzat sınıra ulaşabilmek için Sirte'deki inatçı bekleyişlerini tam bir kararlılıkla sürdürüyorlar. Denizdeki aktivistlerin büyük bölümü uluslararası baskıyla serbest bırakılıp ülkelerine dönmüş olsa da, eylem kara ayağında tüm hızıyla devam ediyor.
Savaşın ve barışın sınırında, Küresel Güney ise adaleti uluslararası mahkeme kürsülerinde arayarak batı hegemonyasına meydan okuyor. Güney Afrika, kendi eski büyükelçisinin uluslararası sularda kelepçelenmesini "devlet eliyle kaçırma" olarak tanımlayıp Lahey’deki soykırım davasına yeni bir suç dosyası olarak ekledi. Brezilya’da ise Lula da Silva hükümeti İsrail maslahatgüzarını kovma noktasına getirerek diplomatik restini çekti.
Bu süreçte küresel adaleti savunmak adına çok uluslu bloklar kuruluyor. Türkiye, İspanya, Brezilya ve Güney Afrika’nın başını çektiği 12 ülkelik tarihi ortak deklarasyon, bu cezasızlık kültürüne karşı küresel bir adalet barikatı örüyor. Batı dışı dünyada sistemin tamamen çöktüğüne dair inanç ise giderek kesinleşiyor. Rusya ve Çin liderlerinin daha önce Pekin'deki tarihi zirvede ilan ettikleri 'Dünya, ABD destekli kuralsızlık yüzünden orman kanunlarına geri dönüyor' tespiti, Akdeniz'in ortasındaki bu sivil korsanlıkla beraber adeta acı bir şekilde tescilleniyor. Küba ise BM kürsüsünden, ABD’nin kendi liderlerine yönelik tehditlerine meydan okurken, Akdeniz’deki bu zorbalığı emperyalizmin taşeronluğu olarak ifşa ediyor.
Sonuç olarak, Akdeniz’in suları bugün bize iki farklı dünya anlatıyor. Bir tarafta parlamentoların güçlü kınama metinleri, havalimanlarında dalgalanan Filistin bayrakları, Lahey koridorlarında adalet arayan Küresel Güney’in onurlu direnişi var. Diğer tarafta ise sinyallerini kapatıp karanlıkta yol alan petrol tankerleri, askeri üs pazarlıkları ve iktidarların koltuk sevdası duruyor. Ben-Gvir o limanda aktivistleri diz çöktürdüğünü sanarak kibirle gülümserken, aslında paranın, petrolün ve silahların yönettiği bu iki yüzlü küresel sistemin asıl çürümüşlüğünü dünyaya ilan etmiş oldu.
26 Mayıs 2026
YOLDAKİ TAŞ/KEVSER KIRAN
19.05.2026
İsrail, Suriye'ye adım adım işgali dayatıyor
21.05.2026
Sayenizde Kurban
22.05.2026
İhracatçıya kurumlar vergisi indirimi
26.04.2026
Okullarda 'tuşlu telefon' önerisi
28.04.2026
Epözdemir'e takipsizlik
28.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026