metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Hakikate Saygı

TALİP ÖZÇELİK
14.05.2023

Sosyal medya şu veya bu oranda hayatımıza girmiş durumda. Tabiidir ki bu oranın ne kadar olması gerektiği önemli. Çok aşırı olmaması şartıyla, babamın tabiriyle “orta karar” olması iyidir.

Geçen hafta; kamu malını çalmanın, yalan dolanın, adam kayırmanın, liyakatsiz atamaların yanlışlığına dair bir yazıyı iktibas edip paylaştım. Bir arkadaşımız “yaşasın CHP” diye bir yorum yaptı. Böyle bir amacım olmadığını belirttiğimde ise bir diğer arkadaşımız, bu tür paylaşımların seçim arifesinde muhalefete yarayacağını belirterek beni eleştirdi. Her iki dostumun belki de bilmediği, bizim mevcut rejime de resmi ideolojisi kemâlizme de, resmi ideolojinin partisi konumunda olan CHP’ye de, muhafazakar sağa-veya sol kemalistlere de eleştirilerimiz bu birkaç günden ibaret değil. Yıllardır bu eleştirilerimizi dile getiriyoruz. 28 Şubat‘ın en zor zamanlarında da bu eleştirileri yapmamazlık etmedik. Her türlü haksızlığa karşı çıkmak ve hakkı müdafaa etmek  “en büyük ibadettir” ve bizim şehadet kelimemizle dolaysız olarak ilgilidir.

Her şeyden önce yanlış olan her şeyin eleştirisi gerekiyorsa bunun yapılması dini bir gerekliliktir. Öncelikle bu dine girmek için söylenen ilk söz olan Kelime-i Şehadet bir reddetme edatıyla/lafzıyla başlar.

Bu dine kelimeyi şahadet ile girilir, şahitlik kelimesi yani… Peki neye şahitlik ve nasıl şahitlik isteniyor? Kelime-i Şehadet nedir? Niçin yapılır? Hangi anlama veya anlamlara gelir? Sadece Allah’tan başka ilahları reddetmek, ya da ondan başkasına dua etmemek, ondan başkasını kanun koyucu tanımamak ve benzeri anlamlarla mı sınırlı? Bu ve benzeri konularda pek çok şey yazıldı çizildi, söylendi. Binlerce sayfa kitaplar yazıldı.

Şimdiye kadar, şefaatten tutunda nazar boncuğu takmaya, türbelerde dua etmekten tevessüle, şeyhe itaat etmekten kanun ve kurallara uymaya kadar her şey Kelime i Tevhitle ilişkilendirilip yüzlerce, hatta binlerce sayfa yazılar yazılmıştır. Özellikle Selefi/Vahhabi camianın bu konulardaki aşırı hassasiyetleri herkesin malumudur.

Ama ne yazık ki yukarıda belirttiğimiz konular çokça konuşulduğu halde şehadet kelimesinin; hak ehli olmak, hakka şahitlik yapmak, adaleti savunmak, haksızlıktan ve hakikate ters her şeyden beri olmak ve benzeri anlamlarından hiçbirisi Kelime-i Şehadet/Kelime-i Tevhitle ilişkili olarak konuşulup tartışılmamıştır.

Maalesef nazar boncuğunun bu bağlamda sahip olduğu kıymete yukarıda belirttiğimiz konular sahip olmamıştır. Bu bağlamda hiç konuşulmamasının bizlere pek çok hassasiyetleri de unutturduğunu düşünüyorum. Belki de tarihsel süreç içinde saltanat rejimlerinin bilinçli bir saptırmasıyla bu algı biçimi yaygınlaştırılıp neye şahit olmamız gerektiği unutturuldu... Zira hiçbir saltanat rejimi, baskı rejimi, hiçbir faşizm, hakka, hakikate şahitliği istemez, hoş görmez. Çünkü her türlü faşizmin, baskı ve saltanatın, zalim yönetimin hakikat, hakikate saygı, hakikate uygun davranma diye bir derdi olamaz.

Kelime-i Şahadeti yani Kelime-i Tevhidi öncelikle şöyle anlamak gerekiyor; ben varlık alemindeki en büyük hakikate , yani gerçekliğe şahitlik ediyorum ve bu hakikati kabul ediyorum  demektir. Çünkü ;varlık aleminde Allah’ın ilahlığından, O’nun yaratıcılığından O’ndan başka hiçbir ilah olmadığından daha büyük bir hakikat/gerçeklik yoktur. Zira bütün varlık alemi varlığını Allah’a borçludur. Allah’ın esma ve sıfatlarına borçludur.” Ben buna inandım, bunu kabul ediyorum, buna şahidim demektir; Kelime i Şehadet”. Aynı zamanda Kelime-i Tevhittir. Çünkü bu konuda Allah’ın ilahlığı tek ve biriciktir ve bütün mevcudat varlığını bir ve tek olan o yegâne ilaha/Allah’a borçludur. Bütün mahlukatın tek yaratanı o olduğu içindir.

Bunu kabul ettikten sonra; bunun nasıl anlaşılması gerektiğini, günlük hayatta nasıl pratize edileceğini Hazreti Peygamberin Aleyhisselam örnekliği, yaşantısı, sünneti ile ortaya konulmuştur. Bu hakikati Kelime-i şahadeti benimsemek demek İslam dairesine girmek demektir. Bu daire artık hakikatin dairesidir. Bu dairenin bütün sınırları hakikat ile çizilmiştir.Bu sınırların hakikate ters hiçbir söz ya da davranışla zorlanmasına, sınırların belirsizleştirilmesine asla izin yoktur.  Bu hakikati benimsemek demek, artık benim safım hakikatin hak ehlinin, hakikat ehlinin safıdır. Artık yalan söyleyemem, ikiyüzlü olamam, hırsızlık yapamam, kimseye haksızlık edemem, kimseye adaletsiz davranamam, kul hakkı yiyemem...

Kelime-i Şehadetten sonra, artık benim safım hakikate çok saygı duyanların, hakikatin yanında olanların, hakkı savunanların safıdır.

Yalan söylemenin postmodern hali olan algı yönetiminden tutun da her türlü takiyyeye, siyaseten ya da maslahaten yalan söylemeye kadar her şey yasaktır.

Hırsızlığın postmodern hali olan yolsuzluk, ihalede yandaşı gözetme, ayrımcılık yapma, belgede sahtecilik, hayali ihracat vs. ile para kazanma da hakikate ters olması sebebiyle Kelime-i Şehadete ters olur.

Hükümetin Şeyh-ul İslamlığını yapan bir hocamız yukarda saydıklarımıza hırsızlık diyemese de bu düşüncesini günümüz dünyasını tanımamasına veriyoruz. Keşke hocamız; modern devlet yapılanmasının ve iktidarın asıl işlevinin fakirden alıp zengine aktarmak olduğunu, küresel şirketlerin çıkarlarının korunması olduğunu bilseydi, keşke bilseydi...

İslam adına konuşacak olan hocalarımız, âlimlerimiz dini bildiği kadar yaşaması da elzemdir. Bilip yaşamakla beraber günümüz dünyasındaki uygulamaları ve bu dünyadaki ekonomik, siyasal ilişkileri, bunun sistemini, soygun düzenini de bilmesi gerekiyor. Hocalarımızın, alim ve entellektüellerimizin sultanın sofrasında oturması bir diğer büyük yanlışları...

 İmam-Azam hazretleri “sultanın sofrasında oturanın fetvasına itibari edilmez” buyuruyor. İmam ebu Hanifeyi gerçekten büyük yapan pek çok sebep var. Hocalarımızın bu ve benzeri konulardaki yanlışları inşallah sadece bilmedikleri içindir. Bildiği halde sessiz kalma, ya da Ahkâm- şeriyi eğip-bükme, ya da maslahat adına basıp çiğneme ihtimalini düşünmek bile istemeyiz.

Mesela kâğıt fabrikaları veya diğer KİT leri önce zarar ettirip, sonra yok pahasına yandaşı veya ortağına satıp özelleştirmeyi, arkasından yandaşı ithalatçı firmaları kağıt ithalatıyla zengin etmeyi neyle izah edeceğiz? Halkın soyulması, yolsuzluk, haksızlıkla mı izah edeceğiz, yoksa liberal ekonomik model ve AB kriterleri mi?

Veya geleneğimizde pek çok yanlışı meşrulaştırma olarak kötüye kullanılmış “içtihat hatası” ile mi?

Allah belasını versin; liberal ekonomik modelinizin de, AB kriterlerinizin de batıcı rejiminizin de.

Bir top A4 kağıt üç yılda on katına çıkmışsa kullandığımız, elektrik bir yılda dört katına çıkmışsa Allah belasını versin sizin özelleştirmelerinizin. Aradaki korkunç fark kimin cebine gidiyor bunu sormayalım mı?

Onlar istiyorlar ki bireysel ibadetleri, güzel sesle Kur’an okumayı, namaz kılmayı, abdestin menduplarını, namaz kılarken takke kullanmayı, oruç tutmayı, dinin sadece şekli bireysel ibadet boyutunu konuşalım. İslamın; hayatın bütününü ,bütün alanlarını kuşatıcı olduğunu bilmiyorlar mı?

Dinin, sosyal siyasi, ekonomik alanlarını  başkasına tahsis eden parçacı yaklaşımın, aslında ilahlığın bir kısmını Allah’tan başkasında görmek demek olduğunu bilmiyorlar mı?

Kuran okumada, oruçta, namazda Allah’ın ilahlığına inanıp ; sosyal, siyasi, ekonomik alanda ise batı, laiklik, liberalizm, devlet putu, Kemalizm, rantcılık, adam kayırmacılık, ihalede yolsuzluk, itibar hırsızlığı, ve benzeri vesilelerle ilahlığın bir kısmını Allah’tan başkasının ilah olmasını mı benimseyip kabul edelim?Müslüman olmak; bir dönem daha iktidarda kalmak için satılacak her ne varsa, din dahil satmak mı? Bu mu Müslüman olmak?

Sahi “dünya hayatı sizi aldatmasın, Aldatıcılar da onları Allah ile aldatmasın” ayeti kerimesini nasıl anlayacağız?

Dine açıktan düşmanlık yapanlar açıkça ortadalar. Bunları konuşmaya bile gerek duymuyoruz. Şimdiye dek her zaman konuştuk.

Peki ya BOP Projesi, BOP eş Başkanlığı, “ılımlı İslam”, Yeşil kuşak projesi ne ifade ediyor? Bunlar Müslümanların gündeminde yeterince konu edildi mi? Bu konular paranoya mı, komplo teorisi mi? Yoksa emperyalist  amaçların adım adım uygulandığı politikalar mı? Irak ve Suriye’nin parçalanması da dahil olmak üzere Siyonist politikalara ortak olarak yapılan hizmetler neler?

Kısaca bir kez daha tekrar edelim; devlet solun güçlü olduğu dönemde sol muhalefeti, sosyal demokratlar eliyle solu terbiye etmek için merkeze çekti. 1980 li yıllardan itibaren güçlü olan ve devrim yapma potansiyeli olan (ya da bu potansiyel var korkusuyla) İslami muhalefeti de muhafazakar demokratlar eliyle merkeze çekip bitirdi. Bunun anlaşılmayacak nesi var? 80 yıldır CHP’nin, Kemalizmin, batıcı laiklerin zulmünden bıkmış yaşlı ve orta yaşlı milletimizin fertlerinin dine sarılır gibi ak partiye sarılması anlaşılabilir bir şey. Ak partiye böyle sarılan insanlar için, kamuda sakal veya başörtüsü pek çok şey ifade edebilir. Ya da yandaşlara, iş adamlarına verilen ballı ihalelerin diyeti olarak yaptırılan güzel görünümlü saltanat camileri çok şey ifade edebilir... Ancak şunun da anlaşılması lazım; din ve Müslümanları temsil edenlere bakarak “din böyle ise ben bu dinden beriyim” deyip başını açanlar olduğu gibi , İslami görünümünden utanan  Müslümanlar ,deist ya da ateist olan bir gençlik de var bu ülkede... Bunun da anlaşılması lazım.

Gençlik döneminde adalet duygusunun ne kadar gelişmiş olduğu Hz. Ömer’in gençlere danışma uygulamasına bakılabilir. Ya da psikologlara sorulabilir.

Gençliğin, (aslında tüm insanların) vicdanının  bir köşesinde az  ya da çok yeri olan adalet ve hakkaniyet duygusunu siz görmezden gelirseniz, gençlik de sizi görmezden gelir. Konunun tam da burasında , bu bağlamda gençliğin psikolojisini anlayıp “onlara hitap eden bir dil bulmamız gerektiğini” devamlı hatırlatan Görmez hocaya da selam yolluyoruz.

Bu bağlamda şunun anlaşılması gerekiyor; bir davaya/dine en büyük zararı o davanın/dinin kötü temsil edilmesi verir. Bunun tersi de doğrudur. Bir davanın kitlelere ulaşmasına benimsenmesine en büyük en güzel faydayı verecek olan güzel örneklik, güzel davranışlardır. Güzel laflar değil.

Uzakdoğu’da İslam’ın nasıl yayıldığına dair anlatılan olayları/ahlaki örnekleri  burada hatırlamak lazım.

Hazreti Ömer’in-ra- Mısır’ın  fethinden sonra tayin ettiği valinin, bir gariban esnafı haksız yere dövdüğü haberi Hz. Ömer’e ulaşınca, derhal Mısır’a haber yollayıp, valinin de aynı şekilde çarşıda, halkın önünde dövülmesini emreder. Olayın neticeleri çok ilginçtir. O güne kadar Mısır halkından hiç kimse İslam’a girmemiştir. Ama o günden sonra topluluklar halinde İslam’a girmeye başlarlar. Mısır’ın Müslümanlaşması bu olayla başlamıştır. Adalet ve hakkaniyeti gözetmek , hukukun amir hükmünü kimseyi kayırmadan uygulamak, hepsi bu.

Tunceli Ovacık eski belde belediye başkanının (şimdilerde Tunceli Büyükşehir belediye başkanı) Mehmet Fatih Maçoğlu’nun yaptığı uygulamaları adil olan herkes övgüyle anlatmıyor mu? İktidar ihalede şeffaflığı sağlasaydı, adam kayırmasaydı, tayin ve atamalarda eş-dost, tanıdık, yandaş, partizanlığı değil de liyakatı esas alsaydı; bugün yaşadığımız utanç durumunu mu yaşardık, yoksa sokakta başımız dik, göğsümüzü gererek mi yürürdük?

Yoksa tüm bunlardan utanç duymayalım, Müslüman olarak yüzümüz kızarmasın mı?

Bunları söylerken karşı cephedeki; siz ne yaparsanız yapın en güzel işler için bile eleştiriler yapabilen, kin, buğz ve düşmanlık temel karakteri olmuş katı CHP’li, Kemalist, batıcı, laikleri de yok saymıyoruz.

Tabii iktidar eleştirilerimize bizim mahalleden bazıları; “siz de bu rejimde, iktidardan Hazreti Ömer’in adaletini bekliyorsunuz” şeklinde karşı çıkıyorlar. Bu cümle” laf ola beri gele” kabilinden tam bir safsata örneğidir. Müslüman sıfatıyla halkın önüne çıkanlardan Müslümanca davranmasını beklemek hakkımız olan normal bir beklenti değil mi? Hazreti Ömer’in adaletini uygulayamıyorlarsa Emevi Saltanatının zülüm, yağma, kavmini kollama, kamu malını çalma, yandaşına peşkeş çekme ve benzeri zalimlikleri de yapmasınlar. Hz. Ömer’in adaletini uygulayamayana fesat, yolsuzluk ve haramları işlemek, AB adı altında uygulamaya konan her türlü fücur meşru mu oluyor?

Aslında “Hz. Ömer’in adaletini bekleyemezsiniz” cümlesi zımnen yapılan zulümlere bir nevi meşruiyet kılıfı da oluyor.

Raşel Cori’nin “zülüm bizdense ben bizden değilim” cümlesini,

Hazreti Ömer’in “adalet mülkün temelidir” cümlesini,

Aliya İzzetbegoviç‘in “düşmanımıza bile adalet borçluyuz” cümlesini,

İtalyanların yaptığı zülüm ve eziyetlerin aynısını onlara yapmak isteyen komutanına,” bizim öğretmenimiz onlar değil” diyen Ömer muhtarın cümlesini hiç duymadınız mı?

Bunları ezbere tekrar etmek ne ifade ediyor acaba? Ayetleri, ilkeleri ezberden ya da teypten okumak ne ifade ediyor? Güzel sesli okunan Kur’an‘dan geriye İkbal’in dediği gibi “hafızın güzel sesinden başka ne kalıyor?” Okunan Kur’an gırtlaktan aşağı inmeyince neye yarar? Müşriklerin putlarına sarılmalarının asıl sebebi Mekke‘deki zengin kabile şeflerinin çıkar ve sömürülerinin devamı değil miydi? Ak Parti iktidarında bunlar unutuldu mu?

Bırakın erdem sahibi Müslüman hassasiyetini Hılf-ul Fudul’da bulunan müşrikler kadar bile adalet, hakkaniyet, zulmün karşısında durma duygusu da mı kalmadı?

Hazreti peygamber ilk tebliğinden itibaren çıkarcılık, adaletsizlik, kölelik, haksızlık, garibanın ezilmesine ve hakikate ters olan her şeye karşı çıkmadı mı?

“…Bütün faizler kaldırılmıştır. Önce kendi akrabamdan filancanın…”İlk günden itibaren ekonomik sisteme, sömürüye karşı savaşan Peygamber aleyhisselam diyor bunu.

“Bütün asabiyetler ayağımın altındadır...” Her türlü tarafgirlik, kayırmacılık, torpil, partizanlık ve sair olmayacak.

“Öfkelenme” diyen de aynı peygamberdir. Zira öfke ile hareket eden insan, aklı-selimle hareket edemez, adil olamaz.

“Emanetler ehline verilecek.” Kâbe ile ilgili görülen hizmetler, bugüne kadar kimler yapıyorsa onlar devam ettirecek. Yani görevlendirmede yandaş ve partizanı  kayırma değil, görev ehline tevdi edilecek.

“Kızım Fatıma da hırsızlık yapsa elini keserim” diyen bir Peygamber. Hukuk herkese eşit ve adil uygulanacak. Sadece garibanlara uygulanıp bizim partiden olanlara göz yumulmayacak vs. vs. vs.

Bunları mı örnek alacağız yoksa para mal uğruna insanların İslam’a girmelerini bile istemeyen Emevi uygulamalarını mı? Cizye gelirleri zekâttan daha yüksek olduğu için böyle bir zillet durumu uygulanmış; tarihimizde…

Ömer bin Abdülaziz’in geldiği makama; babadan oğula geçen saltanat yöntemiyle geldiği için istifasını mı örnek alacağız, yoksa bir dönem daha iktidarda kalmak için feda edilmeyecek, satılmayacak hiçbir değer tanımayanları mı...?

Vesselamu  ala men ittebe al Hüda.

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Ahmet Hakan Çakıcı | 18.05.2023 17:13
Halkın kendi kendini yönetmesi olarak formüle edilen demokrasilerde gerçekte halkın sadece SEÇİMLERDE konuşma hakkı vardır. Ancak bu hak, seçim zamanlarında da öyle kolay kullanılabilen bir HAK değildir. Çünkü bireyin kendi desteklemediği bir siyasi yapı içinde konuşması HAİNLİKLE suçlanmayı getirecektir. Oy verdiği, ümidini beslediği, destek olduğu siyasi yapılanma içinde SEÇİM ZAMANI beklentilerini, ümitlerini, hayal kırıklıklarını, eleştirilerini dile getirmesi ise DAVAYA ihanetle, savunduğu siyasi yapıya zarar vermekle suçlanmasına neden olur. Yani demokrasilerde konuşmasına izin verilen TEK an, gerçekte halktan EN ÇOK susması beklenen andır. O halde, Gayatri Spivak ablamın sorduğu "Madun konuşabilir mi?" sorusuna şöyle cevap verilebilir: Normal zamanlarda konuşamaz. (Aslında sürekli konuşuyordur ama onu dinleyen kulak yoktur.) Seçim zamanlarında ise özellikle konuşmaması gerekir. Spivak Ablam harika yakalamış. Bu yazının kenarına eklemek istedim
Ahmet Kara | 16.05.2023 12:10
Bu arkadaş sırf muhalefet olsun diye yazılar yazıyor. Yazabilir.Ancak dilinin altındaki baklayı çıkarsın. Desinki ben şiayı savunuyorum. İran bu hükümete muhalif olduğu için bende muhalifim. Türkiye'deki İslami anlayış emevi geleneğidir. Şia karşı olduğu için bende karşıyım. Akparti CHP zıtlaşmasında ben CHP ve saadetliyiim diyor. Bilmem anlatabildim mi?
Omer ucarsu | 14.05.2023 16:34
Allah razı olsun senden kardeşimikazlarin icin.