metrika yandex
  • $32.14
  • 34.88
  • GA17500

Haberler / Dosya Haber

Demokrasi ile Adaleti Sağlamak Mümkün Mü? / Ömer Faruk Altuntaş

13.05.2023

 

En basit ifadesiyle toplumu yönetmek istiyorsanız bir yönetişim biçimine ihtiyacınız var. Bu çağın en popüler yönetişim biçimi demokrasidir. Her ne kadar demokrasi; Atina pratiğine ve köken itibarıyla Yunan düşüncesine ait olsa da günümüz itibarıyla yaygın bir yönetim şeklidir.

Yönetişimden insanlığın temel beklentisi adalettir. Birebir ilişkimizde aradığımız adalet halkasını, toplumu da saran bir halka olsun diye tahayyül ederiz. Bazen kısmen gerçekleşse de bu hülyamıza çoğunlukla ulaşamayız. İnsanlığın asırlardır karşılık bulmamış adalet hayali zihnimizin ideoloji çöplüğünde umutsuz yığınlara dönüşmüştür. Ama yine de insanlık bu hayalden vazgeçmemiş aramaya devam etmiştir.
Ömer Faruk Altuntaş

Bu arayış; yeni pratiklerin yeni düşüncelerin, yine yeniden hayal kırıklıklarının kapısını aralamıştır. Mikro alemi; yani kendini çözemeyen insan, makro alemi; yani toplumu ve çevreyi de çözememiştir. Peki bu yazının amacı bunu çözüme ulaştırmak mı? Tabii ki hayır! Böyle bir iddia hem ütopik hem de konuştuğumuz konuya hizmet eden bir yaklaşım olmaz. Çünkü inancımızda insanı yapanı/yaratanı mutlak anlamda çözümleyemeyeceğimiz gibi O’nun yarattığını da mutlak anlamda çözümleme iddiası boş bir iddia olur.

Biraz açalım, insan denilen kompleks varlık yalnız fizik bedeni ile değil belki ondan binlerce kat fazla kompleks bir düşünce sistemine/psikolojiye sahiptir. Bunu çözümleyebildiğiniz oranda anlar, anladığınız oranda mikro alemden makro aleme -iyi niyetli iseniz- adil çözüm sürecine doğru yürürsünüz. İyi niyetli iseniz, yani yalnızca adil bir çözümden yanaysanız …

Gördüğünüz gibi, İşin hemen başında işleri temelden değiştirecek bir etken çıktı ortaya; “iyi niyet”. Kur’an buna “salim kalp” diyor. Humanizm, buna insanı merkeze almak diyor. Komunizm, toplumu merkeze almak diyor, liberalizm ise insanı oluruna bırakmak (serbestiyet) diyor. Herkesin iyi niyetten anladığı bile çok çok farklıysa ulaştıkları “adalet” anlayışı da kendilerine göre farklı olacaktır.

Adalet; klasik tanımıyla bir şeyi hakettiği yere oturtmak, karşıtı zulüm ise o şeyi yerinden etmektir. Bir ideolojiye göre adil olan şeyler, diğer ideolojiye göre zulüm ise tercih edilen yönetim biçimleri de farklıdır. Bireyi topluma feda eden komunizm ile toplumu bireye feda eden liberalizmin aynı adalet tanımında buluşmaları oldukça zordur.

Buna mukabil; tanımlardan adil bir yönetim biçimine gitmektense sonuçlardan adil yönetimleri tespit etmek daha kolay olsa gerek. Komunizm, hilafet, krallık, padişahlık, faşizm, sosyalizm vs. hangisi adalet yani insanlık için huzur üretmiştir?  

Sovyetler, Küba, K.Kore, Çin tecrübesi bir kenarda, AB ve ABD tecrübesi bir yanda, İran, Sudan, Suudi Arabistan tecrübesi de diğer yanda… Hangisi adalet üretti, hangisinde toplum ve onu oluşturan bireyler haklarına ulaştı? Bunlara cevap verebilmek için toplumlar üzerine mutluluk anketleri yapılıyor, saha araştırmaları yapılıyor yani sonuçlar değerlendiriliyor. Bu yapılan değerlendirmelerde AB ve ABD’nin sunduğu demokrasi tecrübesinin yaşandığı ülkelerin, görece daha mutlu sonuçlar verdiği görünüyor. Ancak bu mutluluğu küresel bağlamda ele aldığınızda kuzuları yiyerek semiren bir kurdun mutluluğu karşısında küresel bir mutsuzluk görüyoruz.

Öyleyse küresel köye dönüşen dünyamızda bir ülkenin mutluluğu “birleşik kaplar teorisine” göre diğer ülkelere ulaşmıyorsa toplamda insanlığın mutluluğundan bahsetmemiz mümkün değildir. Bir sokakta herkes fakir bunun yanında onları sömüren bir tane zengin komşu varsa er geç onun da zenginliğini koruması ve huzurunun devam etmesi mümkün olmayacaktır. Nitekim gelişen sofistike silahlar; savaşı ve savaş araçlarını başka ülkeler üzerinde deneyip, kan ve gözyaşından para kazanan ülkeleri de vurur hale gelmiştir. 12 Eylül saldırıları bunun sembol örneklerindendir.

Bu bağlamda insanlığın ortak bir adalet anlayışına ulaşması mümkün müdür? Diye sormak lazım. Bu imkanı mümkin hale getirmenin araçları neler olabilir? Diyalog mu? Güç kullanımı mı? Teknolojik gelişmenin sağladığı kolaylaştırıcı iletişim ve etkileşim mi?

Bunları tek tek ele alıp halen tatmin edici cevaplara ulaşamayan akademyanın muazzam gayreti karşısında bu kısacık yazıda bütün cevapları bulma iddiasında değilim. Ancak kısaca ifade etmek gerekirse insanlık asgari müştereklerde barış yoluyla “medine vesikası” benzeri bir uzlaşmaya ulaşamazsa evrensel dolayısıyla yerel barışın da gerçekleşmesi pek mümkün gözükmüyor.

İddialı bir önerme olmasına rağmen benim kanaatim gelişen teknoloji ve interaktif iletişim yeteneğimiz, evrensel uzlaşmanın önemli adımlarından olacaktır. Gittikçe farklı değerleri tek tipleştiren teknoloji fırtınasının olumlu yanı insanları yalnızca kendi ülkelerinde değil diğer ülkelerde olan değişimlere de duyarlı hale getirmektedir.  Şimdiye kadar medya ve kültür endüstrisinin enstrümanlarıyla toplumları manipüle eden emperyal güçler kendi ürettikleri internet sayesinde bu etkiyi yavaş yavaş yitirecek, enformasyonun etkisiyle sıcak su ile soğuk suyun buluşması gibi toplumların ortak problemleri birbiriyle buluşup ortak çözümlere doğru evrilecektir.

Adalet

İşte bu noktada bir yönetim aracı olarak demokrasi nerede duracak, hangi çözümlerin üretilmesine aracılık edecek ya da çözümü zorlaştıracak? İnsanlık bir yandan enformasyon teknolojisi ile ortak kültürleşmeyi yaşarken diğer yandan ortak çözümler üretebilecek mi? Halkların tercihi demokrasi aracılığı ile ne kadar yönetime yansıyaşacak?

İslami yönetim biçimi olarak öngörülen hilafet de dahil insanların yürüttüğü yönetim biçiminde er geç insanın egosu yönetime karışmaktadır. Bunu çok doğal görmekle beraber, gücün kontrol edilmediği yönetim biçimlerinde, yönetenin yönetim süresi uzadıkça despotizme evrilmektedir. Bu da adaleti yaralayan en önemli etkendir. Öyle bir yönetim biçimi olmalı ki yönetenin egosunu hâkim kılan değil ortak aklın hakim olduğu bir mekanizmayı işletebilsin. Eğer bu sistem mutlak anlamda gerçekleşirse “mutlak” refaha, huzura ve mutluluğa ermiş olacağız. Ancak yazının girişinde de belirttiğim gibi bu bir hayaldir. Sebebi ise tabiatında “nakıs” olan insandır. Nakıs olandan kemalat beklemek ise ütopyadan başka bir şey değildir. Öyleyse hayallerimizden ve adalet isteğimizden vaz mı geçeceğiz? Tabiata dönüp baktığımızda eksiklerin mükemmel uyumunu görürüz. Eğer biz; “eksik insanlar” adalet düzleminde eksiklerimizi gideren mükemmel uyumu sağlayabilirsek beklediğimiz huzura erebiliriz. Ama öncelikle eksik olduğumuzu, birbirimize üstün olmadığımızı hasılı mikro alemde farkındalığın, makro alemde farkındalığa dönüştüğü ortak bir zemine ulaşmalıyız.

Bu süreç hayli zor ve karmaşık bir süreçtir ancak imkânsız değildir. Adem’in çocukları habil, kabil kavgasıyla başlayan insanlığın adalet macerası tekrar başa döndü; habilin hakka çağrısı mı kabilin egosu mu? Küreselleşen dünyada insanlık yeniden bunun cevabını verecek.

Bu aşamada demokrasi sadece bir enstrümandır. Aracı amaç olarak gördüğünüzde nasıl yanılırsanız demokrasi aracını bizatihi yargılamak ya da aklamak da aynı yanılgıya hizmet eder. Burada amacımız adalet, insanlığın tasarladığı yönetim biçimleri ise araçtır. Demokrasi de yönetim tasarımlarından sadece bir tanesidir ve zaten uygulamada tek çeşit bir demokrasiden de bahsedemeyiz. Bu arada şunu belirtmekte de fayda var, yaratıcının belirlediği adalet ilkeleri apaçık olmakla beraber insanlığa empoze ettiği bir yönetim biçimi yoktur. Yönetim biçimi yerine o yönetimin sahip olacağı amaçlar verilmiştir. Hz. Ali’ye nispet edilen bir sözde denildiği gibi; “devletin dini adalettir”.

Sonuç itibarıyla demokrasi veya başka bir yönetim biçimi otomatik olarak adalet üreten mekanizmalar değildir tam tersi insanlık tarafından tasarlanmış yönetim biçimleridir. İyi bir insanın elinde bıçak yemek yapan, insanı doyuran bir alet iken kötü bir insanın elinde vahşet saçan bir silaha dönüşebilir. Demokrasinin de bundan öte bir anlamı yoktur, vesselam!

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş