metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500
Kağıttan Turna

Otuz İki Kısım Tekmili Birden Toplumsal Eleştiri: Saatleri Ayarlama Enstitüsü

ESRA DURU
17.06.2026

ESRA DURU/Otuz İki Kısım Tekmili Birden Toplumsal Eleştiri: Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaleme aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, isabetli sosyolojik tespitleriyle Türk edebiyatının klasikleri arasındaki seçkin yerini hak ediyor. Üst metindeki hikâyenin zaten ilginç olmasının yanında hikâyenin sembolizmi metni büyütüyor; zamanın ötesine geçiriyor.

Roman, aynı zamanda anlatıcısı olan kahramanımız Hayri İrdal’ın çocukluğunu, ailesini, oturdukları mahalleyi, tahsil sürecini, Halit Ayarcı ile tanışmasının ardından bambaşka bir hal alan iş hayatını anlatırken Osmanlı’nın son dönemini, sembolik olarak “babasız” kalan toplumun savruluşunu, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yeni “baba” figürünün değerlerini sorgusuz sualsiz takip edişini; ilk kısmı zaman zaman çalışan, kendine ait bir işleyişi olan ayaklı büyük saat Mübarek’in, ikinci kısmı ise Halit Ayarcı’nın kurduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerinden tasvir ediyor.

Şimdi hayatta olsa okuma güçlüğü, dikkat dağınıklığı gibi bir teşhis alması muhtemel İrdal’ın çocukluğu, rehber bir ebeveynin yokluğu nedeniyle başıboş geçiyor. Aile evinin atadan kalma eşyaları arasında bulunan saati, tıpkı toplumsal meselelere yaklaşımlardaki gibi ev halkının bir kısmı “Mübarek” diye adlandırırken, İrdal’ın babası onu ailenin başına gelen bazı talihsizliklerin sorumlusu olarak gördüğü için “menhus” sıfatıyla anıyor. İrdal, belki bir meslek edinir diye bir dönem merak saldığı Mübarek sayesinde bir saatçi ustasının yanına çırak veriliyor. Anne babası tarafından hayata, iyiye, doğruya ilişkin bir pusula sağlanmayan kahramanımız, bir baba figürüne en yakın kişi olan ustasının zamana dair sözlerini, çalışma prensiplerini hiç unutmuyor; bu değerler aktif bir yönlendirici olarak hayatına rehberlik etmeseler de derinlerde bir yerde değerler sözlüğü niteliğini taşımaya devam ediyor.

Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi”

Tanpınar, Mübarek’in arızalı halini anlatırken ağırlaşan, aksayan, kendini yenileyemeyen devlet mekanizmasını da eleştiriyor. “Yıkalım yenisini yapalım” yaklaşımı yerine çalışmayan yerlerin bulunup tamir edilmesi halinde eskisi gibi çalışma umudu bulunan Mübarek, ehil ellere geçmediği için hiç tamir edilemiyor. İrdal’ın saatçi çıraklığı Mübarek’i işlevselliğine döndüremiyor. Mübarek yavaş yavaş evin tavan arasındaki tozlu terk edilmişliğine mahkum olurken alarm zamanlarında şarkı, türkü çalan yeni bir saat onun yerini alıyor.

Yetişkin İrdal’ın hayatında birkaç evre görüyoruz. Bunlardan biri ilk eşi Emine ile yaptığı evlilik ki aslında doğruya, güzele dair hayatında kalan şeylerin kaynağı ustasından sonra bu evlilik. Bu dönem himayesine girdikleri Abdüsselam Efendi ile ilişkisi, İrdal’ın bireysel sınırlarını korumayı bir türlü öğrenemediği bir çerçevede gerçekleşiyor. Eşi Emine’ye, evliliklerine bakışı İrdal’ın bir ebeveyne duyduğu ihtiyacı tekrar gözler önüne sererken bu evlilikten doğan kızı Zehra, hayatının ileri safhalarında onun için doğrunun, sağduyunun bir temsili oluyor. Kahve avanesiyle (define ekibi) tanışması, Emine’nin ve çocukların varlığına rağmen bir iş güç sahibi olup bunu sürdürmek yerine onlarla takılmaya başlaması İrdal’ı yeni bir çıkmaza sokuyor.

Tanpınar, define arama yolculuğuna yaklaşımında Osmanlı’nın son dönemi üzerinden geçmişin maddi manevi hazinelerinin yağmalanmasına büyüteç tutuyor. Zaten yıkıldığını/yıkılacağını düşündüğü için bir pay kapma telaşıyla tarihi türbenin parmaklığını çalıp satması böyle bir davranış olarak İrdal’ın kişisel tarihindeki yerini alıyor. Parmaklığı çalınan türbenin tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki gibi yağmalanması ve sonrasında harap olması hızlanıyor ve yaptığımız küçük seçimlerin büyük sonuçları açısından bizi düşündürüyor.

Bu sıralarda Hayri İrdal’ın hayatına dahil olan Doktor Ramiz, Avrupa’da ortaya çıkan Psikanaliz akımının Türkiye’deki temsilcisi. Tam dönemin ruhuna uygun şekilde her şeyi Psikanalizle açıklamaya çalışan Doktorun bu alışkanlığı, kendi bildiklerinden başka doğrular olduğuna inanmayan insanları hatırlatıyor. Psikanalizin tek kurtuluş yöntemi olduğunu düşünen Dr. Ramiz, ülkeye dönüşte bu yöntemi tatbik edecek bir göreve getirilmediği için küsüyor. Tanpınar, burada İrdal’ın ağzından toplumun bir kesiminin hayattaki duruşunu anlayabilmemiz için benzersiz tespitler sunuyor: “Hiçbir şeyin üzerinde duramayan ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği, cemiyet içinde bir yeri olduğu halde kendisini biçare, her hakkı yenmiş, gelecek için ümitsiz sanıyordu. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı, bir gayri memnun zannettiği için sevmiş, himayesine almıştı.

Toplumun uçlarda yaşayıp toplumsal tarihinden tecrübeler edinmemesine dikkat çeken Tanpınar, baş döndürücü bir hızla gerçekleştirilen inkılaplara dair eleştirilere de yer veriyor. Yazar, İrdal’ın ağzından eşi Pakize’nin evde kendisine ait hiçbir kıyafet bırakmaması yüzünden giyecek bir şey bulamayınca ilişkilerinden hoşnut olmadığı bir tanıdığın kıyafetlerini giymeye başladığını aktarırken başkalarının kıyafetini giymeye başlayan insanın, onun karakterine büründüğünü belirterek, “İlmi zihniyet gibi tabirlerle konuşmaya, kendi isteksizliğime ‘zaruret’, ‘imkansızlık’ gibi adlar koymaya, şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmaya, ciddiliğinden kendim de ürktüğüm hükümler vermeye başladım” diyor.

Kitabın en önemli karakterlerinden Halit Ayarcı ise girişimci ruhuyla tam bir tüccar. İrdal’ın hiçbir konudaki bilgisi, becerisi onu hiçbir alanda yetkin kılmaya yetmediği halde yaşadığı devirde sadece aklı başında, düzgün bir cümle kurabiliyor oluşu bile insanlar arasında belli bir saygıyı hak etmesini sağlıyor. Bu da onu Halit Ayarcı’nın hedefi ve aracı haline getiriyor. Tanpınar, uygun ambalajla her şeyi pazarlayabilecek olan Ayarcı’nın birçok suçlunun yaptıklarının suç olduğunu bilmesine rağmen suça devam etmesi çelişkisini bize şu cümlelerle anlatıyor: “Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma, bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.” Romanda genel olarak “kötü” sıfatıyla tanımlayabileceğimiz Ayarcı’nın yanında İrdal’ın tabiat itibarıyla iyi olduğunu söyleyebilirsek de yaptığı kötü seçimler ve o kötü seçimlerin sürekliliği, kötü insanlarla birlikteliği bizi onun iyiliğine dair şüpheye sürüklüyor. Bu gidişatında oğlu Ahmet hariç bütün dost, akraba çevresi de onunla birlikte düşüyor.

Şubeleri, müdürlükleri, memurları ile ciddi bir kurummuş gibi görünen Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugünkü birçok dolandırıcılık sistemini işaret etmesi bakımından Tanpınar’ın dehasını gösteriyor. Enstitü, pek çok devlet insanını ideolojik zaaflarından avlayan Erke Dönergecini, Başbakanlığın örtülü ödeneğini dolandıran Titanı, birçok ev kadınını sistemlerine üye yaparak sömüren zincir satış şirketlerini, büyü, muska gibi hurafeleri kullanarak insanları korkuyla esir alan, dini istismar eden kötülük organizasyonlarını hatırlatıyor. Tanpınar, toplumun kamu kaynakları söz konusu olduğunda yağmaya ses çıkartmamasını da açıkça eleştiriyor. Ülkenin dış politikadaki eksen arayışları, hikâyeye bir şekilde dahil olan aslında Afrika’ya ait bir müzik aletiyken Amerikalılar tarafından benimsenip Amerikan Country müziğinin bir çalgısıymış gibi takdim edilen Banjo üzerinden hicvediliyor.

İşin acı tarafı; bu kitabın 70 yıl sonra hala toplumsal bir perspektif sunuyor olmasına rağmen az okunmasının yanında böyle ufku olan mahir bir yazarın kendi güvenliği için kitaba birtakım sigortalar yerleştirmiş olması. Dönemin devrimci ama devrimleri sorgulatmayan yaklaşımı nedeniyle Tanpınar, kitabın konusunun bir delinin saçmalamaları olarak değerlendirilebilmesine yetecek delilleri romana serpiştirirken tedbir olarak da yayınlanmayan bir sonuç bölümü kaleme alıyor. Romanın yayımından bir yıl sonra vefat etmesi de hayatın bir ironisi olsa gerek.

Meraklısı için kitaptan alıntılar:

Saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılaplar yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna yani az çok siyasi şekline rastlamak gayet tabiidir. Bu siyasi akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde, ‘Benim düşüncem şudur’ diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır. İşte bu gizlenmelerin, mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.”

“… Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş, büyümüş şahsi, nevi kendine mahsus şeylerdir. Kul kusursuz olmaz, sözü sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdür. Bu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımaya çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak, adeta pazar malıyla giyinmeye benzer.

Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?”

“ ‘Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti…’ derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: ‘İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!’ Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: ‘Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!’ “

Salah, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”

Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”

Yazarımızın başka yazı ve hikâyeleri için kişisel blogu: https://yagmurluikindiyazilari.blogspot.com

Esra Özer Duru, 16 Haziran 2026, Ankara.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş