Filistinde Çiğnene İnsanlık / Roberta de Montıcelli / Lejand Kitap, 98
“Modern siyasi yaşamımızın zorlu okulunda öğrendiğimiz şey, insan uygarlığının hiç de bir zamanlar sandığımız gibi sağlam temellere oturmuş bir şey olmadığı gerçeğidir. […] Bilimimiz, şiirimiz, sanatımız ve dinimiz çok daha eski ve derinlere uzanan bir katmanın üzerine sürülmüş ince ve üstün nitelikli bir ciladan ibarettir. Kültürel dünyamızı ve toplumsal düzenimizi temellerinden sarsabilecek şiddetli alt-üst oluşlara her zaman hazırlıklı olmalıyız.” (Ernst Cassirer, Devlet Miti, 1945)
Üstelik bu kitap, ne bir instant-book (güncel olaylara hızlı tepki veren kitap), ne de bir broşür (pamflet) olma iddiası taşıyordu; üç dinin de Musa’nın Tabletleri’ne ilahi bir köken atfettiği topraklarda yapılan tanıklık yolculuğu sırasında doğmuş bir felsefe denemesiydi. Bugün bu topraklar üzerinde, Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) nihai kararı beklenmektedir. Bu karar, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Gazze’deki katliam ve kuşatmaya ilişkin olarak yönelttiği soykırım suçlamasına ilişkindir. Tüm dünya, 11 Ocak’ta Güney Afrikalı hukukçuların etkileyici iddianamesini, 12 Ocak’ta ise İsrail heyetinin savunma konuşmalarını nefesini tutarak izledi. 26 Ocak 2024’te Mahkeme, suçlamanın “temelsiz olmadığını” ve “göz ardı edilemeyeceğini” karara bağladı. (s. 13)
Ve düşünüyordum ki, vahşi şiddet ile yasalara bağlı kurumsal şiddet arasındaki farkın silinmesi, her savaş öncesi zihinsel durumun temelini oluşturuyor. Savaş, uygar yaşamın sadece karşıtı değil; aynı zamanda onun bastırılmış ve hatırlanmak istenmeyen temeli gibi duruyor. UNESCO Anayasası’nın (1945) giriş kısmını şimdi daha iyi anladığımı hissediyorum: “(...) nasıl ki savaşlar insan aklında doğuyorsa, barışın savunusu da insan aklına yerleştirilmelidir.”
Şair Archibald MacLeish bu formülü rastlantıyla bulmamıştır elbette. Bu sözler, klasiklerin göz kamaştırıcı açıklığını andırıyor: İlk bakışta zararsız gibi görünse de her seferinde kendimizi bir uçurumun kenarında bulduğumuzda keskin bir ışık bıçağına dönüşüyor. Orantısız şiddet, “değerlerimizin korunması” adına meşru görülmeye başlandı. Bu, ciddi bir çelişkidir; çünkü “değerler” sadece bize değil, tüm insanlığa ait olmalıdır. Ne var ki bu değerler, bir yandan savunulurken, diğer yandan katliamlar sürdürülüyor. Bu korkunç çelişki, gerçeğin, dilin ve vicdanın her katmanında kendini gösteriyor. Kamuoyu, neredeyse Orwell’in karanlık dünyasına benzer şekilde, savaşın barış, özgürlüğün kölelik, cehaletin ise güç sayıldığı bir algı evrenine çekiliyor. Bunun pek çok örneği var. Mesela büyük bir İtalyan gazetesi, BM Genel Sekreteri’nin açıklamalarını “abartılı” olarak nitelendirebiliyor ve eleştiri görmüyor. İsrail’in Filistin’deki eylemleri, bazı hukuk uzmanları tarafından “pürüzlü” gibi yumuşak terimlerle geçiştiriliyor. Gazeteciler, UAD’nin tanıdığı “soykırım” terimini sansürlemekten çekinmiyor. (s. 20-21)
Artık, o diğer hikâyeyi anlatmanın zamanı gelmişti – belki düşlerden beslenen; ama tamamen gerçek ve asla yalnızca bir ütopya olmayan bir hikâyeyi. Hayatın içinde, birçok insanın ruhunda sürüp giden ve bazen acının bilgisiyle beslenen olağanüstü filizlenmelere sahne olan bir hikâyeyi. Artık, sadece hukukun lafzını değil, onun ötesindeki “fazlasını” – yani ruhunu, nefesini, özünü – yeniden düşünme zamanıydı. Benim, Batı Şeria’daki askerî işgal rejiminin gündelik “normalitesi” içinde izini sürdüğüm tam da buydu. Bu iz beni, tarihsel Filistin’e zorla dayatılmış Tevrat kaynaklı yer adları aracılığıyla, hukukun evrensel simgesine, Musa’nın taş levhalarına kazınmış o ilk mite, o “ilahi” çekirdeğe götürdü. Ve evet, insana dair her şey gibi o da çelişkili ve muğlaktı. Ama tam da bu nedenle, her zaman yeniden çözümlenmeye, iyilik ile kötülüğün iç içe geçtiği yerlerden ayrıştırılmaya muhtaçtı. Çünkü – biraz Katari, biraz her filozof gibi olan o Yahudi genç kadının da yazdığı gibi – “Gerçek kötülük, iyilikle kötülüğün karışımında gizlidir.” (s. 38)
Ne kadar çok şeyi ortadan kaldırdık!
Kayıtsızlığın ya da yerleşik “ahlaki imgelerin” örtüsünü kaldırın ve gözlerinizle, dokunarak, hepimizin o kaldırma eylemiyle neyi görünmez kıldığını fark edin. Keyfiliğin, şiddetin, adaletsizliğin – açıkça ortada olan ve cezasız bırakılan bir kanunsuzluğun. Ama aynı zamanda, dört kuşaktır yaşayan Filistinlileri ve azınlık içindeki bazı İsrailli Yahudileri, “Berlin’de de bir yargıç var” inancına, yani hakikatin bir gün hüküm süreceğine dair kırılgan; ama değerli umuda bağlayan o incecik ipliği de. (s. 44)
Bölümlerin Kısa Özeti
Bu giriş, kitabı günümüz konjonktürüne oturtmakta ve Gazze'de yaşanan trajedinin dünyaya neler gösterdiğine odaklanmaktadır. Sonraki üç bölüm, yukarıda bahsi geçen Caravaggio'nun ünlü tablosu gibi uygarlığımızı kendi arkaik temellerinin egemenliği ve tehdidi altında tutan, iyilik ve kötülük, hukuk ve şiddet yumağının iplerini ayıt etme ve çözme egzersizleridir. (Şu anda gerçekten onarılamaz, affedilemez, cehennemî olan şey şudur -ve henüz tamamen gerçekleşmemiş olmasını ummalı, dua etmeliyiz: İsrail'in bombardımanları altında Filistin'de katledilen 40 binden fazla sivilin yanı sıra, şiddet karşıtı ruhun, akla ve hukuka duyulan inancın da ölmüş olması. Eğer merhametle birlikte zarafet de yitip gitmişse...) (s. 50-51)
Elbette Yahudilerin bedeninde işlenen insanlık inkârının hatırasını kirletmek korkunç bir şey olurdu. Bu hatıra, herkes için bir bellek ve bir uyarıdır; tıpkı Primo Levi'nin sözlerinde olduğu gibi. Ne var ki bu sözler bile, tuhaf bir biçimde, yalnızca “bir tarafa” ait kılınmak istenmiş; Gazze'de sürmekte olan bitimsiz katliama ağlayarak bu sözleri alıntılayanlara başka ifadeler aramaları öğütlenmiştir. İşte o sözler: Anlamak imkânsızsa da bilmek gerekir; çünkü olanlar yeniden olabilir, vicdanlar bir kez daha baştan çıkarılabilir ve karartılabilir; bizimkiler bile.(s. 55)
Nablus, denildiğine göre, Oslo Anlaşmalarının iflasının simgesidir. Filistin'in en gelişmiş ekonomisine sahip olan bu şehir, burada icat edilen ve hâlâ zeytinyağıyla üretilen sabun zanaatıyla, Batı Şeria'nın kalkınmasına öncülük edebilirdi. Kudüs'e, Beyrut’a, Şam’a, Amman’a, Kahire'ye sadece bir saat mesafedeydi. Ancak duvar -ki yüzde 85'i İsrail ile Batı Şeria arasına değil, doğrudan Batı Şeria'nın içine inşa edilmiştir– bu ekonomiyi yerle bir etti. Denizi hiç görmemiş on yedi yaşındaki bir gençle yapılan röportaj, acı bir gerçeği ortaya koyuyor: Tek iş seçeneği, yerleşimci kolonilerin inşaatlarında çalışmak. Genç şöyle diyor: “Geleceğini değil, yıkımını inşa etmeye gidiyorsun.” (s. 58-59)
Nimet Paradoksu:
Aşırılık mı Yoksa Aşkınlık mı?
Tarihin korkunç ironisi şudur ki Samiriye'nin o tatlı, şiirsel ismi bugün burada, gaddar bir isgal rejimini meşrulaştırmak için kullanılan etno-dinsel bir simgeye dönüşmüş durumda. İsrailli yerleşimcilerin Filistin topraklarında sürdürdükleri ilerleyişi korumakta kararlı, acımasız ve sarsılmaz bir rejimin bahanesi hâline gelmiş.
Yehuda, Samarya ve Celile; bunlar bugün Batı Şeria'daki Filistinliler için açı ye travma yüklü isimler. Oysa bunlar bir zamanlar Saul, Davut ve Süleyman'ın efsanevi döneminin ardından parçalanan eski İsrail ve Yahuda krallıklarını ifade ediyordu: Kuzey ve Güney Krallıkları. (s. 64-65)
İnsanlık tarihinde bazı anlar vardır ki, trajedinin içinden bile medeniyetler doğmuştur. Teokratik ve hiyerarşik imparatorluklar, kutsal nitelikteki devletler, Hristiyani krallıklar, halifelikler ve Tanrı'nın adıyla kurulan başka siyasal biçimler...
Bu düzenler arasında farklar büyüktü: Bazıları ilahî hukuk ile dünyevî yasa arasında hiçbir ayrım tanımazken, Roma gibi bazıları Tanrı'nın kenti ile insanın kentini ayırt ederek doğmuştu. Sonrasında modern ulus-devletler geldi; Tanrı'nın adını bu kez “sivil din”in harcına katarak kendilerine meşruiyet inşa ettiler. (s. 71)
Asıl sorulması gereken şu:
Aşkınlık nedir?

Noli me tangere (Bana dokunma). Tanrısal olana el sürme. Onu iradene alet etme, adımı kendi çıkarların için kullanma. "Tanrı'nın adını boş yere anma" buyruğu, işte tam da bu sınırı çizer: aşkınlığın özüdür bu. Tanrı yalnızca bilinmeyen değil, baştan itibaren sahip olunamayan, kavranamayan ve kavramlarla kuşatılamayandır. Bu yüzden Yahudilik ve İslam, Tanrı'nın insan suretinde temsil edilmesini yasaklayarak, bu buyrukta Hristiyanlıktan bile daha derin bir sezgiyle hareket eder. "Boş yere" ifadesi sıradan bir vanitas değil, shavdır; yalan, kötü niyet, aldatma anlamına gelir. Tanrı'nın adı, şeytani bir hileyle dünyevi amaçlara alet edilemez. Bu ayetin içindeki yoğunlukta bir paradoksun tam kalbinde sezilen “zıtların birliği” saklıdır: Söylenmesi yasak bir ad için sunak inşa etmek; bu, yasağı ihlal etmek midir, yoksa onu en yüce biçimde onurlandırmak mı? (s, 72)
Geçtiğimiz yüzyılda, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından harap olmuş şehirlerden yükselen o ortak "bir daha asla" çığlığıyla birlikte, yeni bir din doğdu: insan haklarının evrenselliği dini. Siyaset -insan şehirlerinin barışçıl yönetimi- savaşın içinden değil, onu söndürmek için yeniden doğmamış mıydı? Savaş, siyasetin ne aracı ne de amacıydı; ama kesinlikle onun önkoşuluydu. Bu anlamda evet, diyebiliriz ki gerçek siyaset, savaşın başka araçlarla devamı değil; onu sona erdirmenin çabasıdır. (s,75)
Hocalarım bana şunu öğretmişti: Asil insan ayağına kurşun sıkmaz, özellikle de ahlaki şüpheciliği; yani vicdanın yalnızca (baba) efendinin içselleştirilmiş sesi olduğunu kabul eder etmez kendi sesini boğmaz. (s, 103)
Müezzinin sesi, zamanı ve mekânı aşan bir saat yaratıyordu: bir tını halindeki şimdi, binyılları kucaklayan, acının çarpılmış yüzünü okşayan, ona yeniden insanî bir şekil kazandıran bir an. O ezan bana, ana dilim kadar hatta daha çok, meleklerin dili gibi evrensel ve saydam bir dil gibi dost ve tanıdık gelmişti; akıl ya da merhamet kadar anlaşılır bir dildi. O hålin anahtarını aramaya devam ettim -o anın, o bütün uzaklık ve koşullulukların yok oluverdiği, genişlemiş ve durmuş bir zamanın– Augustinus'un tanımıyla ebediyete benzeyen o “Tanrı'nın bugünü”nün, o ilahi şimdi'nin sırrını. Ve o anda, Arapça da erişilmezliğini yitiriyor, âdeta "ruh ve hakikat içinde" çözülüyordu. O melodinin içimizi saran, tatlı ama avutulamaz hüznünün anahtarını da arıyordum. Döndüğümde kitaplarda ve anılarda bulduğum her şey, sanki bana doğru gelerek, orada hissettiklerimi öğretmeye, açıklamaya çalışıyordu... (s, 108-109)
1995 yılında, Oslo Anlaşmaları onuruna (!), her zamanki sistem -Filistinlilerin erişimine kapalı yollar, kontrol noktaları ve duvarlar- yine devreye girdi. Sonuç: Yahudi olmayan yerli halk için hareket ve özgürlük kısıtlamalarıyla, yerleşimin resmi sınırlarının tam sekiz katı büyüklüğünde bir alanın fiilen ele geçirilmesi (OCHA 2023 verileri). Ama asıl mesele, toprağa el koymanın yeni yöntemi. Sharon döneminde Osmanlı'dan kalma bir yasayı “yaratıcı” biçimde yeniden icat ederek geliştirilen bu sistem, sonradan gelen tüm yerleşimler için model oluşturdu. Daha çok duyacağız bu uygulamayı. Kur'an'ın isabetle belirttiği gibi: “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan" -ve elbette Müslüman da değildi- "zira Tevrat ve İncil ondan sonra indirildi” (Âl-i İmrân, 3:65). Pavlus ise İbrahim adına konuşarak “imanla gelenleri”, yasa hükümleriyle övünenlerden ayırır; yasa temelli olanlara “Yasa'nın lanetini” yöneltirken, İbrahim'e yapılan vaadin şu olduğunu hatırlatır: “Senin soyunda bütün milletler kutsanacaktır" (Gal 3:7-14) (s, 113-114)
İbrahim: Korkunç Tanrısal Gizem'in karanlığında vicdanın dramatik uyanışı. İyiliğin ve kötülüğün kaderi, aslında insan yaşamının, uygarlığın payesi. Ve ne büyük bir küfürdü bu anlaşmalara “İbrahim Anlaşmaları” adını vermek: 2020 yaz sonu ve sonbaharında, önce ABD, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn tarafından; ardından Sudan ve Fas tarafından imzalanan; Donald Trump tarafından “tarihî” olarak nitelendirilen ve Beyaz Saray çimlerinde kendi kendine kutladığı bir gösteriye dönüştürülen; Netanyahu'nun ise Mısır ve Ürdün'ü –tek bir Filistinli temsilci bile olmadan- törenlere davet ederek… (s. 116)
Ve ne yazık ki Yüksek Mahkeme, bu anlaşmalar sonrasında yerleşim alanı oluşturmak amacıyla –ki genellikle her şey bu şekilde başlar– sekiz Filistin köyünün yıkılmasına izin verdi. Bu anlaşmalar, İsrail'in fiilî ilhak politikasının uluslararası düzeyde kutsanması anlamına geldi ve Yeşil Hat'a dair kalan son sınırlamaların da buldozerlerle “gömülmesini” sağladı. Trump'ın, ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşıdığı biliniyor. Ancak anlaşmaların etkisi Doğu Kudüs'te de hissedildi: Müslüman mahallelerinde, Şeyh Cerrah'ta ve başka birçok bölgede aileler evlerinden çıkarıldı; bu süreç hâlâ sürüyor ve 7 Ekim sonrasında artık tamamen kontrolden çıkmış durumda. (s. 119)
Sezar'dım, Şimdi Justinyen'im

Bu arada, müezzinin okuduğu ezanda beni derinden etkileyen o yumuşak, melodik vahyin anlamını açıklamaya yarayan bir şey belirmişti: zamandan ve mekândan azade bir saatti bu; binyılları kucaklayan, kurtarıcı kadar teselli edilemez bir hüzünle sarıp sarmalayan tınısal bir şimdi. Sanki o ezan sesi, tarihin yüzyıllardır dönüp durduğu, ama insanca ulaşılan o zirveyi bana açığa vuruyordu: hepsi, her şeyin başladığı o kadim Şekem'den yükselen dikey bir çizgi etrafında dönüyordu. Orada Tanrı, İbrahim'e görünmüş ve soyuna bu toprağı vaat etmişti; orada Yakup yerleşmişti (Yar. 33:18-19); orada Yeşu, on iki kabileyi iki dağın arasına yerleştirip kutsama ve lanetleme sözlerini, Musa'nın buyurduğu gibi, tek tek okumuştu (Yeşu 8:33). (s.122)
Nasıl olmuştu da Yakup'un Kuyusu'na doğru inerken, yasanın doğasına, içindeki paradoksal düğüme dair bu kadar çok bilmece karşıma çıkmıştı? Yasada birbirine düğümlenen aşkınlık ve taşkınlık (ya da hybris), yükümlülüğün evrenselliği ve onun acımasız inkârı... Neden tam da orada, bir açık hava hapishanesinin boğuculuğu içinde, o kartal uçuşunun görkemli ufkunu soluyormuş gibi hissetmiştim? Büyük Konstantin bazilikalarının yanı sıra, öncelikle Beytüllahim'deki Doğuş Bazilikası'ından başka, imparatorluğunun ilk icraatı olarak, aydınlanmış Samiriyeli Aziz Fotina'yı onurlandırmak ve korumak için küçük bir bazilika inşa eden Justinyen, beni hangi düşüncelere yönlendirmek istiyordu? (s. 127)
Tarihin soykırımcı monotonluğunu izlemek yıpratıcı. Bu nedenle, Osmanlıların sonunda Kudüs Ortodoks Patrikliği'ni rahat bıraktığını söylemek yeterlidir: Patrikhane 1860'ta araziyi geri satın aldı, kuyuyu ve kriptayı restore etti ve 1927'de, İngiliz mandası altında yaşanan depremle yıkılan yeni bir kilise inşa etti. Bugünkü Azize Fotina Kilisesi ise ancak 2008 yılında açılabildi. İşte geldik, “Aydınlanmış”ın kuyusundayız. Büyük modern kilisenin içinde yer alan, Haçlılar döneminden kalma kriptaya iniyoruz. Kuyu kırk metre derinliğinde ve hâlâ içilebilir suya sahip. Görselleri internette kolayca bulunabilir. Ancak ben, her seferinde bu uzun yolculuğun ya da daha doğrusu, yolculuktan sonra başlayan bu ikinci yolculuğun sonunu Fotina ismine bağlamaya çalıştığımda, kendimi hep antik Şekem'in kalıntıları üzerine kurulu Roma kenti Flavia Neapolis'in varisi olan Nablus'un tarihi merkezinde, bizi ağırlayanların yüksek tavanlı evinde buluyorum. Ve orada, zamandan ve mekândan azade, binvılları kucaklayan bir anda, o yumuşak bu ikinci yolculuğun sonunu Fotina ismine bağlamaya çalıştığımda, kendimi hep antik Şekem'in kalıntıları üzerine kurulu Roma kenti Flavia Neapolis'in varisi olan Nablus'un tarihi merkezinde, bizi ağırlayanların yüksek tavanlı evinde buluyorum. Ve orada, zamandan ve mekândan azade, binyılları kucaklayan bir anda, o yumuşak ve teselli edilemez melodiye sarılmış hâlde ezanı dinliyorum. (s. 133)
İbrahim’in ‘Gelecekteki Hali' Üzerine
Bir Değerlendirme
O hâlde, "iman"ın henüz ortaya çıkmamış şeylerin "kanıtı" olarak tanımlandığı o kavrama geri dönmeye değer. Çünkü Filistin'de, yalnızca var olmaya devam etmek için bile sınanan insanlar var; tüm yaşamları, gelecek ve görünmeyen üzerine kurulmuş bir sınav gibi. Bu da Pavlus'un tanımını zenginleştirmeye yeter: öyle ki, imanı bir tür sumud olarak, yani yalnızca var olmanın bile direniş anlamına geldiği yerlerde, varlıkla özdeşleşen bir direniş biçimi olarak yorumlamak mümkün. 2023 Aralık ayında, İtalyan basınında Gazze sahilinde -bombalarla dümdüz edilmiş kıyılarda- “rüya villalar" inşası için hazırlanan bir projenin tanıtımı yer aldı; herhangi bir saklamaya gerek duyulmadan hem şirket adı hem de dijital tasarımlarıyla birlikte yayınlandı: "Harey Zahav” (Altın Dağlar), “Yahudiye ve Samiriye'de emlak piyasasının lideri." (s. 144-145)
Özellikle dikkat çeken, Gazze'yi Suudi Arabistan'daki NEOM bölgesine bağlayacak demiryolu hattı. "Yeni Gelecek" adı verilen bu bölge, Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından tasarlanmış ve 2022 itibarıyla bütçesi 320 milyar dolar olarak açıklanmıştı (ama Milano Finanza'nın 9 Nisan 2024 tarihli haberine göre, bu bütçede bir miktar azalma olmuş görünüyor. Ona güvenmek zorundayız, çünkü projeye İtalya'nın katılımı oldukça büyük). (s. 146)
Zeytin ağacının, Athena'ya olduğu gibi Ararat Dağı'nda ya da herhangi bir Akdeniz diyarında olduğu gibi, hayatın ve barışın kutsal bir sembolü olduğu bu topraklarda, Bil'in Habibti filmindeki en çarpıcı sahnelerden birinin, Muhammed Khatib'in bir Cuma gösterisi sırasında tüm köy adına İsrail askerlerine teslim ettiği mektup olması şaşırtıcı değildir. Bu mektubun bir cümlesine, yukarıda alıntıladığım Muhammed'in kendi el yazısıyla kaleme aldığı anlatıda da rastlayabilirsiniz: Eğer misafir olarak gelmiş olsaydınız, atalarımızın burada diktiği ağaçları, bizim büyüttüğümüz bitkileri, bahçeleri size gösterirdik. Ama siz geldiniz ve hepsini, tüm zeytin ağaçlarını kökünden söktünüz. […] İsrail bu topraklardaki haklarımızı tanımadığı sürece hiçbirimiz için güvenlik olmayacaktır. (s. 170)
Ruhun nasıl öldürüldüğünü gördük: onun harfi, yerleşim şantiyelerinin betonlarına çivilenerek. Vaat edilmiş toprakın nasıl, lanetlilerin toprağına dönüştüğünü gördük. Oysa bu ifade, gündelik dilde hâlâ evrensel bir yaşam, barış ve insani tatlılık vaadi gibi tınlar; hâlâ o trajik topraklardan ve yer adlarından yükselen bir düş olarak duyulur. (s. 178)
7 Ekim'deki patlama ve ardından gelen kıyım; İsrail hükümetinin “işi bitirme” ya da Gazze'de "çimleri biçme” yönündeki açık beyanları, İsrail devletinin kuruluş hikâyesi üzerine örtülen perdeyi -ve bunun bedelini ki, bu bedel kaçınılmaz değildi- yırtabilirdi. Ama öyle olmadı. (s. 179)
Suç, bütünüyle Netanyahu'ya ve onun berbat koalisyon ortaklarına yükleniyor. Onlar ortadan kalktığında, “iki devletli çözüm”e yönelik “barış süreci"nin, kaldığı yerden sorunsuzca devam edeceği varsayılıyor. (s. 180)
Sivil ve kültürel hafızanın yok edilişinden söz etmeye bile gerek yok. Vatandaşlık kayıtlarını içeren kamu binalarının sistematik ve topyekûn biçimde yıkılması, okulların, üniversitelerin, kütüphanelerin yerle bir edilmesi... Bu konuda Francesca Albanese'nin 2024'ün ilk aylarında yayınladığı Bir Soykırımın Anatomisi başlıklı raporu, dehşet verici veriler sunmaktadır. Öte yandan, Gazze açıklarındaki doğal gaz rezervlerinin nasıl işletileceği, kıyı şeridinin nasıl “temizleneceği” ve bölge topraklarının nasıl parça parça bölüştürüleceği şimdiden tartışılmaktadır. Görünüşe göre bu planlar, Gazze'deki son yıkım dalgasından çok daha önce hazırlanmıştı (bkz. Supra, II.2). (s. 185)
İsrail eğitim sistemi, çocukluk çağından itibaren “merkezcil” ve merkezkaç olmayan bir bellek biçimini işler. Bu bellek, Yahudi kimliğinin inşasında soykırım anısını merkeze yerleştirir. Elhanan'ın sayfalar boyunca aktardığı eğitimsel uygulamalar -çocukların ve ergenlerin soykırım dehşetini tüm ayrıntılarıyla tekrar yaşamalarına neden olan anlatılar- en az ilgili bir okuyucuyu bile derinden sarsacak düzeydedir. (s. 193-194)
Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu kadar uzun bir süre boyunca böylesi bir duyusal ve duygusal cehaleti paylaşmış olmama şaşırıyorum. Çünkü “Filistin meselesi” hakkında bilgi sahibi olmak bir şeydir; o meseleyi içeriden, seni de sorgulayan bir hakikat olarak deneyimlemek ise bambaşka bir şeydir -tıpkı benim gibi, başka hiçbir kökü olmayan, sıradan bir Lombardiyalı; inançsız ama kutsal olana da kayıtsız kalamayan biri için. Peki bu cehalet -bu duyusal ve ahlaki körlük artık sürdürülemez hâle gelmiş yarı-gönüllü bir görmezden gelmeye mi dayanıyordu? Nitekim içinde bulunduğumuz yıl, İkinci İntifada'dan bu yana, Filistinliler açısından (ve her zamanki gibi çok daha sınırlı ölçüde İsrailliler açısından) en fazla can kaybının yaşandığı yıl olarak kayıtlara geçmekteydi. (s. 199)
Filistinlilere yönelik saldırılarının her zamankinden daha yoğun ve şiddetli biçimde tırmandığına, zorla gerçekleştirilen sınır dışı etme uygulamalarının giderek yaygınlaştığına, İsrail hükümeti koalisyonundaki kimi üyelerin alenen etnik temizlik niyetlerini dile getirdiklerine ve bütün bunların hem İsrail hem de Filistin cephesinde şiddeti tırmandırdığına tanıklık ediliyordu. Tüm bu gelişmelere rağmen, Avrupa kamusal alanında iki eğilimin giderek pekiştiği göze çarpıyordu.
Bir yanda, statükonun savunucusu konumundaki çevrelerde, yaşananlara dikkat çekenlere özellikle de bunu ulusal ve uluslararası hukuk zemininde yapanlara karşı şaşırtıcı ölçüde artan bir saldırganlık gözleniyordu. Bu durum, BM özel raportörü Francesca Albanese'nin "epistemik şiddet" olarak adlandırdığı olgunun bir boyutunu oluşturmakta; bu meseleye ilerleyen bölümlerde yeniden döneceğiz. Diğer yanda ise, 7 Ekim'den aylar önce, Oslo Anlaşmalarının çöküşünden bu yana süregelen sessizlik ve inkârın adeta bir mezar taşı gibi mevcut durumu örtmekte olan o katı suskunluğun– kaldırılmasına yönelik inkâr edilemez bir eğilim belirginleşmeye başlamıştı. Bu eğilim, yıllardır uzmanlar ve aktivistler arasında süren tartışmalarda dile gelen çözüm arayışlarının bazı yankılarının, nihayet uluslararası kamuoyunda da görünür hâle geldiğini düşündürüyordu. (s. 200-201)

1945 ile 1950 yılları arasındaki mülteci olgusunu düşün. 30 milyonun üzerinde kişi. Kaybedilmiş savaşlar ve eski sömürgelerin “bölünmesi” tarif edilemez trajediler doğurdu (12 milyon Alman, 15 milyon Hindu ve Müslüman, 300 bin İtalyan -Istria'dan). Ve bunları zar zor hatırlıyoruz. Peki, neden özellikle İsraillilere bu denli yükleniliyor? Üstelik diğer mülteciler de Filistinli Arapların yaşadıkları kadar ağır şiddet, yerinden edilme ve adaletsizlikler yaşadılar, Ancak onlar, on yıllar geçtikçe, travmalarla ve silinmez anılarla da olsa, yeniden toplumlara entegre oldular. Yahudi devleti ise, tüm ulus-devletler arasında, tarihin en fazla "kaçınılmaz” kıldığı devlet oldu. (s. 222)
Siyonizm Sorunu ve Sömürgecilik
Karşıtı Düşüncenin Baharı
Etnik temizliğin en belirgin anlamı olan demografik üstünlük sorununun ihmal edilmesi konusunu çalışırken öğrendiğim bir şey beni çok şaşırttı: İçinde bulundukları sefalet için Filistinlilerin kendilerini suçlamak. Bakın bu nasıl işliyor? Filistinliler de diğer tüm ulusal gruplar gibi, tarihsel bir evrimin ürünüdür. Elbette, Filistin'de bir Arap nüfusun var olduğu açıktır. Ancak, yalnızca 19. yüzyılın sonlarına ait sayılara bakmak bile yeterlidir. Bu topraklar o dönemde oldukça seyrek nüfuslu, yoksul bir bozkır görünümündeydi. Filistinliler de tıpkı diğerleri gibi bir felaketin zoruyla ulusal bir grup hâline geldiler. Ne var ki sen, bu felaketi yalnızca İsrail'e atfediyorsun; bana kalırsa burada, tarihsel bağlamı yorumlama açısından ciddi bir hata yapıyorsun (bu da yanlış okumalardan biri: Ilan sından ciddi bir hata yapıyorsun (bu da yanlış okumalardan biri: Ilan Pappé, otoriter bir rejim değil, dünyanın en canlı ve çoğulcu akademilerinden biri tarafından itibarsızlaştırılmış bir tarihçidir). (s. 226)
Peki, Nakba neden hâlâ aramızda? Çünkü 1948'de, Birleşmiş Milletler'in bölünme planını reddeden beş Arap devleti İsrail'e savaş açtı (ve kimse, sözümona tarafsız biri olarak “yüzde 56 oranı”nı tekrar etmemeli: bu oran içinde yer alan toprakların üçte ikisi Negev çölüydü!). Bu devletler, savaşın ardından geride kalan topraklarda bir Filistin devleti kurmayı da istemediler. Dahası, mültecileri kamplarda tutarak onların asimilasyonunu, topluma yeniden entegrasyonunu ve kendi ayakları üzerinde durmalarını engellediler. Böylece bu yaranın -yalnızca bu yaranın- asla kapanmaması, iltihaplanması ve İsrail'in meşruiyetine sonsuza dek bir damga gibi yapışması sağlandı. (s. 227)
Mutlak Kötülük ve Holokost Anma
Günü Üzerine Ara Bölüm
Nurit Peled-Elhanan'ın inkârı belleğe ya da daha doğrusu belleğin çarpıtılmış kullanımına bağlaması beni derinden etkilemişti. Bellek ile inkâr arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu, insanla ilgili araştırmaların hiç kuşkusuz en derin meselelerinden biridir. Disiplinler arası bir yaklaşımla hem felsefenin, psikolojinin, nörobiyolojinin, sosyolojinin ve tarihin hem de etik, hukuk ve siyaset teorisi gibi normatif disiplinlerin konusudur. (s. 236)
Beni derinden etkileyen bir diğer husus da Anma Günü konuşmalarında ve açıklamalarında sık sık tekrarlanan, başkalarının sessizliğinin kurbana verdiği acının dile getirilmesiydi. Çağdaşlarının, orada bulunanların sessizliği; onların “başka tarafa bakması.” Onların omertası, umursamazlığı. Haklı olanların firarı. Einstein da, “Dünya, gördüğünüz bu felaket halinde, kötülerin yol açtığı belalardan çok, bunu gören; ama sadece seyreden haklıların eylemsizliği yüzünden” diye yazmıştı. (s. 239)
Einstein boşa konuşmuyordu. “Salihlerin ataleti” ifadesinin derinliği üzerinde yeterince durulmamıştır. Söz konusu olan kim bilir kimin ataleti değildir. Eğer doğru olduğuna inandığımız bir adam, bize haklı görünen bir davayı savunmak yerine sessiz kalır veya kaçarsa onun adaletinden şüphe etmeye başlarız. Bu yüzden Gaetano Salvemini, Matteotti öldürüldüğünde sonsuz bir suçluluk duygusu hissetti. Salvemini, Matteotti'nin dul eşine yazdığı mektupta, “ben ise kitaplarımın arasındaydım" diyordu. (s. 241)
İşte burada felsefi sorunumuz yaniden gündeme gelir. Antisemitizm ile siyasi Siyonizm’in veya onun bazı yönlerinin eleştirisi arasında kurulan bu denklem, mutlak olan her şeyi göreli hale getirir; Holokost’un hafızasını de hem hem özgürlüğünden hem de dikeninden yoksun bırakır; onu yalnızca bir tarafın retoriğine indirger. O hafızayı korumak üzere kurulmuş bir kuruluş, sonunda onu siyasllaştırır. Olmaması gereken; ama olan şey, budur… Böylece ahlaki kötülüğün hafızası da karartılır, göreli jhale getirilir, siyasallaştırılır-üstelik bunu yapan, Holokost'tan sonra "bir daha asla" diyerek doğmuş olan Avrupa bilincidir; yani, insan hakları evrenselliğiyle donanmış, ulus-üstü hukukun temellerini inşa etmiş ve kuruluş belgeleriyle (1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve 1945 BM Şartı) “tüm halkların eşit hakları ve kendi kaderini tayin hakkı”nı -herkes için- temel hedef olarak belirlemiş olan AB'dir. Bunlar, milyonlarca insanın tesadüfi olarak belli bir ırktan oldukları için yok edilmesi gibi aşırı kötülüklerin bir daha asla ortaya çıkmaması için yaratılmış kurumlardır. (s. 246-247)
1947'de Birleşmiş Milletler sınır hattını çizmiş ve çoğunluğu Filistinli olan Giaffa'yı kuzeydeki, Yahudi nüfusu daha yoğun banliyölerden ayırmıştı ve o banliyöler, Tel Aviv'e bağlanmıştı. Ancak bu bölünmeye riayet edilmedi. İsrail'in kuruluşu için savaşan milisler, Lehi ve Irgun, Ocak ayından itibaren halkı dehşete düşürüyordu; öyle ki Giaffa'nın yaklaşık 80 bin sakininden büyük bir kısmi kitleler halinde kaçmak zorunda kaldı. Haganah (Meraklısına: 1920-1948 arasında Britanya Mandası altındaki Filistin'de faaliyet gösteren paramiliter örgüt, İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturmuştur) Giaffa'yı 14 Mayıs 1948'de kontrol altına aldığında geriye kalan Filistinli nüfus 3.800 kişiye inmişti. (s. 261)


Chomsky'nin ifadesiyle, bu "devlet dini"ne "siyasi" Siyonizm diyoruz; nitekim yukarıda da tam olarak bu şekilde adlandırılması gerektiğini öne sürdük. Peki, bunda hâlâ kötü bir şey var mı? Bir Chomsky'nin özetlediği gibi: “Sen bir Fransız vatandaşıysan, kim olursan ol tam anlamıyla Fransız'sındır. İsrail'de yaşıyorsan ve İsrail vatandaşıysan, bu seni Yahudi yapmaz." Ve Chomsky şöyle bağlar: “Yahudi devleti kavramı, modern dünyada eşi benzeri olmayan bir anomalidir.” (268-269)
İki kişinin trajedisini ve iki halkın olası umudunu tek bir beyitte dile getirmeyi başaran Mahmud Derviş'in dizelerinde olduğu gibi: “Vatan sadece toprak değil, toprakla hukukun birlikteliğidir.” (s. 288)
Böylesine uzun ve acımasız bir işgalin adaletsizliğini dile getirmek, ailemizde, bu kitabın ithaf edildiği annemden başlayarak yaşayan bir gelenektir. Ancak Guido De Monticelli ve Roberta Arcelloni olmasaydı kendi başıma onların izinden gitmeye kalkışmazdım. Bu topraklara dair deneyimleri, İsrail-Filistin trajedisine ilişkin araştırmaları ve belge çalışmaları, beni kelimenin tam anlamıyla bu yolculuğa çıkardı ve eve döner dönmez de bana eşlik etmeyi sürdürdü. (s.298)
ARKA KAPAK
Bu kitap, 2023'ün başlarında İsrail'de ve işgal altındaki Filistin topraklarında başlayan ve aynı yılın 7 Ekim'indeki katliamı izleyen aylarda devam eden bir tanıklık yolculuğuna dayanmaktadır. Kamusal müdahaleleriyle de tanınan filozof Roberta De Monticelli, Avrupa, Asya ve Afrika arasında sıkışmış küçücük bir Akdeniz toprak parçası olan Filistin'de medeniyetin temelini oluşturan çelişkilerden birinin trajik biçimde şekillendiğini görür.
Bu kitabın temelinde, herkesin bir şekilde ortak olduğu o "inkár" duvarını yıkma isteği de vardır. Keyfiliğin, şiddetin, 57 yıldır süren bir askeri işgal zulmünün, bunun öncesindeki tarihsel sürecin ve aynı zamanda pek çok Filistinliyi ve az sayıda İsrailli Yahudi'yi hâlâ kırılgan; ama inatçı bir umutla bağlayan o incecik hukuk bağının silinip gitmesini aşmak isteği...
ÖZET
Celal Sancar
10.03.2026/Ankara
Katkıları İçin Muharrem Balcı'ya teşekkür ederiz. / Hertaraf Haber
KEMENÇE Mİ KUMANÇE Mİ|KEVSER KIRAN
04.07.2026
Hayır ve Şer|Mukaddes Özkan
21.06.2026
İlkel “komünal” toplum|Vahdettin İnce
21.06.2026
Sait Çamlıca ile Derkenar
14.06.2026
Amerika Kaybetti / Mehmet Taşdöğen
26.06.2026
iman vitrine değil mihraba aittir. MUSTAFA AKMEŞE 04.07.2026
bırak da olsun be dost! MUSTAFA AKMEŞE 10.07.2026
TEBDİL-İ MEKÂNDA FERAHLIK VARDIR! AYTEN DURMUŞ 10.07.2026
Dindarların Çelişkileri YUSUF YAVUZYILMAZ 13.06.2026
İnsan, Ahlak ve Siyaset YUSUF YAVUZYILMAZ 21.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 7 ÜSTÜN BOL 19.06.2026
Bireyselleştikçe Tükenen Vefa AHMET GÜRBÜZ 15.06.2026