metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

KEMENÇE Mİ KUMANÇE Mİ|KEVSER KIRAN

04.07.2026

Dış medyada veya bazı akademik çevrelerde Karadeniz kültürünün tamamen Rumlardan (Pontus) kaldığının iddia edilmesi, Doğu Karadeniz’in çok katmanlı tarihini istismar etmeye çalışan tek taraflı bir bakış açısıdır.

Gerçek şu ki, Doğu Karadeniz kültürü yüzyıllarca aynı coğrafyayı, yaylaları ve iklimi paylaşan topluluklardan izler taşır, özellikle bazı yer adları ve tarım terimlerinde Rumların izlerini görüyor olsak da, iddia edilenin aksine ‘horon, tulum, kemence ve bölge şivesi’ çok güçlü, yadsınamaz Orta Asya Kıpçak (Kuman) Türk izlerini taşır.

Örneklerle ilerleyelim,

“Horon” Kelimesi ve Dansın Kökeni

 

Medyada horon kelimesinin Yunanca dans anlamına gelen ‘choros’ kelimesinden geldiği ileri sürülür. Ancak Türk dili ve şamanizm araştırmaları çok başka bir kökene işaret eder:

Kıpçakça kök. Eski Kıpçak Türkçesinde “Hor-mak” fiili “sallanmak, titremek” anlamına gelir.  Horondaki o ani omuz titretme ve sallanma hareketleri doğrudan bu kökle uyuşur.

Bugün Moldova’da yaşayan ve tamamen Kıpçak soyundan gelen Hristiyan Gagauz Türklerinin düğün dansına ‘horon’ demeleri de ayrı bir delildir, çünkü Gagauzların Trabzon’daki Rumlarla hiçbir tarihi bağı olmamıştır; bu kültür tamamen ortak Kıpçak geçmişinden gelir.

Horon oynanırken atılan o ani nâralar (iiihhi, ha uşak ha) Kâmların önderliğinde yapılan ayinlerde kötü ruhları kovmak veya coşku patlaması yaşamak için çıkardıkları seslerin tıpkı yine Kıpçak Türklerinden kalan, sürat ve kuvvet anlamına gelen Kolbas/Kolbastıda olduğu gibi birebir devamıdır.

Tulum ve Kemençe: Orta Asya Bozkırlarının Sesi

Tulumun sadece bir Balkan veya Helen çalgısı olduğu iddiası dilbilimsel ve arkeolojik olarak çökmektedir. Tulum kelimesi tamamen Öztürkçedir. Kaşgarlı Mahmud’un 1072 yılında yazdığı Divanü Lugati’t Türk eserinde bu kelime, içi çıkarılmış hayvan derisi anlamında aynen geçer. Çağatay Türkçesi metinlerinde de tulumun bir çalgı olduğu yazılıdır. 1933 yılında Macaristan’da Avar Türklerine ait bir mezar kazısında, bugün Karadeniz tulumunda kullanılan “çift düdüklü (nav)” mekanizmanın birebir aynısı olan kemikten yapılmış bir tulum gövdesi bulunmuştur. Bugün Kafkasya’da yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri (ki onlar da Kıpçak bakiyesidir) bu çalgıya ‘Gıbıt Kopuz’  (Deri kopuzu/Tulum) derler. Yani tulum, bozkır hayvancılığı yapan Türk boylarının kadim bir enstrümanıdır.

Kemençenin ise ismi bile tek başına bir delildir. Gagauz Türkleri kemençeye “Kumança” (Kuman/Kıpçak çalgısı) derler. Karadeniz erkeklerinin geleneksel kıyafeti olan aba, zıpka (dar paçalı pantolon) ve başa bağlanan kabalak, antik Kıpçak süvarilerinin at binmeyi kolaylaştıran bozkır giysileridir. Ukrayna bozkırlarında bulunan Kıpçak heykellerinde (Kıpçak taş babaları) bu kıyafet formları açıkça görülür.

Karadeniz şivesindeki ve kelimelerdeki Kıpçak Mührü hayret verici yoğunluktadır. Trabzon ve Rize şivelerinde, Türkiye’nin hiçbir yerinde olmayan ama Orta Asya (Kırgız, Kazak, Özbek) Türkçesinde aynen yaşayan kelimeler ve ses özellikleri vardır. Rumca olduğu sanılan birçok kelime aslında özbeöz Kıpçakçadır. En meşhurlarından örnekleyerek devam edelim;

“Haçan” Ne zaman, madem ki anlamlarında kullanılır, Kıpçakçada aynen “Haçan/Kaşan” kelimesi mevcuttur ve aynı anlamdadır. “Gada” Kaza, bela, dert anlamındadır. Gadanı alayım denir. Kazak/Kırgızcada Kada/Gada olarak aynen dert ve sıkıntı ifade eder.

“Çise/ Çisenti” İnce yağmurdur. Eski Kıpçakça “çise” kelimesini ince yağmur ve çiy için kullanır. “Uşak” Çocuk, genç demektir ve eski Türkçe’de de uşak, küçük ufak tefek şey anlama gelir. “Buymak” Çok üşümek, donmaktır. Kırgızca ve Özbekçe’de de buymak donmaktır. “Cici” Maçka ve bazı Rize köylerinde “Anne”ye denir. Eski Kıpçakça cice/çiçe anne, abla demektir. Çaşut: Casus ve hafiye anlamındadır. Çağatayca karşılığı “çaşıt”dır. Bunlar gibi yüzlerce kelime vardır, yazımızı çok uzatacağından bu kadarla yetinmeyi seçiyorum.

Rize ve Trabzon şivesindeki en belirgin özellik, kelimelerin sonundaki düz ünlülerin yuvarlaklaşması veya tam tersidir. Kelime sonundaki u-ü sesleri “i” olur. Kuzu, kuzi olur,  karı, kari olur, kutu, kuti diye söylenir. Bu fonetik yapı, eski Kıpçak Türkçesinin en temel dilbilgisidir. Şaştı yerine ‘şaşdi’ , kaçtı yerine ‘kaşti’ denmesi, iç seste ç sesinin ş veya j’ye dönmesi yine Kıpçak Türkçesinin (ve bugünkü Kazakça’nın) karakteristik özelliğidir.

Doğu Karadeniz’in özgün kültürünü kim denizaşırı topraklardan kendine bağlamaya çalışırsa çalışsın; horonuyla, tulumuyla, kemençesiyle, şivesiyle tüm eşsiz özellikleri, asırlar önce oraya yerleşen Kıpçak Türklerinin Karadeniz dağlarına kazıdığı tapu senedidir.

Kıpçak Türklerinin Karadenize Gelişi

1050’li yıllarda Kıpçak Türkleri, İdil (Volga) nehrini geçerek Karadenizin kuzey kıyılarına yerleşmeye başladılar. Bu günkü Ukrayna, Kırım ve Dobruca bozkırları, tarihi kaynaklarda Deşt-i Kıpçak (Kıpçak bozkırı) diye anılıyordu. Zaman zaman Kırım üzerinden deniz yoluyla Kuzey Anadoluya geçişler oluyordu. Sinop, Samsun ve Trabzon bölgelerini yurt tutuyorlar ve Tokat ile Amasya’ya doğru da yayılıyorlardı. Bu bir fetih hareketi değildi. Dostça gelip bölgeye yerleşen  Kuman/Kıpçak aileler geldiğinde coğrafya tamamen boş değildi. Yıkılmış güney Kafkasya kökenli eski bir devlet olan Lazika Krallığının bakiyesi halk, bölgede çoğunluğu oluşturuyordu, yanı sıra da kısmen Gürcü ve Doğu Roma Rumlarından oluşan karma bir yerleşim vardı. Türkler bu toplumla kaynaşmış, yerleşik hayata geçmişti.

Fakat en büyük ve organize göç hareketi 1118’de Gürcistan Kralı IV. David’in Kuzey Kafkasya bozkırlarındaki savaşçı Kıpçak Türklerini ülkesine davet etmesiyle yaşandı. Kendisi de bir Kıpçak prensesiyle evli olan Gürcü Kralı, Selçuklu Türklerinin akınlarına karşı koyamıyor ve içeride düzeni sağlayamıyordu, böylece yaklaşık 200 bin kişilik devasa bir Kıpçak kitlesini Gürcistan’a getirdi. Askeri ve siyasi intibak amacıyla topluca hepsini Ortodoks Hristiyanlığa davet etti. İslâmın henüz ulaşmadığı Kuzey Kafkasyada Tengri dini inancı taşıyan Kıpçaklar, bu semavi dine de kolaylıkla geçtiler. Toplu vaftiz töreni yapılarak dışarıdan gelen bu büyük nüfus, halkın gözünde artık yabancı değil, Hristiyan kardeşleri oluvermişti.

Süreç içinde Latin istilası yüzünden yağmalanan, yakılıp yıkılan İstanbul’dan doğuya doğru kaçan Komnenos hanedanı, 1204 yılında Trabzon Rum İmparatorluğunu kurmuştu. Kıpçaklar, Bizans imparatorunun sarayında ve ordusunda da savaşçılıklarıyla hayranlık uyandıran paralı asker olarak bulunuyordu ve en değerli askerler konumundaydılar.

 

Gürcistan sarayında vezirlik ve devlet adamı rütbelerine yükselmiş Kıpçak beyleri ise, bu yeni kurulan Trabzon devletine askeri destek verdiler. İyi ilişkiler kurdular.

Kral IV. Davidin ve sonrasında Kraliçe Tamara’nın ölümünün ardından saray entrikaları ve kıskançlıkları Kıpçakları dışlanmaya başladıkları bu yerden soğuttu, Moğolların Orta Asya ve Kafkasyayı yakıp yıktığı dönemde Gürcü krallarıyla ters düşen Kıpçak beyleri İlhanlılarla anlaştı, kendilerine yurt olarak Anadolunun kuzey doğusu verildi. Yıl 1260’lara ulaşmıştı. Ahıska merkezli kurulan bu Kıpçak Atabekliği, batıda Rizenin Fırtına Vadisi’ne kadar olan toprakları tamamen kendi idaresine aldı. Yaylacılığın, horonun temelleri atılmaya başlanmıştı.

1461’de Fatih Sultan Mehmed Han Trabzon’u fethedip, ardından Yavuz Sultan Selim ve Kanuni dönemlerinde iç bölgeleri de Osmanlı topraklarına kattı. Nüfus kayıtları ve Vergi kayıtları için tahrir defterleri tutulurken bölgede yaşayan özbeöz Türkçe konuşan, Türkçe yer, köy, yayla ve şahıs isimleri kullanan çok büyük bir nüfus tespit edildi. Tapu ve nüfus kayıtları tahrir defterlerine detaylarıyla işlendi. Osmanlı devleti, buradaki Kıpçak nüfusunu dengelemek ve İslamlaştırmak için bölgeye Trabzonun batısından ve Samsun civarından Müslüman Oğuz Çepni Türklerini de yerleştirdi. Kuzey Kafkasya bozkırlarının bu asil, sarışın/kızıl saçlı, mavi/yeşil gözlü savaşçı Türkleri, Doğu Karadeniz dağlarını kendilerine kale yapmış ve Osmanlı bölgeye ulaşmadan çok önce Karadeniz kültürünün mayasını atmışlardı. Kendileriyle aynı anadili konuşan Oğuz Türkleri ile bir araya gelince kardeşçe kaynaşıp İslâma girdiler.

Vatanına, bayrağına ve değerlerine bu kadar sıkı sıkıya bağlı, milli refleksi bu kadar yüksek bir halkın; kültürünün en temel yapı taşlarının (horonun, tulumun, şivenin) arkasında başka hiç kimsenin değil, özbeöz Orta Asya ve bozkır Türk dünyasının olması son derece doğal bir tarihsel arkaplan.

Bu yazdıklarımız çok az bilinen ama doğruluğu akademik seviyede ispat edilmiş gerçeklerdir.

Neden bilinmiyor diye bir soru duyar gibiyim. Cumhuriyet dönemi tarih tezi, Oğuz merkezli anlatıdır. Selçuklu ve Osmanlı devletlerini kuran ana unsur Oğuz Türkleridir. Bu yüzden okullardaki tarih müfredatı tamamen Oğuzların, özelde de Kınık boyu ve Kayı boyu etrafında şekillenir. Müfredat Selçuklu-Osmanlı çizgisinde kalınca Kafkasya yoluyla Anadolu’ya giren Kıpçak, Peçenek, Kuman ve Hazar gibi diğer büyük Türk boylarının tarihi akademik kitaplarda kalmış ve halkın bilincine ulaşamamıştır.

Bu boşluktan yararlanan Yunanistan, özellikle 1990’lardan sonra televizyonun ve internetin yaygınlaşmasıyla, mübadeleyle giden Karadenizli Rumların Yunanistana getirdiği yöresel bilgi ve alışkanlıklarını kullanarak Karadeniz kültürünü (kemençe, horon) tamamen Helen dünyasına maletmek için fonlar ayırdı, belgeseller çekti ve bunu kültürel bir propaganda malzemesi yaptı.  Bizim bu sahadaki eksikliğimiz ise Yunanlıların ekmeğine yağ sürdü; medyamız ve popüler kültürümüz Karadeniz’i uzun süre fıkra anlatan, hamsi seven, neşeli eğlenceli insanlar olarak karikatürize etti. Kültürün derin antropolojik kökenlerine inen belgeseller, programlar, ana akım medyada hiçbir zaman alıcı bulamadı. Akademisyenlerin yazdığı seviyeli tarih kitapları ise üniversite kütüphanelerinde sadece konunun uzmanlarına münhasır kaldı.

Oysa Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tahrir defterlerinde 1461 Trabzonun fethinden sonra tutulan  Trabzon, Rize ve Artvin civarına ait, 1486, 1515 ve 1554 tarihli Tapu Tahrir Defterleri en büyük kanıttır. Bu defterlerde şahıs isimlerinin, köy isimlerinin, yayla isimlerinin özbeöz Türkçe (Kıpçakça) olduğu açıkça kayıtlıdır. Selçuklu Kronikleri ve Evliya Çelebi Seyehatnamesi’nde de bol miktarda delil bulmak mümkündür.

Prof. Dr. M.Fahrettin Kırzıoğlu, Doğu Karadeniz’deki Kıpçak Türklerinin yerleşim haritalarını, köy köy isimlerini çıkaran bir başeser yayınlamıştır. Dünyaca ünlü dilbilimci Prof Dr. Ahmet Caferoğlu, Rize ve Trabzon köylerini tek tek gezerek yaşlıların konuşma dilini kaydetmiş; kullanılan eklerin ve kelimelerin Rumca değil, Orta Asya Kıpçak/Kuman Türkçesinin fonetik yapısı ile yüzde 100 aynı olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştır. Türk Tarihçilerin ömürlerini adayarak yaptıkları araştırma ve yayınların yanı sıra Gürcistanın resmi Krallık Yıllığı ve Bizans kronikleri de, (Gürcülerin Kartlis Tskhovreba yani Gürcü Tarihi Kayıtları) da, bu büyük Kıpçak göçlerini ve kurulan Atabek hanedanlığını açıkça yazar.

11. yüzyılda hüküm süren Bizans İmparatoru 1. Aleksios Komnenos’un büyük kızı ve bilinen en eski kadın tarihçilerden Anna Komnena ve Rus kronikleri de bu gerçekleri bir bir ortaya koyar.

Sonuç olarak; Doğu Karadeniz dağlarında yankılanan tulum sesi, sanılanın aksine sadece bir coğrafyanın değil, binlerce kilometrelik bir tarih yolculuğunun sesidir. Bugün Rize’nin bir yaylasında horona durup omuz titreten bir gencin refleksiyle, asırlar önce Deşt-i Kıpçak bozkırlarında at koşturan bir süvarinin coşkusu aynı kaynaktan beslenir. Karadeniz’in hırçın dalgaları ve dik yamaçları, bu asil bozkır kavmini eritmemiş; aksine kendi karakteriyle harmanlayarak muhafaza etmiştir. Kim hangi tezi ileri sürerse sürsün, Doğu Karadeniz’in her patikasında, her şivesinde ve her kemençe yayında parıldayan şey; Orta Asya’dan Kafkasya’ya uzanan o kadim ve silinmez Türk mührünün ta kendisidir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş