metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

ANAHTAR TESLİM / Kevser Kıran

15.06.2022

Bir mülkü satın aldığımızda o mülk üzerinde tasarruf hakkımız olduğunu beyan etmek için “Anahtarı teslim aldık” deriz, “artık ev bizim” Ve o “biz” kelimesinin içine kimler dahilse o evin hükmü de onlara aittir. Mülk sahibi istediği gibi yerleşir, istediği gibi kullanır, ister açar ister kapar, istediğini içeri alır, istemediğini dışarı çıkarır. Zira, anahtarları tutan el, kapıya da sahiptir. Kapıya sahip olan da eve hükmetme ve yönetme hakkına.

İnsanoğlunun da belirlenmiş bir müddet için yerleşip yaşaması için yaratılmış olan bu yerküre de bir evdir, çok büyük de olsa bir hanedir. Peki yeryüzü denen bu hanenin anahtarları kimin elinde ve nerededir?

Ey yeryüzü, anahtarların nerede senin, bulsam... Bulsam da umutlarımın kandilini yaksam!

Yeryüzünden öte aleme canlı olarak gidilip dönülebilen tek kapı Kudüs'dür. İlk önce Hz İsa (As) o kapıdan ruhu ve bedeniyle canlı bir insan olarak çıkartılmıştır ve döneceği günü beklemektedir. İkinci olarak da kainatın sultanı Efendimiz (Sav), bu dünyanın altın oranla da ispatlanmış olan en mutena noktası, başköşesi, en kıymetli misafirin ağırlandığı selamlık olan Mekke'den bir gece yürüyüşüyle Kudüs'e getirilerek aynı kapıdan çıkmış ve bir çok haber ve hediyelerle geri dönmüştür. Beytül Makdis, aynı zamanda hadisi şeriflerde belirtildiği üzere ebedi aleme intikalimizin sağlanacağı kıyamet gününde haşir ve neşir meydanı olacaktır. Açıkça görüleceği gibi yeryüzünün ve bu alemin kapısı Kudüs'tür. Kapının anahtarı ise elbette Mescid-i Aksa'dır.

Nedenine gelirsek, Hz. Davud (As) tarafından başlatılan inşaası, Hz Süleyman (As) tarafından tamamlanan Mescid-i Aksa, Süleyman peygamber (As)'ın duasının kabulü neticesinde, kuruluşundan kıyametine kadar bu dünyada görüp görülebilecek en büyük saltanatın merkezi oldu. Tarih boyunca her biri kendi dönemlerinin baskın gücü olan Babillilerin, Mısırlıların, Büyük İskenderin, Romalıların ve sonrasında bölgeye sahip olan Müslümanlar'ın, diğer kavimler üzerinde hükümran olması, en sonra da bu toprakları sahiplenip hizmetini şerefli bir vazife bilen Müslüman Türk milletinin, üç kıta üzerine saltanat kurması gösterdi ki bu mübarek beldeye sahip olan, dünyayı da yönetecektir. Tarih boyunca bu anahtarı teslim alanlar, hükmünü tüm dünyaya geçirdi. Anahtarı elinden kaçıran ise azametini kaybetti, devleti dağıldı. Mescid-i Aksa, adeta bu dünya aleminin kapısının anahtarı oldu. Bu gün ise o mübarek anahtarı cebren ve hile ile alan 7 milyon Yahudi, 7 milyar dünya nüfusuna tahakküm etmekte. Görülüyor ki aynı prensip halen devam etmektedir.

Alemlerin Rabbi Allah celle tarafından, “çevresini bereketlendirdiğimiz” (1) ayetiyle tasdiklenen Mescid-i Aksa'yı tutan ele bu bereketin dolması tesadüf mü? Tesadüflere inancında yer vermemiş bir dinin mensupları olan bizler için cevap bellidir.

Peki biz bu işin neresindeyiz?

Hani yeryüzünün halifesi olmakla yükümlü olan “biz”! "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (2) diyen Rabbimiz, Hz. Adem ve evlatlarına yeryüzünde kendi şeriatını yürütme ve yaşatma vazifesi vermiş, insanı bununla şereflendirmiştir.

Hz Adem (As)'dan itibaren, insanlar ilahi mesajı bozdukça, unuttukça, çarpıttıkça tekrar tekrar yollanan bütün nebiler ve rasuller, Allah'ın yolunda yürümenin ve Allah'ın hükmünü yeryüzünde yürütmenin düsturlarını bize hatırlatmıştır.

Miracın hemen öncesi Mescid-i Aksa'da hatemül enbiya Rasul-i ekrem efendimiz (sav) yüzyirmidörtbin peygambere imam olup namaz kıldırması, hepsinin getirdiği hidayet yolunun en son ve en şumüllü varisi olduğunun da ilanıdır.

Bunun sonucu olarak anlamamız gereken bir diğer gerçek de şudur ki, yeryüzüne nice ümmetler gelmiş geçmiştir, biz son peygamberin ümmeti olan Ümmet-i Muhammed ise hepsinin yerine varis olarak, hepsinin halefi durumundayız ve bundan böyle bütün dünyada Allah'ın hükümlerini yürütecek, yeryüzüne sahiplik edecek ve yönetecek olan da bizleriz. Yani esasında, kapı da anahtar da bize emanettir.

Bir özeleştiri yapmak gerekiyor; yeryüzü kendisini sahiplenecek esas emanetçisini arayadursun, bizler temel görevlerimizi yapmaktan aciz kalmışız! Yeryüzünün halifeliği şöyle dursun, selde sürüklenen cisimlerden farkımız kalmadı! Hani Fahr-i Kainat (sav) efendimiz bize haber vermişti ya; bize çullanmak üzere yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağırdığı günler (3) üstümüze çöktü. Bizlerse bir selin getirip yığdığı, hiç bir ağırlığı bulunmayan çerçöpler gibi yığıldık toprağın üstüne. En kalabalık biz olduğumuz halde, en güçsüz ve en hükümsüz yine bizdik.

Üstüste koysan boyu topuğumuza varmayacak bir güruh tarafından zulme tabi tutulduk. Kendimizi görüp anlamaktan, Allah'ın bizi nerede ve nasıl görmek isterken bizim nerede ve nasıl olduğumuzu kıyaslamaktan bîhaber kaldık.

Ve anahtarlar elimizden alındı.

Çünkü biz talebimizi kaybettik. Mescid-i Aksa'yı almadan gülmeyi kendine haram eden Selahaddin yüreklerimizi kaybettik. Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli diyecek Mehmed Akif duyarlılığımızı kaybettik. Mabedimizin alnı necis ve lanetli israiloğlu çizmesinin altında kaldı. Alemlere rahmet Muhammed Mustafa sav.'in secdegâhına kimbilir kaç israiloğlunun kopası ayakları değdi? S

oruyorum size; hiç yüreğimiz yırtıldı mı? İçimiz titredi mi? Her gün çocuklarımızı koruması için içtenlikle dua ettiğimiz Rabbimize, Beytül Makdisin de kurtuluşu için aynı samimiyetle yalvardık mı?

“Biz Yahudîler İsrail devletini kurmak için günde 24 saat çalıştık. Müslümanlar'ın bu devletimizi yıkmaları için günde 25 saat çalışmaları gerekir.” diyen İsrail’in ilk başbakanı David Grün Ben-Gurion (1886 – 1973) gibi itiraf edebileceğimiz bir çalışmamız oldu mu?

Yoksa kapıyı da anahtarı da mezkur lanetli kavime bırakıp itilip kakılmak üzere paspasın üstünde yatmaya aşina mı olduk?

 

  1. İsra, 1.
  2. Bakara, 30.
  3. Ebû Dâvûd, Melâhim 5

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş