Modern Bir Vesayet Olarak Ulusçuluk ve Mezhepçilik
Emevilerin ve Abbasilerin dini, bir siyasi manivela olarak kullanması ve büyük ölçüde de tekeli altına alması hem dinin doğasında/sistematiğinde ve işleyişinde hem de birey-toplum-din ilişkisinde önemli değişim ve kırılmalara neden olmuştu. Devletin dine müdahalesi/ din adına tek söz sahibi (veya belirleyici olması) ve topluma/dindara baskısı, bu devletleri din devleti haline getirmedi ama dini/İslam’ı maalesef devletin dini haline getirdi. Abbasilerin bir fikri anlayışın bazı görüşlerini, seçmeci bir şekilde öne çıkararak bu anlayışları/ konuları devlet politikası haline getirmesi ve kendi valileri ve kadıları eliyle topluma dayatması dinin araçsallaştırılmasını daha uç bir noktaya taşıdı. Ancak bundan sonraki süreçte bütün renkleri ve çeşitliliği ile birlikte yüzlerce yıllık Müslüman yönetimler/ devletler boyunca, baskıya muhatap olanlar ve araç olarak kullanılan konular/ gruplar, fikirler değişse de devletin bu uç noktadaki duruşu hiç değişmedi, hep olduğu yerde durdu, mutlak belirleyiciliğini bugüne kadar sürdüre geldi. Toplum düzeyinde ise fikri ayrışmalar katı mezhebi kurallara dönüşmüş, her bir grup/mezhep (özellikle Şii ve Sünni Blok) diğerini mürted ilan etmekle/ dinden/ İslam’dan çıkarmakla kendi “dindarlığını garanti adına alacağını” var sayıyor, dindarlığını ötekinin yokluğu/ karşıtlığı üzerine kuruyordu. Üzülerek söylemeliyiz ki, günümüzde de neredeyse tüm Müslüman coğrafyada benzer bir anlayışın egemen olduğunu gözlemlemekteyiz. Ayrıca belirtmeliyiz ki bu hastalık sadece Müslümanların duçar olduğu bir şey değil, yeryüzündeki tüm inançlar ve inanç gruplarının da maruz kaldığı bir durumdur.
Ancak bu durum, toplum devlet ilişkisini ve toplumun devlete ve dini temsil ettiği varsayılan ulemaya olan güvenini temelden sarstı. Devlet- toplum bütünlüğü önemli ölçüde bozuldu. M.900’lerin başından itibaren devlet ve toplum çok parçalı bir yapıya bölündü. Sadece devlette değil toplumda da din/İslam birincil ve temel bağlayıcı, kuşatıcı kimlik olmaktan çıktı. Yeni asabiye biçimleri/türleri baş gösterdi. İslam’ın vaz edilişinin üzerinden henüz 300 yıl bile geçmemişken tekil devlet yapısı (Tüm Müslümanların hepsinin birlikte kendi devletleri olarak gördükleri ve yasalarına tabi oldukları, istenince savaştıkları ortak tek bir devletleri yoktu artık.) ortadan kalkmış, ilk önce/ geçiş sürecinde emirlikler/ şehir devletleri/ bölgesel devletler, çok geçmeden bağımsız devletler dönemine geçilmişti.1 Devlet- tebaa ilişkisi “yok denecek” düzeye inmişti. Ne devletler, ne de toplumlar, ne dine, ne devlete, ne topluma ve de Müslüman coğrafyaya sahip çıkabiliyorlardı. Müslümanlar kendi enerjilerini emirlikler arası nüfuz ve toprak kapatma savaşlarında tüketmişlerdi.
Bu tükenmişliğin ilk tezahürü Haçlı Seferleriydi ve çok kısa bir zaman diliminde Merkezi İslam Coğrafyasının batı kesimi işgal ve talan edilmiş ve Müslüman coğrafyanın kalbinde pek çok Hristiyan şehir devleti kurulmuştu (Urfa, Antakya, Sur, Akka, Kudüs gibi. Bu işgali ve türedi Hristiyan devletlerini ortadan kaldırmak Müslümanların 200 yılına mal olmuştu). Çok geçmeden Moğol İstilası başladı, o da Müslüman coğrafyanın kalan kısmını talan etti. Müslüman coğrafya 300 yıl kendine gelemedi. Bütün izzet ve değerini, bütün kültürel birikimini (hem kitap hem ilim adamı, hem de kültürel birikim ve mimari doku anlamında) kaybetti.
M.1400’lü yıllarla birlikte devlet ve toplum düzeyinde Müslümanlar kendilerini bir nebze toparlayabildiler ama hem toplumun hem de devletlerin din devlet tasavvurlarında bir değişim ve dönüşüm söz konusu olmamıştı. Bu 300-400 yılın bir muhasebesi yapılmamış, yapılamamış, olanlardan yeteri kadar (belki askeri ve güvenlik konuları dışında) ders çıkarılmamıştı. Devletin din üzerindeki tekeli, belirleyiciliği ve baskısı bu dönemde de devam ediyordu. Toplum düzeyinde de mezheplerin din ile özdeş/eş hali değişmemişti. Bu durum hem merkezi Müslüman coğrafyada hem diğer Müslüman coğrafyalarda aynı şekilde devam ediyordu. Farklı bölgelerde, farklı devletlerin/iktidarların, farklı toplumların, farklı mezheplerin var olması olumsuz ve sorunlu durumu değiştirmiyordu.
Bu durum 18.yy’a kadar dini, siyasi parçalanmışlık, rekabet ve karşıtlık içinde devam etti. Müslümanlar farklı devletler/ imparatorluklar olarak askeri anlamda önemli başarılara imza attılar. Hem batıda hem de doğuda Müslümanlar devletlerinin sınırlarını önemli ölçüde genişlettiler. Ancak tüm dünya gibi Müslüman Coğrafya da 17.yy’dan itibaren Yeni Haçlı seferleri ve Moğol İstilaları olarak ifade edebileceğimiz Modern Avrupa’nın Sömürgeleştirme savaşlarına maruz kaldı. Yüz yıl içinde, siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik anlamda tam teşekküllü bir dünya egemenliği kurdular ve hala o egemenlikleri özünde fazla bir değişiklik olmadan günümüz itibari ile de devam ediyor.
M.9.yy’da ortaya çıkmaya başlayan emirlikler ve yeni asabiye biçimleri zaman içerisinde kendisini bölgesel ve dönemsel ihtiyaçlara ve dile uygun olarak yeniden inşa etmişti ve İslam siyasi anlamda bu yeni asabiyeleri meşrulaştırma işlevi görüyordu. Din tanımlanmış mezhebi parantez/ çerçeve içinde, tebaanın inanma ve günlük ibadet/ ritüel ihtiyacı için elbette cariydi ve iktidarlar/ yöneticiler (TC’nin ilk 30 yılında olduğu gibi bazı istisnaları görmezden gelirsek) bu konuda oldukça hassas davranırlardı.
Bu yeni asabiye özellikle Fransız İhtilali sonrasında, milliyetçilik ve ulus devletçiliği şeklinde karşımıza çıktı. Elbette içinde din sosu da mevcuttu. Bu durum Batı modernizmini ve sömürgeciliğini kalıcı hale getirdi. Seküler sosla kaplanmış/ cilalanmış bu ulusalcılık süreç içerisinde özellikle Müslüman coğrafyada mezhepçi bir yapıya/ anlayışa evirildi. Bu mezhepçilik önce toplum katmanlarında kendisini gösterdi, çok geçmeden devletlerin/ emirliklerin resmi politika ve uygulamaları haline geldi. Bu yeni bir sömürgeleştirme biçimi ve manivelası olarak “mezhepçilik”, birey ve toplum düzeyinde (tabii ki sömürgecilerin sevk ve idaresinde) 1.Dünya Savaşı sonrasında, devletler düzeyinde ise 2.Dünya savaşı sonrasında görünür olmaya başladı.
1979’daki İran’daki “İslami Devrim”den sonra Mezhepçilik ciddi bir ivme kazandı. Şii-Sünni karşıtlığı, Yavuz- Şah İsmail’den bu yana en tepe noktasına çıktı. İran’ın Şia odaklı İslam Devrimi, Sömürgeci egemenleri çok rahatsız etti. Öyle ki Batılı ve Doğulu tüm emperyalist güçlerin himayesinde (ABD ve SSCB), “Sünni Irak”, neredeyse bütün Arap devletlerini de arkasına alarak İran’a büyük bir saldırı başlattı. Özellikle Sünni/Arap entelijansiye için bu savaş “yeni bir Kadisiye” idi. Savaş 8 yıl sürdü. İki taraftan bir milyondan fazla insan öldü. Savaş İran topraklarında sürdüğü için yıkımın büyük kısmı da İran’da yaşandı. İran bu savaşta ve savaş öncesindeki suikastlarda neredeyse devrimi yapan ve Şiilikten çok İslam’ı ön plana çıkaran bütün devrimci kadrosunu kaybetti ve İran yönetimi ve toplumu devrimin İslami tonunu Şiiliğe doğru kanalize etti. Diğer coğrafyalarda da “Sünnicilik” çok daha görünür olmaya, görünür kılınmaya başlandı. Aynı şekilde bölgesel/ yerel çatışmalarda da gözle görünür bir artış ortaya çıktı.
Müslüman coğrafyada en azından siyasi ve kültürel anlamda yeni bir “Sünnilik” algısı neşet etti. Örneğin o tarihe kadar “Vehhabilik” Sünnilik dışı addedilir ve “tehlike” şeklinde kodlanır ve Suudi Arabistan’ın Müslüman coğrafyadaki siyasi ve dini içerikli faaliyetleri hep şüphe ile karşılanırdı. Ancak bu tarihten sonra Vehhabi Suudiler Sünni blokun lideri gibi algılanmaya ve konumlanmaya başlandı ki bu tespit hala güncelliğini korumaya devam ediyor. Üstelik bunlar, Suudi yönetiminin açık ve son hız bir modernleşme çılgınlığı yaşarken ve ülkedeki Kral Faysal tarafından oluşturulan İslami diyebileceğimiz yapılar/ kurumlar tasfiye edilip, “İslamcı” kimlikleri ile bilinen âlimler/ kişiler tutuklanırken oluyor.
Gelinen noktada Merkezi İslam Coğrafyası, Batı’nın kurup, besleyip büyüttüğü Siyonist İsrail eliyle hem dini hem siyasi hem de coğrafi/fiziki anlamda yeniden şekillendirilmeye/ yapılandırılmaya başlandı. Arap Baharı süreçlerinin provoke edilmesiyle oluşturulan kaos durumunun da etkisiyle, Mısır, Tunus, Libya, Filistin, Lübnan, Yemen, Suriye, Irak ve pek çok Afrika ülkesinde hem toplumsal düzlemde hem de yönetim düzeyinde önemli değişiklikler meydana geldi. Şimdi de ABD-İsrail İran’a saldırdı ve yeni bir “mezhepçilik dalgası içerisinde hem Sünni dünya hem de Şii dünya yeniden düzenlenmeye, haritalar yeniden çizilmeye çalışılıyor. Bakalım bu kez Müslümanlar, Mezhepçilik parantezi dışına çıkıp batılı sömürgeci egemenlere “biz bu oyunda yokuz ve senin yeni hesaplarına izin vermeyeceğiz” diyebilecekler mi?
Sonuç: Siyasetin Mezhepleri Araçsallaştırmasının Küresel Sistemdeki Karşılığı: Yeni Sömürgecilik
Sonsöz olarak makalenin bu aşamasında, son üç yüzyılda olanı ve günümüzdeki durumu daha net görebilmek için makalenin başlığını, “Siyasetin Mezhepleri Araçsallaştırmasının Küresel Sistemdeki Karşılığı: Yeni Sömürgecilik” şeklinde de revize edebiliriz.
Şu, yaşaya geldiğimiz bir hakikattir ki; Müslümanlar hangi bloktan olurlarsa olsunlar, son üç yüzyıldır ciddi yıkımlar ve katliamlar yaşadılar, zihni ve fikri tahribata maruz kaldılar. Gönül isterdi ki Müslümanlar bu yaşanmışlıklarından ders alsınlar ve mezhepçilik parantezinin dışına çıkarak Kur’an’ı, İnzal süreci uygulamalarını ve Nebi’nin (Ona selam olsun) yöntemini merkeze alarak yeni bir başlangıç yapsınlar/ yapalım. Ancak görünen o ki, bu yaşanmışlıklara ve aynı zilletin hala yaşanıyor olmasına rağmen Müslümanlar hem fikri hem de siyasi tutum ve anlayış olarak hala 15.yy’da çerçevesi çizilen noktadalar ve aşacaklarına dair ümit verici bir işaret de görünmemektedir. Elbette, her durumda Allah-u âlem diyoruz.
1 Mütevekkil (847-861) ile birlikte Abbasi hanedanlığı çöküş ve parçalanma sürecine girdi. Zaman içerisinde Abbâsî toprakları üzerinde (Bu süreçte Abbasi Halifeliği kâğıt üstünde de olsa isim olarak da sürmektedir,); Büveyhîler;(m.934-1062), Tâhirîler;(m.821-873), Samânîler;(m.819-999), Şirvânîler (861-1538), Saffârîler (861-1003), Hamdânîler (890-1035), Mervânîler (990- 1100), Mirdâsîler (1023-1080), Ukâyliler (990-1057), Zengîler (1027-1250), Karahanlılar (840-1212), Tolunoğulları (868-906), İhşîdîler (935-969), İdrîsîler(788-974), Murâbıtlar (1050-1147), Muvahhidler (1121-1269), Hafsîler (1229-1574), Ağlebîler (800-10488), Fâtımîler (909-1171), Karmatîler (899-1077), Selçuklular (960-1308) (Gazneliler (963-1186), gibi pek çok bağımsız, yarı bağımsız, emirlik, beylik ve devlet kuruldu.
Mısır Darbesi ve Şehitler Unutulmadı
13.07.2026
PARANIN DİNİ İMANI YOK MU?|YUSUF YAVUZYILMAZ
14.07.2026
Hayır ve Şer|Mukaddes Özkan
21.06.2026
İlkel “komünal” toplum|Vahdettin İnce
21.06.2026
Amerika Kaybetti / Mehmet Taşdöğen
26.06.2026
Fetö'nün Çaldığı En Değerli Şey AHMET GÜRBÜZ 13.07.2026
AMERİKA, NATO VE TÜRKİYE YUSUF YAVUZYILMAZ 11.07.2026
İnsan, Ahlak ve Siyaset YUSUF YAVUZYILMAZ 21.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 7 ÜSTÜN BOL 19.06.2026
Kemal Tahir: Yerli Romanın Büyük Ustası Onur TAN 30.06.2026