BİR SÖMÜRGECİLİK MANİVELASI OLARAK EHLİSÜNNET- ŞİA KARŞITLIĞI VEYA MEZHEPÇİLİK
GİRİŞ: Yorumun/İçtihadın Mezhebe, Mezhebin Dine Dönüşümü
Üç yüz yıl önce başlayan Batı hegemonyacılığı tüm dünyada her alanda (askeri, siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik) devam ediyor. En yıkıcı etkileri ise Müslüman coğrafyada yaşandı, yaşanıyor. Bunun en temel nedenlerinden birisi Müslümanların hem zihni/fikri hem siyasi hem de fiziki anlamda parçalanmış olmasıdır. Bu parçalanmışlığın en net görüldüğü alanlardan birisi dini alan ve bunun mezhepçilik olarak tezahür etmesidir. Tabii bir de ulusçuluk/ milliyetçilik boyutu var ki bu iki sorun alanı birbirini beslemektedir.
İnsanın farklı bir inanca, bir anlayışa sahip olması, kendisini bir sosyal veya dini gruba ait hissetmesi doğasının gereğidir. Dolayısıyla buralarda bir sorun görmüyorum. Çünkü her bir insan (kadın-erkek) istisnadır ve biriciktir. Her birinin aynı duyu organlarına (göz, kulak, burun dil, kalp, beyin v.s) sahip olmalarına rağmen, soyut, somut her durum, olay, olgu, görme, anlama, algılama, yorumlama ve bunları bir başkasına aktarmasında daima bir kendine özgülük, dolayısıyla bir farklılığı söz konusudur. Bu tespit aynı ailenin fertleri, aynı okulun/ ekolun öğrencileri için de geçerlidir. Parmak izlerindeki farklılık/kendine özgülük duygu ve düşünce yapısı ile bunların tezahürlerindeki farklılığın/ kendine özgülüğün delili ve sembolü gibidir. Yeryüzündeki her bir insan, gece veya gündüz, aynı anda aynı gökyüzüne veya bir boşluğa baktıklarında her birinin gördüğü şey kendine özgüdür ve bir diğerinden farklıdır; her bir gözün beyine aktardığı görüntüler, o görüntülerin çağrıştırdıkları ve oluşan his ve hissiyat birbirinden oldukça farklı olmaktadır. Her bir göz, orada kendine özgü bir görüntü görecek, bir duygu ve his keşfedecek, bir çağrışım yakalayacaktır. Her kalp bunu farklı hissedecek, zihin farklı okuyacaktır. İşte bu kendine özgülük onun insan olmasının bir yansıması ve doğal bir tezahürüdür. Dolayısıyla bu insan, muhatap olduğu din, anlayış vs. konusunda da kendine özgülüğünü, biricikliğini, istisnalığını ortaya koyacaktır.
Kur’an/ İslam ile muhatap olduklarında, muhataplıklarını ortak bir imana, inanca, itikada, ortak bir davranışa dönüştüren Müslümanlar, bu özelliklerine rağmen, muhataplıklarının her aşamasında, anlama, algılama, hissetme, kavrama, yorumlama konularında da hep bu kendine özgülüklerini, biricikliklerini sürdüre gelmişlerdir. Zaten insan olmaları hasebiyle başka türlü davranma imkânları da yoktur: hangi eğitime, şartlandırmaya tabi tutulurlarsa tutulsunlar bu sonuç değişmez. Bu doğal ve olması gereken bir durumdur.
Her bir insan “biriciktir”, doğru ama bu “biriciklik” ancak bir toplumun parçası olunduğunda ortaya çıkar. Yani onun biricikliği, ortak ilke, kural ve amaç birlikteliğinde veya asabiye ve vatan/ menfaat birliği/birlikteliği üzerine oluşmuş bir toplumun bir ferdi olduğunda kendisini gösterir. Yoksa bir çölde veya bir ormanda tek başına yaşayan birinin biricikliğinin pratikte herhangi bir anlam ve karşılığı olmadığı gibi kendisi bile böyle bir özelliğe sahip olduğunu bilmez/bilemez.
İşte toplum içindeki bu biriciklik ona duyup gördükleri, yaşadıkları her olay, konu ve olgu hakkında fikrini söyleme, yorum yapma, duruşunu ortaya koyma hakkı verir. Her bir kişi çevresindekiler tarafından bu yapıp ettikleri ve söyledikleri çerçevesinde bilinir, tanımlanır, isimlendirilir; yerilir veya övülür, sevilir veya eleştirilir. Bu yorum hakkı varoluş farkıdır, insanın yorum hakkı (düşünme ve düşündüğünü ifade etme hakkı) elinden alındığında insanlığı elinden alınmış olur.
Nasıl ki, her bir insanın yorum hakkı (ki bu bir kanaati açıklama hakkıdır) insan olmasının gereğiyse, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, büyük- küçük her bir insan grubunun, topluluğunun da bir yorum ve yorumlama hakkı vardır; bu onun bir toplum, topluluk olmasının bir gereğidir. Toplumu bir araya getiren amaç ve bağ ne olursa olsun bunlardan bağımsız olarak kendini ifade edip tanımlaya bildiği ölçüde toplumdur. Toplumların farklılıkları da bu yapıp etmeleri ve karakterleri çerçevesinde ortaya çıkar.
Kısacası herhangi bir kişi kendi adına konuştuğunda bir ölçüde aynı zamanda ait olduğu toplum/kesim adına da konuşmaktadır ki bu, zaten olması gereken bir durumdur, dolayısıyla bu durum, hem bireyin hem de toplumun biricikliğinin en önemli göstergesidir. Yani bazı insanların bir fikir ve anlayış çerçevesinde bir araya gelip kendilerini ifade etmeleri ve günlük hayatlarını da bu anlayış çerçevesinde sürdürmeleri hayatın doğal akışının bir gereğidir; zaten insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri de hep böyle olagelmiştir. Ancak olan ve olması gereken bu durum sorunların, savaşların ayrışmaların da temel nedenidir. Bireyler birbirlerine, bir toplum da diğerine galebe çalmaya başladığında, tahakküm etmeye kalkıştıklarında kavga ve ayrışmalar da başlamış olur. Farklı toplumlar varsa toplumlar arası rekabet ve çekişme de vardır.
Dolayısıyla bireye veya bireylere ait yorum ve kanaatlerin süreç içerisinde o topluluğun/ toplumun yorum ve kanaati haline gelmesi insan ve toplum olmanın doğası gereğidir. Toplum varsa ortak bir fikir, kanaat ve ortak bir eylem de vardır. Araplar, bir anlayışı, iddiası, ideolojisi ve ortak eylem birliği olan yapılara “hizb”, bu topluluğun dini ve fikri kanaat ve anlayışına da “mezhep” derler. Yani bir hizb/topluluk varsa onun bir mezhebi/anlayışı da vardır. Bir topluluğa/ topluma “hizb” dediğimiz için bu “hizb”in fikir ve eylem birliğine de mezhep demiş oluruz. Dolayısıyla nasıl ki yorum/ içtihat ferdin/ bireyin doğal bir hakkıysa, bir mezhebe sahip olmak da bir topluluğun en doğal hakkıdır. O toplumun fertlerinin kendilerini o mezhep üzerinden ifade etmeleri de olması gereken bir durumdur; hayatın doğal akışının bir gereğidir.
Bir yerde insan varsa yorumdan/içtihattan, toplum/topluluk varsa bir mezhepten, bir mezhep varsa eğer daha üst bir kimlikten/dinden, daha üst/ kapsayıcı bir toplum yapısından, üzerinde ittifak edilmiş bir anlayış ve inançtan söz ediyoruz demektir. İnsan ve toplum yapısı karmaşık ve dinamik bir yapı arz eder. Nasıl ki, irsiyet/aile, büyük aile/ aşiret, kavim şeklinde irsiyet/nesep merkezli bir toplum hayatın gerçeği ise fikir, anlayış, inanç ilke merkezli toplum yapısı da insanın, düşünen ve akleden bir varlık olmasının bir gereğidir. Bu iki durum da zaman zaman iç içe olduğu gibi ayrı ayrı hatta birbirinin karşıtı ve rakibi olarak da varlıklarını devam ettirebilir/ ettirmişlerdir; olumlu veya olumsuz anlamda birbirlerini besleyegelmişlerdir.
Bu genel tespitten sonra biraz daha özele /alana, bu genel tespitlerin pratikte geçmişte ve günümüzde nasıl tezahür ettiğine geçebiliriz.
Kuran’ın inzal döneminde, o bölgede pek çok din ve bu dinlere ait mezhepler söz konusuydu ve neredeyse her bir mezhep, parçası olduğu dinin kendisi haline gelmişti. Kuran bu durumu eleştirel bir yaklaşımla tespit etmektedir ve kendi inananlarını bu konuda uyarmaktadır. Biz de diğer dinlerdeki gerçekliğe girmeden, Müslüman gelenek üzerinden yürüyerek tespitlerimizi yapmaya çalışacağız.
Dini inanca sahip olsalar da olanlar/ yaşananlar konusunda farklı düşünmek, farklı kanaatlere sahip olmak, bu kanaatleri seslendirmek ve tatbik etmek onun insan olmasının bir gereğidir, yani olması gerekendir. Dolayısıyla İslam’ın anlaşılması, uygulanması, yeni ortaya çıkan konular ve sorunlarla ilgili olarak farklı görüş ve anlayışların ortaya çıkması da böyledir. Bu duruma nüzul sürecinde de/ Nebi’nin sağlığında da vefatından hemen sonraki süreçte de (siyasi tartışmalar istisna edilirse) şahit oluyoruz ve bu durum o dönemin gerçekliğinde toplumun geneli nazarında normal ve olması gereken olarak kabul ediliyor, bir sorun olarak görülmüyordu. Zaman içerisinde, özellikle siyasi konulardaki fikri ayrışmaların farklı gruplaşmalara, yer yer gruplar arası tartışma ve çatışmalara evirilmesi bu olumlu ve olması gereken havanın bozulmasına, sosyolojinin değişmesine, toplumun kutuplaşmasına ve yavaş yavaş bu farklı siyasi oluşumların birbirini “öteki” olarak kodlamalarına neden oldu.
Müslüman coğrafyada/ toplumda uzun süre siyasi olmayan fikri ayrışmalar, bir sorun teşkil etmese de siyaset merkezli farklılıklar kişisel yorumların/içtihatların ötesine geçerek karşıtlıklar üzerinden kendini var etmeye başlayınca hizipleşme/ mezhepleşme farklı bir boyut kazandı. Daha doğrusu nesep ve/veya fikir birlikteliğine dayalı oluşumlar/ gruplaşmalar, toplumsallaşmalar yerine siyaset ve çıkar merkezli oluşumlar ortaya çıkmaya ve toplumsal gündemi belirlemeye başladı. Diğer farklılıklar ve fikri oluşumlar bu yapıların gölgesinde kalarak görünmez oldular.
Klasik İslami Dönemdeki Siyasi ve Fikri Oluşumlar ve Dönemin İktidarlarının Dini/Mezhepleri Bir Kaldıraç Olarak Kullanması

Siyaset, bir toplumu var ve görünür kılan en temel araç olduğu gibi bir ölçüde toplumu kontrol etme ve yönetme imkânıdır da. Ancak bu imkân adaletin körleştiği/işlevsizleştiği, sorumluluğun ve hesap verilebilirliğin (ve hesap sorulabileceği inancının) ortadan kalktığı durumlarda bir imkândan çok bir vesayete ve tekelleşmeye dönüşüyor. Siyaset tekelleştiğinde varlığını devam ettirebilmesi için bir “iç düşmana” gereksinim duyuyor ve böyle bir iç düşman yoksa bile icat ediliyordu ki bu gün de benzer bir durum söz konusudur. Dolayısıyla siyaset her dönemde toplumu kuşatıp kucaklama, onu var kılma ve hayatı kolaylaştırma mesleği iken, toplumu kutuplaştırarak kontrol etme, yönetme, devleti, hatta toplumu yeniden, yeniden inşa etme, ona tek başına sahip olma aracı haline geliyor. Ancak bu tür bir siyasetin varlığını devam ettirebilmesi, toplum tarafından taşınabilmesi için din ve dini otorite tarafından meşrulaştırılması gerekir. Yani siyasetin hedef ve amaçlarına ulaşması, ancak din, siyasetin tekeline girdiğinde, toplumun dini, devletin dini haline getirildiğinde veya bir mezhebi öne çıkararak onun üzerinden topluma tahakküm kurulmaya başlandığında mümkün olabiliyor. (1)
Bu, tüm toplumlar ve siyaset biçimleri için genel bir tespittir, ancak tarihi tecrübe Müslüman dünyanın da yüzyıllardır bu siyaset biçimi ile yönetile geliyor olduğunu ve dolayısıyla siyasetin tekelleştiğini ve dinin araçsallaştırıldığını da bize gösteriyor. Bu anlayışın bir yansıması olarak Müslümanların devlet tecrübesinde çok erken bir dönemde, farklı düşünenler ve farklı bir siyasi yapının parçası olanlar iktidarın/ devletin dışına itildiler, nimetlerinden gereği gibi yararlandırılmadılar; adeta isyana zorlandılar. Daha önce din/inanç, Müslümanların üst kimlikleri iken, hatta Resulullah döneminde tek ve yegâne kimlikleri iken çok uzun olmayan bir süreçte yeni asabiyeler, örneğin yeni oluşan siyasi yapılar (Şiilik, Haricilik, Emevilik, Abbasilik gibi) aldı. Ancak bu siyaset biçiminin egemen olmasıyla birlikte sadece yönetimi destekleyen gruplar için değil neredeyse bütün siyasi grup ve yapılar için, hizbin/ siyasi oluşumun varlık ve amacı, din/İslam olarak algılanır olmuştu. Öyle ki bu hiziplerin hayat ve devlet tasavvuru adeta bir din haline gelmiş/getirilmiş, diğer Müslümanlarla ilişkileri de bu karşıtlık ve anlayış üzerinden oluşturulmuştu.
İlk siyasi oluşumlar olarak Şiilik, Haricilik ve Mürciye/Emevicilik kendisini bu anlayış üzerinden kurmuş, süreç içerisinde kendi fıkhı/hukuki yapısını da bu anlayış ve siyasi tutumunu merkeze alarak oluşturmuşlardı. Neredeyse her siyasi yapı egemen olduğu coğrafyada İslam’ı temsil eder hale gelmişti.
İslam’ın 1.yy’nın son çeyreğine baktığımızda Şiilik ve Haricilik (ki her birinin egemenliğinde/ kontrolünde olan ve anlayışlarını uyguladıkları, mevcut iktidarın ulaşamadığı bölgeler vardı.) muhalefeti/ yürürlükteki iktidar karşıtlığını, Mürcie ise iktidarı yanlılarını ve onun nimetlerinden istifade edenleri temsil ediyordu/isimlendiriyordu. Ancak Müslüman toplumun kahır ekseriyeti, özellikle merkezi Müslüman coğrafyanın dışındaki toplulukların büyük bir kesimi bu siyasi yapıların dışında, izleyici konumundaydılar. Emevi idaresi ve iradesi Müslüman toplumun geneline tam olarak sirayet edememiş, özellikle gayri Arap unsurlar tümüyle bu iradenin dışında kalmışlardı.
İslam’ın ikinci yüz yılından itibaren hem fetihlerin ortaya çıkardığı yeni gerçekliklerin hem de Abbasilerin yönetim anlayışının etkisiyle yeni fikri oluşumlar, fikri ekoller, fıkhı ve itikadi mezhepler ortaya çıkmaya başladı ve bunlar da iki ana damar olarak şekillendi: Ehli Hadis ekolleri/ mezhepleri, Ehli Rey ekolleri/ mezhepleri. Bunların iktidardan bağımsız bir şekilde, en azından yarı bağımsız bir şekilde oluştuğunu (Bunda Emevi iktidarının baskın Arap karakterinin ve otoriter yapısının da etkisi vardı. Toplumun geneli iktidara mesafeliydi.) söyleyebiliriz. Bu nedenle bu oluşumları ilk sivil okullar/ekoller olarak isimlendirebiliriz. Ehli Hadis grupları; rivayet merkezli ve temsilcileri genel itibariyle Arap, Arap Yarımadası, Bedevi kökenli kimselerden oluşuyordu.

Bu damarın öne çıkan mezhepleri; Şafiilik, Hanbelilik, Zahirilik, Eşarilik gibi oluşumlardır. Ehli Rey grupları ise dirayet ve içtihat/ yorum merkezli bir anlayışa sahiptiler. Temsilcileri de genel olarak Mevali kökenli, yani gayri Arap unsurlardan oluşuyordu. Mutezile, Hanefilik ve Maturidiliği bu grubun önemli temsilcileri olarak sayabiliriz. Ancak bu okullar da/ ekoller de süreç içerisinde imamlarından/ kurucularından bağımsız olarak din ile/İslam ile özdeşleşir hale geldiler.
En azından müntesiplerinin anlayışı bu noktadaydı. Mezhep değiştirmek din değiştirmek olarak algılanır oldu, bir Müslümanın farklı konularda, farklı mezheplerin yorumlarına tabi olması büyük bir suç/ günah olarak kabul edilmeye başlandı. Artık mezhep farklılıkları yorum farklılıklarının çok ötesine geçmiş, bir din farklılığı gibi algılanır olmuştu. Özellikle M.11.yy/H.5.yy’dan itibaren Müslümanlar kendilerini İslam’dan çok mezhepleri ile tanımlar/isimlendirir oldular. Süreç içerisinde siyasi ve fikri/ fıkhı oluşumların düşünce, anlayış, fikriyat ve toplumsal şekillenmelerinde/ pratiklerinde önemli değişiklikler meydana geldi.
Tabi bu süreçte (Dört Halife sonrası süreçten söz ediyoruz; sorunların pek çoğunun nedeni bu dönemde yaşananlarda ve gerçekleşen hadiselerde saklı olsa da) dile getirdiğimiz konu ve olaylar dışında da (fetihlerden, Şii ve Harici ayaklanmalardan, bu ayaklanmaların oluşturduğu kaos gibi) pek çok önemli hadise, toplumsal olay da yaşandı. Emevi Hanedanlığı döneminde Mevaliye uygulanan ikinci sınıf Müslüman muamelesi pek çok toplumsal hadiseye neden oldu (Şuubiyye kaynaklı hadiseler gibi). Abbasilerin döneminde bu ötekileştirme bir miktar azalsa da Merkezi Müslüman coğrafyada etkisini çok uzun süre devam ettirdi. Abbasi sultanları Me’mun, Mu’tasım ve Vasık döneminde Mutezile temsilcilerinin de seslendirdiği Halku’l Kur’an anlayışı bu sultanlar tarafından devlet anlayışı haline getirilerek, muhalefeti hatta toplumu terbiye etme sopası olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle de bu anlayışı reddeden ehli hadis kesimin ileri gelenlerinin pek çoğu cezalandırıldı. Bu durum toplumda ciddi kırılmalara neden oldu.
Sultan Mütevekkil ile birlikte durum tersine döndü ve bu kez de bir ehli hadis karşı devrimi yaşandı, (Ben bu süreci Emevi Karşı devrimi, ikinci Emevi dönemi olarak isimlendiriyorum; çünkü Emevilerin toplum, din ve devlet tasavvuru geri dönmüştü.) Önceki dönemde özel bir statüye sahip olduğu iddia edilen Mütezili âlimler sonraki süreçte sadece devlette görev alanlar değil tüm Mütezili fikriyatın savunucuları bir sürek avına tabi tutuldular, ileri gelenlerinin çoğu cezalandırılıp, hapsedildiler; Mütezili fikirler, eserler tüm Müslüman coğrafyada yasaklandı, kitapları yakıldı, fikriyatları yok edildi. Büveyhiler ve Selçuklu beyi Tuğrul Bey döneminde yasaklar gevşetilse de ehli rey (özellikle de Mütezili çizgi) anlayışın yeniden inşası mümkün olmadı; Kadı Abdülcabbar örneğinde olduğu gibi çalışmalar “dönem tarihçiliği” ile sınırlı kaldı. Dolayısıyla Ehli Hadis anlayışının baskın konumu bugüne kadar devam ede geldi. Bu noktadan sonra devletin onay vermediği İslam yorumları “batıl” ve “sapık” addedilerek yasaklandı ve toplumdan dışlandı.
Fikri/fıkhı ve itikadi anlayışlar, farklı dini yorumlar, bu anlayışlara ait oluşumlar, siyasi iradenin müdahalesiyle bir bütün olarak ehli hadis bir anlayışa/ çizgiye ve Şia karşıtı yapıya/karaktere evirilmek durumunda kaldı/bırakıldı. 15.yy’dan itibaren bu Ehli Hadis anlayış kendisini yine devletin kontrolünde ve devletin diktesiyle “Dört Hak Mezhep” çerçevesinde yeniden tanımlayıp sınırladı ve dışarıda bıraktıklarını “bidat veya küfür ehli” olarak ötekileştirdi ve din dairesinin dışına çıkardı. İslam’ın ve Müslümanlığın ancak bu “Dört Hak Mezhep” çerçevesinde mümkün olacağını iddia etti ve bu anlayışını bir devlet uygulaması, hatta bir “devlet dini” olarak zorla tüm tebaasına dayattı. Dairenin dışına çıkarılanlar sadece Şia ve Harici karakterli anlayışlar değildi, Ehli Hadis formatına tabi olmamış tüm felsefi ve ehli rey merkezli fikir ve oluşumları da kapsıyordu. Tabi bu ötekileştirme ve dışlama dışarıda kalanların da aynı yolu izlemelerine neden oldu; En azından Şii blok (Gulat yapıları istisna ederek) da kendisini “Şia Hak Mezhepleri” çerçevesinde Şah İsmail dönemi ile birlikte yeniden tanımladı. Müslüman coğrafyada kendi bloğu veya mezhebi dışındaki Müslümanları (dinin temel rükünlerini ve açık ilkelerini açıkça reddetmedikçe) belirlediği çerçevenin dışına itmeyen mezhepler arasında tek istisna, Yemen’deki Zeydi’lerdi; tüm kesimler kendilerini ötekileştirmelerine rağmen onlar bu özelliklerini, itikadi ve siyasi çizgilerini günümüzdeki Arap Baharı süreçlerine kadar devam ettirdiler.
Bu Anlayış ve Oluşumların Toplumsal Düzene ve Bireysel Zihne etkisi
Şii ve Harici ayaklanmalar, “Mutezile Mihnesi” (2) ve sonrasındaki Ehli Hadis Mihnesi’nin oluşturduğu toplumsal kırılmalar yeni bir toplumsal vasatı ortaya çıkarmış, yeni bir toplumsal anlaşma ihtiyacını doğurmuştu. Bu tam da Haçlı seferleri ve Moğol istilaları öncesi döneme denk geliyordu. Şiddet yanlısı batini ve gulat anlayışlar dışındaki tüm toplum kesimlerini kucaklayacak bir din diline ve din anlayışı inşasına ihtiyaç vardı ve bu durum ulema ve siyasi elitler arasında açıkça tartışılmaya başlanmıştı. Aslında ortak bir noktaya da gelinmişti. Tüm Ehli hadis, Ehli rey, Şii, Zeydi, Sufi ve İbadi anlayışları, yapıları içine alan, hepsini kucaklayan/ kapsayan, sahabeleri tümüyle tartışmaların dışına çıkaran bir anlayış üzerinde bir kanaate ulaşıldığı anlaşılıyordu. Ben şahsen Ehli Sünnet ve’l Cemea fikrinin/anlayışının bu ihtiyacın bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum.
Bu itikadi bir kucaklaşmayı işaret ediyordu ama bu proje esas itibari ile siyasi bir birlik projesiydi. Bu ihtiyacın ve ilgili tartışmaların olumlu neticelendiğinin en temel göstergesi Cami ve mescitlerdeki fiziki dizayn ve görsellerdi. Cami duvarlarındaki, Raşit Halifelerin ve Hasan, Hüseyin isimlerinin yazılmasıydı (ki bazı Sünni coğrafyalardaki camilerde buna Şii on iki İmamın ismi de eklenmişti. Çankırı’da hala böyle bir cami var.). Ancak önce Haçlı seferleri, arkasından Moğol istilaları ve bunların ortaya çıkardığı kaos, sonrasında da Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki zıtlaşma ve savaş bu anlayışın etkinleşmesine ve bir fikriyat olarak egemen bir anlayışa dönüşmesine izin vermedi. Tam aksine bu Ehli Sünne ve’l Cemaa anlayışının da çok geçmeden ehli hadisleşmesine neden oldu. Yavuz (Osmanlı/ Sünni) ile Şah İsmail (İran/Şii) ve Memluküler (Mısır/Şii) arasındaki çatışma ve ayrışmalar daha keskin bir kırılma/ ayrışma dönemini ortaya çıkardı. Sünni blokta Din/İslam “Dört Hak Mezhep” parantezine alınmıştı. Karşısında da bir Şia parantezi oluşmuştu.
Bu durum modern dönemlere kadar bu şekilde geldi. Sömürge süreçleri ve bu süreçlerde yaşanan acılar bile bu parantezi kapatamamış, hatta daha bir kalınlaştırmış ve daha bir yakıcı hale getirmişti. Batılı Sömürgeci güçlerin yaptıkları zulüm ve katliamlar ile birlikte bu mezhebi ötekileştirme de devam ediyordu ki bu bizzat sömürgecilerin de teşvik edip körüklediği bir şeydi.
İşte İran’daki İslami devrim böyle bir parantez sürecinde oluşmuş, tüm Müslüman dünya İran’da olup bitenleri bu parantezdeki durumuna/ konumuna göre okumuştu. “İslami Devrim” daha birinci yılını henüz doldurmuştu ki, Irak, İran’a yine bu parantezin bir gereği olarak saldırtılmış, 8 (sekiz) sene süren bu savaşta çoğunluğu İran tarafında olmak üzere bir milyondan fazla Müslüman öldürülmüştü ve İran İslami Devrimi de yeni bir iklime evirilmişti. Ve bu iklimin bir yansıması olarak Şii İran, Suriye’de işledikleri günahları da bu parantezin dinamiğiyle işlemişti. Ki Müslüman coğrafyada özellikle de Merkezi Müslüman coğrafyada bu parantezin etkisiyle pek çok olay yaşanmış, suçlar işlenmiş ve parantez biraz daha kalınlaşmıştı. İşte bu parantezin kalınlaştığı bir dönemde ABD-İsrail İran’a saldırmış, binlerce masum insanı, çocuk, kadın ve ihtiyarı katletmişti. Müslümanların kadim sanat eserleri, camileri, kültür merkezleri, tüm tarihi dokusu, hastaneleri, okulları, sivil kurumları yok edilmişti. Tüm bunlar olurken yine her bir Müslüman tıpkı 1979’da olduğu gibi bu savaşı kendi parantezi içinden, kendi mezhebi aidiyetin gözlüğü ile takip ediyordu.
(Devam Edecek)
----
(1) Siyasetin bu anlayışının çok eskilere dayandığını Kur’an da işaret eder. İlgili ayet şöyledir: “Çünkü Firavun o yerde zorbalığa kalkmış ve ahalisini fırkalara ayırmıştı; o fırkalardan birini ezdikçe eziyor oğullarını boğazlatıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o gerçekten müfsitlerdendi”(Kasas:284).
(2) Hâlbuki bu bir Mutezile projesi ve uygulaması değil bir devlet projesiydi, doğrudan devlet/Sultan tarafından projelendirilip uygulanmıştı. Mutezile fikriyatı burada araçsallaştırılmıştı. Üstelik bu uygulamaya ve devlet baskısına pek çok Mütezili âlim tepki göstermişti. Ayrıca bu uygulamanın devlet katındaki temsilcileri ve uygulayıcıları arasında önde gelen hiçbir Mutezili âlim de yoktur. Adı geçenlerin de (örneğin Ahmet b. Ebu Duad gibi) Mütezililiği çok tartışmalıdır.
Abdullah Naci ile Derkenar
02.07.2026
KEMENÇE Mİ KUMANÇE Mİ|KEVSER KIRAN
04.07.2026
Mehmet Yaşar Soyalan ile Derkenar...
05.06.2026
28 Şubat'çı Reha Muhtar öldü
04.06.2026
Hayır ve Şer|Mukaddes Özkan
21.06.2026
Kemal Tahir: Yerli Romanın Büyük Ustası Onur TAN 30.06.2026
iman vitrine değil mihraba aittir. MUSTAFA AKMEŞE 04.07.2026
Koç'un Fıkrası ve Ayrımcılık YUSUF YAVUZYILMAZ 08.06.2026
Dindarların Çelişkileri YUSUF YAVUZYILMAZ 13.06.2026