metrika yandex

Haberler / Yazı Dizisi

Egemen Küresel Dil Olarak Sosyalizm ve Müslüman Zihindeki Tezahürleri -3- / Mehmet Yaşar SOYALAN

03.05.2021

-“İslami Sol” ve “İslam Sosyalizmi” Kuramı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

 

3. Bölüm

“İslami Sol” ve “İslam Sosyalizm” Kuramlarının Özgünlüğü Konusu

“İslam Sosyalizmi” ifadesi ilk defa İstanbul’da zorunlu ikamete tabi tutulduğu günlerde Cemaleddin Efgani tarafından kullanılır. O, Sosyalizmin köklerinin İslam’da olduğunu, hatta “İslâmi Sosyalizmin” sosyalizmden daha iyi olduğunu iddia eder. İslam sosyalizminin en ideal örneklerinin Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemlerinde yaşandığını söyler. Ona göre Hz Osman ve Muaviye dönemi ve sonrası Müslüman toplumun “emirler”, “şerefliler”, “müreffehler”, “varsıllar” ve “yoksullar” şeklinde tabakalara bölündüğü bir dönemdir, bu nedenle “İslami Sosyalizm” için uygun örnekler değillerdir. O, bununla da yetinmez, sosyalizmin köklerini Cahiliye dönemine kadar götürür ve İslam öncesi bedevi Arapların abartılı konukseverliğini bu sosyalizme örnek olarak verir. Elbette O da halefleri gibi Sosyalizmin Batıdaki düşünsel kodlarına ve uygulamalarına herhangi bir göndermede bulunmaz. “Nitekim benzer bir çaba Şemsettin Sami’de de görülen “sosyalizm” ile “komünizm” kavramları tefrik edilerek “sosyalizmin iyi, komünizmin kötü” olduğu sonucuna varılmasıdır. Afgani diğer İslam modernistleri gibi bilimsel gelişmelerin sosyal sonuçlarını Avrupa’daki gibi bir “epistemolojik kopuşla” değil İslami geleneğe eklemleyerek ama ilerlemeci bir yaklaşımla değerlendirmiştir.”

Selefi ve İhvan çizgisindeki hareket adamı ve düşünürlerin kanaatleri de bu yöndedir. Hepsi de Sosyalizm ile Komünizmi birbirinden ayrıştırırlar. Tehlikeli olanın ve mücadele edilmesi gerekenin “Komünizm” olduğu ifade edilir. Bu tutum, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde fotoğrafın bütününün görülemediğini veya görülmek istenmediğini ortaya koyuyor. Bu örnek bile Müslüman zihnin olguyu nasıl araçsallaştırdığını, işine gelen tarafı alıp, işine gelmeyen tarafı nasıl kararttığını gözler önüne seriyor.

Sosyalizmi İslamileştirme modası ilk önce ve en belirgin şekilde Arap coğrafyasında ortaya çıktı. Arkasından da diğer Müslüman coğrafyalarda görülmeye başlandı. Arap coğrafyasındaki İslam Sosyalizmi çalışmalarının bu konuda belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Mısır’da, Suriye’de ve Kuzey Afrika’da ortaya çıkan yayınların ve kurulan siyasi yapıların bu yaygınlaşmada önemli katkıları oldu. İhvan’ın ileri gelen yazar ve hareket adamlarından Mısır’da Seyyid Kutub’un İslam Kapitalizm Çatışması ve İslam’da Sosyal Adalet, Suriye’de Mustafa Sibai’nin İslam Sosyalizmi kitapları bunlardan en meşhurları idi. Seyyid Kutub’un kitaplarında Sosyalizme doğrudan bir atıf olmasa da Sibai’nin kitabı bir sosyalist manifesto gibiydi. Kitabın pek çok yerinde Sosyalizm güzellemeleri mevcuttu. O daha kitabının başlarında şöyle diyordu:

“Sosyalizmin az sonra sönecek bir moda olduğuna inanmıyorum. Aksine ben, sosyalizmin, insani bir duygunun ürünü olduğuna, bütün resullerin tebliğinde yeri olduğuna, bütün ıslahatçıların da çağlar boyunca ona başvurduğuna inanıyorum. Bütün çağdaş dünya, özellikle geri kalmış ülkeler, insanlığın manasını ortadan kaldıran sınıflaşmalardan kurtulmak için, onun hakim olmasına uğraşıyorlar.”

“Sosyalizmin gayesi, sermayeyi kitlenin aleyhine biriktirip, servet yığmaktan ferdi menetmek, kapitalin kitleye sıkıntılı, sefalet getiren şekle gelmesini önlemek, çalışanları murakabe ettirmek, vatandaşlar arasında sosyal dayanışmayı tesis etmektir. Böylece sosyalizm yoksulluk, açlık, servetin acaip şekilde artması gibi, bir yandan içtimai perişanlığı ve hastalığı, öte yandan şımarıklığı, ahlak bozukluğunu filizlendiren sebepleri ortadan kaldırmak gayesini güder.”

“Bu İslam Şeriatı"ndan başka bir şey de değildir”

“Buna, isteyen “içtimai adalet, içtimai mesuliyet veya fakirlikle mücadele de diyebilir.”

Bu satırlar, popülizmi ve araçsallaştırmayı bütün açıklığı ile ortaya koyuyor ve başka söze gerek bırakmıyor.

Müslüman coğrafyadaki bu akımdan Türkiyeli Müslümanlar da etkilendi. Yetmişli yıllar bu etkinin tavan yaptığı yıllardı. Yukarıda adını andığımız bu kitaplar ve benzerlerinin Türkçe çevirilerinin yapılması yanında Milliyetçi Muhafazakâr bir aydın olan Nurettin Topçu bu İslami Sosyalizmin Türkiye versiyonunu ortaya koydu. Topçu, bu konudaki fikirlerini Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde dile getirdi. O da Arap çağdaşları gibi ““Bizim sosyalizmimiz İslam’ın ta kendisidir” diyordu ve bunu da Anadolu Sosyalizmi olarak isimlendiriyordu. Aynı dergide yazan Hüseyin Hatemi de benzer görüşlerini İslam Sosyalizmi ismini tashih ederek “İslam Açısından Sosyalizm” olarak isimlendiriyordu. Zaten görüşlerini de bu başlık altında kitaplaştırmıştı. Elbette Cemil Meriç’in bu konudaki katkılarını da göz ardı etmemek gerekir. O, “İslam Sosyalizmi” tabirini benimseme de “Sosyalizm Türkiye'de yaşamak için İslamî bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı vardır. İslamiyet de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.” diyerek hem mülkiyet konusundaki düşüncesini ortaya koyuyor hem de coğrafya gerçeğine dikkat çekiyordu.

Sonuçta bu kuşak, özellikle de 2. Dünya Savaşı sonrasındakiler, sol söylemi ve sosyalist argümanları “İslamileştirerek” yaşadıkları zaman ve zemindeki pozisyonların gereği olarak kendilerini ifade edecek bir araç olarak gördüler. Bu tür bir yaklaşım içerisinde olanların bir kısmının iktidara gelmek gibi bir amaç ve hayali olmadığı belli olmaktadır, ancak iktidara gelinse bile pozisyonlarını iktidar koşulları belirlemektedir. İslami Sosyalizm söylemi yanlılarının en belirgin özelliği bulunduğu ülkelerde muhalif konumda olmalarıdır. Dolayısıyla bu tür açıklamaları da muhalif olmanın bir gereği olarak yapılıyor olmalıdır. Zaman, zemin ve koşullar değiştiğinde zaten çoğu zaman söylemler de değişirdi. Bu değişim ve dönüşüme/ farklılaşmaya hem birey, hem cemaat/grup/ teşkilat hem de siyasi parti veya iktidar anlamında pek çok örnek verilebilir. Birey anlamında, Müslüman entelektüel Mısırlı Hasan Hanefi bu konuda çarpıcı bir örnektir.

Hasan Hanefi, İslami Sol düşüncenin en önde gelen ismidir. Bu alanda pek çok yayının bulunması yanında “İslami Sol” kuramının da ideoloğudur. Pek çok yayınında özellikle de "Mâza ya'ni el-yesaru'l-islami'? adlı çalışmasında bu projesini ayrıntılarıyla ortaya koyar ve Efgani’den Seyyid Kutub’a kadar pek çok düşünür ve hareket adamını İslami Sol’un temsilcileri olarak sıralar. Hanefi, İslami Sol davasını Efgani gibi İslam’ın kurucu metinleri ve ilk dönem uygulamaları ile başlatır. “İslam dini düşüncesi mukaddes bir şey değildir” diyen Hanefi, Ehli Hadis ve Eş’ari çizgisini “sağ”, bu anlayışın karşısında duran Ehl-i rey çizgiyi, hatta bir kısım sûfi yapıları “sol” olarak kabul eder. Hanefi’ye göre bu 'İslami sol' proje: “Doğu'dan ve Batı'dan, Marksizmden ve liberalizmden, Şia ve Haricilikten uzak; ümmetin içinde bulunduğu gerçekleri ifade eden, fikri, içtimai, medeni ve siyasi bir söylemdir. Kökü, Kitap ve Sünnet'e uzanır ve sadece ümmetin maslahatını arar. İslami sol, ‘siyasi’ olmasına rağmen, siyasi bir parti değildir. Siyaseti, devlete veya başka bir partiye karşı olma anlamında almaz; amacı, işgal altındaki toprakların bağımsızlık kazanması, toplumsal özgürlük, içtimai adalet, toplumsal birlik, kalkınma, geriliğin ortadan kaldırılması, Müslüman ve Arap kimliğinin korunması (Batılılaşmayı önleme) ve sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesidir. İslami sol, İslam'ın Marksist bir elbise içinde sunulması değildir. Bu, İslam'a bir hakarettir. Ortaya konan değerlerin hepsi bizzat İslam'dan ve kültürden alınmıştır. Bu proje, ümmetin ihtiyaçlarını dile getirir.” Bu, Hanefi’nin 80’li yıllardaki düşüncesidir. Yıl 2002’ye geldiğinde artık o, yeni bir söyleme, dile ve kavramlaştırmaya sahiptir. İslamiyat Dergisinin 2002 yılındaki “İslam’ın Sol Yorumu” özel sayısına yazdığı makale bu değişikliği açık bir şekilde ortaya koyar. Dergideki makalesinin başlığı, “Aydınlanmacı İslam”dır. Kendisinden “İslami Sol” projesini anlatan bir makale istendiğinde, O, bu başlıkta bir makale kaleme alıp, göndermiştir. İlgili sayının editörü, Hanefi’nin makalesinin altına şöyle bir not düşer. Bu aslında tarihe düşülen bir nottur:

“Hasan Hanefi, bu yazıyı, 'İslami sol' projesini bugün nasıl değerlendirdiğini yansıtan bir yazı yazması yönündeki talebimiz üzerine kaleme alınmıştır. Oysa görüleceği gibi, yazıda 'İslami sol' kavramından hiç söz edilmemektedir. Hanefi, fenomenolojik yöntemi benimsediği için, lafız ile mana arasındaki ilişkiyi, elbise ile beden arasındaki ilişkiye benzetmektedir. Ona göre, elbise eskiyince değiştirilir. 20. yüzyılın ikinci yarısında 'sol' düşünce, politik ve entelektüel bakımdan büyük bir prestije sahip olduğu için, projesini 'İslami sol' olarak isimlendirmiştir. 80'li yıllardan sonra sol düşüncenin prestij kaybetmesine bağlı olarak, onun bu kavramı bırakıp, aynı içeriği 'aydınlanmacı İslam' şeklinde isimlendirmeyi yeğlediği anlaşılmaktadır (Yayıncı).

Oysa ilgili derginin aynı sayısındaki Nasır Hamid Ebu Zeyd’in makalesinin adı “İslami Sol -Genel Bir Bakış-” ismini taşımaktadır. Aslında İslam’ın toplumsal tezahürü konusunda Nasır Hamid Ebu Zeyd ile Hanefi ile benzer düşüncededir ama O da İslam’ın ilk uygulamalarının sol bir tezahüre sahip olduğunu söylese de modern dönemde İslami Sol ve İslam Soyalizmi deyimlerini seslendirenleri ‘uzlaşmacı’ ve ‘eklektik’ olmakla suçlar.

“İslam'a gelince, bütün türevleriyle adalet ('adl, kıst), zulmün reddi ve benzeri kavramların, iktisadi adaletten toplumsal adalete, oradan kozmik adalete kadar varan bir anlayış içerisinde, gerek ilahi hitapta, gerek nebevi üslûpta çeşitli şekillerde kullanıldığını görebiliriz. İlahi ve nebevi hitabın söylem düzeyini bir tarafa bırakıp, uygulamaya bakacak olursak, oluşum ve gelişim döneminde İslam mesajının, çağdaş bir kategori olarak, tam anlamıyla 'sol' kategoriye denk düştüğünü belirtmek gerekir.”

Ancak o, günümüz İslami Sol düşüncenin günümüzdeki temsilcilerine, bu fikri temsiliyet ve formüle etme noktasında ciddi eleştiriler getirir. “60'lı yıllarda sadece Mısır'da değil, Suriye'de de egemen olan “Sosyalist çözümlerin kaçınılmazlığı” salgını esnasında, Ezher içinden ve dışından pek çok âlimin, İslam'ın sosyalist karakterini vurgulayan ve kapitalist özellik taşımadığını iddia eden eserler yazıldığını görüyoruz. Burada, bu kitaplardan sadece birine, 60'lı yıllarda Suriye İhvan’ının yöneticilerinden Mustafa es-Sıbai’nin İştirakiyyetu’l- İslam (İslam Sosyalizmi) adlı eserine işaret etmek yeterli olacaktır. Bu ‘uzlaşmacı’, daha doğrusu ‘eklektik’ yöntem, 60'Iı ve 70'li yıllardaki dini söylemlere de genel olarak egemen olacaktır. Bu eklektik tavrın 60'Iı yıllarda genel akışa tabi olarak sola meylettiği görülürken, 70'li yıllarda ise, aksi yöne, sağa yöneldiği görülmektedir ki, 1967 hezimetinden ve onu izleyen sosyalizm karşıtı 70 devriminden sonra (Enver Sedat’ın karşı darbesini kastediyor. MYS), bu sağ eğilim genel akım haline gelmiştir.

Ebu Zeyd, Emin el Huli’nin düşüncelerine daha yakındır ve onun düşüncelerine özel önem atfeder. Onun yöntemi ile Kur’an’ın muhtevasının, Kur’ani tasavvurun ve Kur’ani dilin her dönem muhatabının dünyasına (elbette bugünün muhatabının dünyasına da) daha doğru bir şekilde taşınıp kavranmasının mümkün olacağını söyler. Dolayısıyla bu Kur’ani dile vakıf olunduğunda, sol veya başka bir söylemin/ dilin aracılığına gerek kalmadığı gibi Kur’an’ın veya Kur’ani söylemin bir ideolojinin, bir görüşün payandası haline gelmesi de önlenmiş olur. Bu nedenle Şeyh Hûli “İslam Sosyalizmi” deyimini kabul etmez.

“Bu dönemde eklektik tavrı reddetmesi ve bunu açık ve net olarak ilan etmesiyle bütün diğer tutumlardan ayrılan, belki de 'biricik' olarak nitelenebilecek bir tutum daha vardır ki, onu incelemedikçe fotoğraf eksik kalacaktır. Bu, 'Kur'an'ın edebi yorumu' kuramının sahibi ve Kahire Üniversitesi'nde ‘edebi tefsir’ ekolünün kurucusu Emin el-Hûli’nin (1895-1966) tutumudur. Edebi tefsir kuramıyla Hûli, bütün sorunlar karşısında Kur'an'ın konumu açısından iki boyutu birbirinden ayırmaktadır: Realizm ve idealizm.

O bunu, basit bir dille ve bizim gökten indirilen vahiy (ideal) ile vahyin tecelli alanı olması itibarıyla, toplumsal ve insani anlamda tarih (realite) arasındaki diyalektik gerilim olarak nitelendirebileceğimiz bir şekilde açıklamaktadır. Vahyin realist boyutu tarihi düzlemde ortaya çıkmaktadır; ancak, bu düzlem, vahyin idealizm boyutunu örtmemektedir. Diğer yönden, Şeyh Hûli, vahyin idealizm boyutunun, onun realizm boyutunu ortadan kaldırdığını da iddia etmemektedir.”

“...Halbuki, Kur’an’daki realite düzeyi, ideal düzeyine götürme amacı taşımaktadır.” …“Hayır! Ne bunlarla, ne de benzer şeylerle Kur'an'ın bir ilgisi olabilir.

Bugünün İslam sosyalizminden, dünün İslam kapitalizminden veya yarının İslam komünizminden bahsetmekle, İslam'ın herhangi bir zamanda akaid de şu mezhepten, ibadet veya muamelatta bu mezhepten ibaret olduğunu söylemek arasında bir fark yoktur.”

Ebu Zeyd, Sudanlı Muhammet Taha’nın düşüncelerine de özel önem atfeder ve onun tutumunu eklektik bir tutum olarak değerlendirmez, dolayısıyla duruşunu ve fikirlerini çok gerçekçi bulmasa da daha tutarlı bulur ve kıymetli bir çaba olarak görür. Ebu Zeyd’e göre Taha’nın söylemi daha kapsayıcıdır ve tüm insanlığı muhatap almaktadır, “Taha, İslam'ı sadece İslam âleminin değil, bütün insanlığın problemleri için çözüm olarak görüyordu. Onun zihninde 20. yüzyıl ile 7. yüzyıl arasında bir benzerlik ilişkisi olduğu anlaşılıyor. Çünkü ilk Müslümanlar Doğu'da İran, Batı'da Bizans medeniyetine İslam'ı aşıladılar; İslam mesajı, bugün de Müslümanlara, Doğu'da komünizme, Batı'da ise kapitalizme İslam aşısı yapmaları görevini yüklemektedir.”

Müslüman coğrafyadaki siyasi hareket, parti ve iktidarların/ devletlerin sol ve sosyalizm ile ilişkileri çok daha sorunludur. Özellikle Arap coğrafyasındaki İslami sol hareketlerin/ siyasi oluşumların, (Sudan’daki Muhammed Taha hareketi belki istisna edilebilir.) solculuğu ilkesel değil konjonktüreldir. Bu yapılar, bölgesel ve uluslararası dengelerin gereği olarak kendilerine böyle bir ideolojik-siyasi bir pozisyon belirlemişlerdir. Bu konjonktürel durum sadece muhalefette olma durumu ile de sınırlı da değildir, iktidar yıllarındaki pozisyonlarını da uluslararası şartlar/ dengeler belirlemektedir. “Dün, dündür; bugün, bugündür” anlayışı burada da geçerlidir. Bu siyasi hareketlere veya iktidarlara, konjonktürel şartlar/ uluslararası egemen güçler daha farklı, daha avantajlı imkânlar sunabilseydiler büyük ihtimalle daha farklı bir yelpaze içinde yer alabilirlerdi.

Örneğin Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın sol hareketi, İslam/Arap Sosyalizmi buna güzel bir örnektir, Cemal Abdünnasır, Hür Subaylar Örgütünü kendisi gibi İhvan üyesi olan üç arkadaşı ile (Zekeriya Muhiddin, AbdülhakimHYPERLINK "https://tr.wikipedia.org/wiki/Abd%C3%BClhakim_Amir" Amir ve Enver Sedat) birlikte kurdu ve 23 Temmuz 1952'de askeri bir darbe ile yönetime el koydu. Kurdukları ilk partinin adı Milli Birlik Partisi idi. ABD ve İngiltere ile sorun yaşayınca milli bir yönetim şeklinden Sosyalist bir yönetim tarzına yöneldiler. Tüm siyasi partileri kapattılar. Kendi partilerini de lağvederek, Arap Sosyalist Birliği adı altında bir parti kurdular. Tek partili Sosyalist yönetime geçtiler ve böylece Anayasasında Kur’an’a atıf yapan ilk İslam/Arap Sosyalist devletini kurdular. Nasır, artık İslam/Arap Sosyalizminin en karizmatik temsilcisiydi/ lideriydi. 1970’de vefat edince yerine yakın arkadaşı Enver Sedat geçti. Ancak şartlar değişmiş, yeni imkânlar ortaya çıkmıştı. Nasır yoktu ama ekip aynıydı. Aynı ekip bu kez siyaset yelpazesinde kendilerine ABD öncülüğündeki kapitalist dünyada yer bulmuş, (çünkü bu yıllarda kapitalist dünya daha da güçlenmişti), İslam/Arap Sosyalizmi hem teori hem de uygulama olarak bir günde yok olup gitmişti.

Müslüman coğrafyadaki Baas tarzı hareketleri, müntesiplerinin/ lider kadrosunun Müslüman ismi taşımalarına rağmen İslami Sol söylem ve İslami Sosyalizm bağlamı içerisinde ele almamak gerekir. Bu tür hareketlerin söylemlerinde ve uygulamalarında İslam’ı olana herhangi bir atıf olmadığı gibi İslam karşıtlığı ön plandaydı. Bu yapılar gerçek anlamda Batılı Aydınlanmacı seküler bir karaktere sahipti. Bunlar, önceleri Fransız sosyalistlerinin, sonrasında da Sovyet sosyalizminin bölgedeki temsilcisi konumundaydılar.

Ulemasıyla, akademisyeniyle, aydınıyla, siyasetçisiyle, hareket lideriyle, kanaat önderiyle hatta hükümeti ve lideriyle İslami sol söylem; akademik anlamda intihalci, fikir olarak altın çağcı, hayalleri, gelecek değil geçmiş odaklı, siyasi olarak da her daim tepkisel ve muhalif durumdaydılar. Siyasi otorite haline geldiklerinde de ancak iktidarlarını küresel bir otoritenin paydaşı olarak ve aynı otoriter yöntemler kullanarak sürdürebildiler. Tüm bunların sonucu olarak bu İslami sol hareketler hem fikirler bazında kalıcı olamamış hem de toplumsal düzeyde gereği gibi kabul görmemiştir.

Sonsöz Yerine: “Yolun Sonu Göründü”

Batılı anlamda Sol Düşünce ve Sosyalizm doğup büyüdüğü coğrafyada anlamlı ve olumlu bir görev üstlendi; bir parçası olduğu sistemi hem felsefi hem de pratik boyutta siygaya çekerek açıklarını, açmazlarını görmesine ve kendisini yeniden kurgulamasına, kurmasına neden oldu. Aynı şekilde birey ve toplumsal düzeyde de mazlumun, mağdurun/ezilmişin sözcüsü olarak onların refah seviyelerinin yükselmesine hak ve hukuklarının gelişmesini de sağladı; yani ahlaki bir pozisyon da aldı. Ve sonuçta, Aydınlanmacı seküler düşüncenin daha da güçlenmesini sağladığı gibi ve küresel hale gelmesinde başat rol oynadı. Ancak batılı sol düşünce ve uygulamalarının kötü bir kopyası durumundaki Müslüman coğrafyasındaki hareketler ise toplumun kadim dinamiklerinden daha da uzaklaşıp Batılı Aydınlanmacı değerlerin coğrafyada yerleşmesini ve küresel aktörlerin/ devletlerin bölgedeki egemenliklerini hem siyasal hem de kültürel anlamda daha pekiştirdiler. Çünkü bölge böylece hem sağ/kapitalist/liberalist hem de Sosyalist düşünce ve uygulamalarla batıya iki farklı şekilde bağlanmış oldu. İslami sol, sağın alternatifi olmadığı gibi Müslüman coğrafyanın/toplumun sorunlu kadim düşünce ve uygulamalarıyla yüzleşmesine de herhangi bir katkı sunmadı, sunamadı.

Siyasal dilin gücü ve etkisi toplumların sahip oldukları ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel iktidarların gücü ve etkisi kadardır. İki yüzyıldır Müslüman topluluklar ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel acz içerisinde oldukları için ne yerel ne de küresel bir siyasal dile sahip olabildiler. Bu nedenle de bu bağlamda ortaya koydukları refleksler genellikle tepkisel düzeyde kalmıştır. Dolayısıyla olanın tam olarak içerisine giremeseler de çevresinde dolanıp durmuşlardı. O anki ekonomik, sosyal pozisyonları hangi dili kullanmalarını gerektiriyorsa o dili kullandılar. Bilinçli ama mağdur ve muhalif, okumuş kesim ‘sol dil’ üzerinden, diğerleri egemen ‘sağ dil’ üzerinden kendilerini ifade ediyorlar, hatta var kılıyorlardı.

Fransız Devrimi'nden bu yana tüm dünyada siyasal alan veya siyasal dil, sağ ve sol arasında bölündüğü için iktidardan yana olanlar “sağcı”, iktidara karşı çıkanlar da “solcu” olarak adlandırıla geldiler. Müslüman coğrafyadaki siyasi tutum isimlendirmesi de bu şekildeydi. Ancak Müslüman coğrafyada kimin sağcı kimin solcu olduğu konusu biraz karışıktır. Sünni devletçi kodlara özellikle de Eş’ari, Şafii, Ehli Hadis anlayışa sahip (ki, kendilerini Hanefi ve Maturidi mezhebinde görenler de artık Ehli Hadis çizgideydi) Müslüman toplulukların çoğu (ki bunlar dünyadaki genel Müslüman nüfusun yüzde seksenine karşılık gelmektedir) ülkelerindeki iktidarların/hükümetlerin kendilerini temsil etmediklerini, kendilerinin sosyal, kültürel, siyasi pek çok taleplerine karşılık vermediklerini bildikleri halde bu devletçi kodlar nedeniyle hiçbir dönemde tam bir muhalif olamadılar. Hele devlete karşı gelmekle bir kabul edilen sol söylem içinde asla yer almadılar, çünkü dini tasavvurları buna izin vermedi.

Tamam, zaman zaman iktidarlara karşı memnuniyetsizliklerini ifade ettiler ama, o kadar. Asla açıktan muhalif bir pozisyona “düşmediler”, hele alternatif iktidar arayışlarının içinde veya yanında yer almadılar. En temel pozisyonları seyirci pozisyonuydu ve bu tutum da zaten “sağcılık” olarak adlandırılıyordu. Bu nedenle İslami sol veya İslami Sosyalizm tandanslı fikir ve hareketler Müslüman topluluklar içinde fazla rağbet görmedi. Ancak Sünni Müslüman toplumun üniversite görmüşleri, okumuşları, özellikle de Avrupa/ABD deneyimi olanları, kendi toplumları ile farklılaşan hayat tasavvurlarının ve kültür farklılıklarının da etkisiyle, bu tür fikir hareketlere içerisine yer aldılar. Zihni donanımları ve duygu dünyaları da onları zaten böyle bir yola itekliyordu.

İşte bu okumuş ve Avrupa/ABD görmüş Müslümanlar, vatandaşı bulundukları ülkenin iktidarlarına karşı daha bilinçli ve açıktan bir muhalif duruş sergilediler. Bu muhalifliklerini, fikir, eylem ve örgütlenme düzeylerinde de ortaya koydular. Seyyid Kutup, Mustafa Sibai, Hasan Hanefi, Nurettin Topçu bunların en öne çıkanıydı. 60’lı, 70’li yıllardaki göreceli ilgi sosyalizmin dünyadaki seyrine uygun olarak sonraki yıllarda giderek azaldı. Zaten bu İslami Sol fikriyat tabiatı gereği tepkisel ve muhalifti. Bu nedenle zorunlu olarak, kendisini, kendisi de tepkisel bir doğaya sahip olan sol ve sosyalizm söylemi üzerinden ifade etmek durumunda kalmışlardı. Çünkü Sosyalizm onlar için kendilerini ifade etmede sadece bir araçtı, bunun dışında bir ortak yanları yoktu. Onların asıl düşünceleri altınçağı bugüne taşımaktı.

Bunu bugüne taşırken bir araca ihtiyaçları vardı, bu araç da sol söylem ve sosyalist teoriydi. Kısacası Sosyalizmi kendisini ifade etme de hatta iktidara gelmede bir manivela olarak kullandılar. Ancak üzerlerine oturdukları könjonktürel zemin çükünce İslami sol fikriyat da yolun sonuna geldi. Zaten Batılı anlamda bilimsel Sosyalist bir zihne/ söyleme sahip olmadıkları/olamadıkları için fikriyatlarını yeni baştan kurma imkânına da sahip değillerdi. Bir hoş seda olarak tarihin vicdanındaki yerlerini aldılar.

En azından Müslüman toplumların da hak, adalet, emek, adil paylaşım, siyasi katılım ve özgürlük gibi değerlere ihtiyaçları olduğunu Müslüman hafızaya kalın harflerle not ettiler. Zaten tek kutuplu dünyada onlara da yer yoktu. Onlar şimdi ‘Aydınlanmış İslam’dan söz ediyorlar.

(SON)

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Halit ATAOĞLU | 05.05.2021 11:34
"ümmetin içinde bulunduğu gerçekleri ifade eden, fikri, içtimai, medeni ve siyasi bir söylemdir" sözünüz aslında her şeyi açıklıyor. Sonuçta Kur'an kaynaklı değil ki; her konuda Islam sosyalizimden ve kapitalizimden önce vardı. Anlaşılan ok ki Müslümanım diyenlerin kuran varken başka arayış içine girmeleri onların vahiy dininden ne kadar uzaklaştıklarının bir göstergesi. Allah hakımızda hayırlısını vermiş zaten. Kurtuluşu başka yerde aramak niye.... Abi kalemine sağlık. Yeni bir düşünce başlattın bende. Allah razı olsun.