Son tahlilde Kur'an'ın amacı ahlaklı bir insan inşa etmektir. İnsanın yapmakla yükümlüğü olduğu bütün ibadetlerin nihai amacı ahlaktır. Bu yüzden bütün ibadetler, amaç olan ahlakı inşa etmek için araçsal bir değer taşır. Eğer ibadetler, ahlaki amacı gerçekleştiremiyorsa, aslî fonksiyonlarını yerine getirememiş demektir.
Kur'an'da asli fonksiyonunu yerine getiremeyen ibadetler için Maun süresinde bilgi verilmiştir.
"Din gününü (İslam’ı, ahirette ceza ve mükâfatı) yalanlayanı gördün mü?
İşte o, yetimi itip kakar.
Yoksulu doyurmayı teşvik etmez (önayak olmaz).
Şu namaz kılanların vay haline!
Onlar namazlarından gafildirler (önem vermezler).
Onlar gösteriş (için ibadet) yaparlar.
Ve onlar en küçük bir yardımı (zekâtı) da engellerler."
Hz. Peygamber, oruç ve namaz için benzer bir uyarıda bulunmuştur. "Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan kendilerine kuru bir açlıktan (ve susuzluktan) başka bir şey kalmaz. Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan kendilerine kalan yalnızca uykusuzluktur." Kuşku yok ki, namaz, oruç, hac gibi ibadetler insanı ahlaklı bir seviyeye getirdikleri oranda işlevini yerine getirmiştir. Bir insanın oruç tutup namaz kılarken, kendisine kalanın yalnızca açlık ve yorgunluk olması ne kadar trajiktir. Öyle görülüyor ki, bir ibadetin formel( fıkıh) şartlarının eksiksiz yerine getirilmesi, o ibadetlerin sağlıklı olduğunu göstermeyebilir.
Namaz kılan, oruç tutan ve hacca giden bir insan aynı zamanda, anne babasına iyilik etmiyorsa, akraba ve yoksulu korumuyorsa, cimrilik ve israftan kaçınmıyorsa, zina ve fuhuştan uzak durmuyorsa, adam öldürüyorsa, yetimi korumuyorsa, ahde vefa göstermiyorsa, ölçü ve tartıda tam yapmıyorsa, temelsiz hükümlerden kaçınmıyorsa, kibirli davranıyorsa, yalan söylüyorsa, sözünde durmuyorsa, emanete ihanet ediyorsa; adaletsizlik, hırsızlık, riya, tembellik, bozgunculuk yapıyorsa yaptığı ibadetler sorunludur.
İbadetlerin insanda nasıl bir değişim gerçekleştirdiğinin test alanı toplumdur. Ne yazık ki dindarlar bu konuda büyük bir zaaf içindedir. Bir dindarın en önemli sermayesi ahlaki üstünlüktür. Bu anlamda toplumda yaptığımız bütün görevler ahlaki üstünlüğü görünür hale getirmelidir. Eğer dindarlar siyasetten bürokrasiye, ekonomiden sosyal hayata ahlaki üstünlüklerini yitirmiş ise sorun çok daha derindir. Son yıllarda dindarlar büyük bir ahlak krizi yaşamaktadır. Krizin kaynağında, dindarların, ahlakı hayatlarında uygulayacakları bir ölçü olmaktan uzaklaştırıp, çıkarları için araçsallaştırmak yatmaktadır. Siyasal ve ekonomik kazanımlar için ahlakı araçsallaştırmak, dindarların ahlaki değerini örseleyen ve toplumsal sermayelerini bitiren bir işlev görmektedir.
İnsanın eylemlerinin ahlaki olarak değerlendirilmesi için özgürlük olmazsa olmaz ön şarttır. Özgürlüğün olmadığı yerde sorumluluk yoktur. Özgürlük kısıtlandıkça sorumluluk ortadan kalkar. Aliya İzzetbegoviç, bu gerçeği şöyle ifade eder: "İnsan ancak sorumluluk üstlendiği ölçüde gerçekten özgürdür.” Bu yüzden otoriter yönetimler, özgürlüğü yok ettiği için ahlaki anlamda meşru değildirler.
Aliya otoriter yönetimler ile bu yönetim altında yaşayan insanların karakterleri arasında bağlantı kurar Ona göre, “Zayıf insanlar otoriter yönetimlerin taraftarıdır. Çünkü özgürlükten ve sorumluluktan kaçarlar.” Bundan dolayı otoriter yönetimlerde birey zayıf devlet ise güçlü ve kutsaldır. Bireyin temel ahlaki görevi devlete kayıtsız şartsız itaat etmektir. Otoriter yönetimler entelektüel ne ahlaki yönden zayıf insanların bulunduğu yerlerde egemendir. İslam tarihinde bu anlamda ilk büyük kırılma Emeviler döneminde yaşanmıştır. Devleti ve halifeyi kutsallaştıran bu anlayış kutsal devlet fikrinin önünü açarak, devleti hukukun dışına ve üstüne taşıyacaktır. Bu siyasal algı, Türklerin Orta Asya'dan getirdiği otoriter anlayışla kolaylıkla uyum sağlamıştır. Öyle görülüyor ki, Türkiye'nin toplumsal zemini devletin kutsallığına dayalı bir anlayışı temel almaktadır
Diktatörlük ve özgür yönetimler arasındaki temel ayırım noktası da özgürlüktür. Aliya'nın göre, “Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaki değildir; demokrasi günaha izin verse bile ahlakidir.” Hiçbir gerekçe devlete, sultana, iktidara karşı kayıtsız şartsız itaati meşrulaştıramaz.
İnsanın en büyük zaafı güç karşısındaki sahip olma arzusudur. Bu güç arzusunun politik karşılığı otoriterlik, bireysel karşılığı diğerlerinden üstün olmasının doğurduğu kibirdir. Siyasal, toplumsal ve bireysel anlamda gücü dengeleyecek olan hukuk, adalet, denetlenebilir olma ve ahlaktır.
Eline fırsat geçtiğinde eş, dost ve akrabalarına öncelik tanıyacak olanların aynı eylemi yapan başkalarını suçlaması derin bir ahlaki zaafa işaret eder.
( İsra Suresi) " 22.ayetten 40.ayete kadar 12 temel ahlaki ve hukuki kural vazedilmektedir. Çeşitli yerlerde münferit olarak zikredildiği gibi küme hükümler olarak geçtiği yerler de vardır. ( bkz. 6/ En'am, 151). Bunlar da tek tek gösterileceği üzere Allah'ın birliği inancı olan tevhit; anne- babaya iyilikle muamele etmek; akrabaya ve muhtaçlara yardım; cimrilik ve israftan kaçınmak; çocukların hayatını korumak ( meşru bir sebep olmaksızın kürtaj yaptırmamak); zinadan ve fuhuştan kaçınmak; adam öldürmemek; yetim malı yememek; ahde vefa göstermek/ verilen sözü tutmak; ölçüyü ve tartıyı tam yapmak; iktisadi aldatma ve sömürülen kaçınmak; bilgiye dayalı olmayan hükümler vermekten sakınmak; büyüklük ( kibir) taslamamak. “tır. ( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, Çıra yayınları, cilt:4, s: 389)
Dindarlar, siyasal anlayış anlamında, diğer ideolojiler karşısında dikkatli olmalıdır. Muhafazakarlık, milliyetçilik, ulusalcılık, Kemalizm, sosyalizm üzerinden bir dini anlayış geliştirilebilir elbette. Ancak bu yorum eksik, taraflı ve indirgemecidir. Gerçek dini anlayış Kur'an ve Hz peygamberin rehberliği üzerinden inşa edilebilir.
Siyasal ideolojilerden milliyetçilik karşısında özellikle dikkatli olunmalı, yarattığı zihinsel kirlilikten uzak durulmalıdır. Milliyetçilik, kendisi ile yan yana gelen ideolojiyi kendine benzetir. İslamcılık, sosyalizm ve muhafazakarlık milliyetçilik ile yan yana geldiğinde kendi kimliğini kaybeder. Milliyetçilik ile olan ilişkiden kazançlı çıkan her zaman milliyetçiliktir.
Dindarlar kendilerini diri tutan enerjinin tükenmesine izin vermemelidir. (Toplumsal) "Enerjinin içsel tükenişinin en derin göstergesi, zamanla ilgili algı ve ilişkinin bozulmasıdır: Toplum geleceği tahayyül edemez hale gelir -umut kaybolur. Geçmiş idealleştirilir- nostalji hakim olur. Şimdiki zaman ' geçici bir kurtuluş' arayışıyla tüketilir- günübirlik hayat anlayışı yerleşir. ( Kadir Canatan, Yeni Bir Medeniyet Teorisine Doğru, Ekin yayınları, s: 197) Bu durum dindarları bekleyen en önemli tehlikedir.

Dindarlar toplumsal enerjilerinin tükenmemesi konusunda ellerinden gelen çabayı göstermelidir. "Toplumsal Enerjinin Yeniden Üretimi İçin Stratejiler
1- Anlam ve vizyonun yeniden inşası
2- Kurumların yenilenmesi( Yapısal reform)
3- Kolektif hafızanın güçlendirilmesi
4- Yeni aktörlerin ortaya çıkması
5- Ortak tehdit ve dayanışma mobilizasyonu
6- Ahlaki yeniden doğuş ve manevi seferberlik
7- Zaman bilincinin tazelenmesi" ( Kadir Canatan, Yeni Bir Medeniyet Teorisine Doğru, Ekin yayınları, s: 198-201)
Müslümanlara düşen en önemli görev, güzel ahlaklı olmak, baskı ve şiddete başvurmadan güzel öğüt ve hikmet yoluyla davet, bu mücadelede karşılaşılacak sorunlara tahammül etmek ve sabretmektir. Sonuç ne olursa olsun Müslümanlar bu yolda ilerlemelidir.
Dün yaşanan hiçbir olay bugün Müslümanların bölünmesine, ayrışmasına ve birbirlerinden uzaklaşmasına yol açacak şekilde yorumlanmamalıdır. Kuşkusuz tarihte olan hiçbir olay boş, anlamsız ve saçma değildir. Onlar bugünün anlaşmazlıklarında nasıl davranmamız ya da davranmamamız gerektiği konusunda hikmetleri taşırlar. Onları çatışmanın değil, kardeşliğin inşasında kullanmak gerekir.
Toplumumuzun Kur'an'la sahih bir iletişim kurmaya ihtiyacı vardır. Bu iletişimin ön koşulu kitabın mesajıyla yüzleşmektir. Bunun yolu ezberlemek değil anlamaktır. Nurettin Topçu'nun dediği gibi, " Hafız Kuranı üç günde ezberleyedursun, onun bir harfi üzerine düşünen onu anlamıştır." Kur'an'ın hedefi varlık üzerine tefekkür ve ahlaki dönüşüm sağlamaktır.
Müslüman bir bilinç düzeyi, mümine her gün yeni sorumlulukları olduğunu hatırlardır. Mümin sürekli Kur'an'la iletişim halinde olmalı ve Kur'an'ın kendisine yüklediği emanetin bilinci ile yaşamalıdır. Bu emanet ona zalimin karşısında mazlumun yanında olmak sorumluluğunu yükler. Bundan dolayı hiç bir mümin, yolsuzluğun, hırsızlığın, nepotizmin, adaletsizliğin savunuculuğunu yapmamalıdır.
Bir Müslümanı diğerlerinden farklı kılan haksızlıklar karşısındaki duruşu ve ahlaki üstünlüğüdür. Ahlaki üstünlüğü kaybederek elde edilen hiçbir siyasal başarı uzun vadeli değildir. Bu yüzden müslüman zihin iktidarda daha uzun süre kalmayı değil, ahlaki bir sorumluluk kuşanmayı ve onun mücadelesini vermeyi hedef edinmelidir. İktidarlar gelip geçicidir, ancak yıllarca bedel ödeyerek biriktirilen ve hoyratça harcanan toplumsal sermayeyi yerine getirmek yılları alacaktır. İdeallerimiz ile bulunduğumuz konum arasındaki açı farkının daha da açılması, ödeyeceğiniz bedeli giderek çoğaltmakta ve önümüze ödenmesi günden güne zorlaşan hesabı önümüze koymaktadır. Bu noktada sormamız gereken soru şudur: "Biz bunu mu hedeflemiştik?
Unutulmamalıdır ki, güneş her gün yeniden doğmaktadır. Düne ait yapabileceğimiz ve yapamadıklarımız geride kalmıştır. Hayatın dinamiği günün her saatinde yapmamız gerekenleri önümüze çıkarır. Müslüman zihin her doğan günün yeni imkanlar ve sorumluluklar yüklediğini bilerek hayatını sürdürmelidir. Bu sorumluluklardan kaçmak, toplumdan uzaklaşmak, salt kendini düşünmek bir Müslümanın davranışı olamaz. Toplumsal sorunlardan siyasete kadar Müslümanlara düşen sorumluluklar vardır. Emaneti yüklenmek ve gereklerini yerine getirmek gerekir. Küresel ölçekte ve Türkiye'de herkesi etkileyen toplumsal sorunlara gözlerimizi kapatarak sorumluluktan kurtulamayız. Çünkü Müslümanların dünya insanlığı için örnek olmak gibi bir yükümlülüğü vardır.
Bize düşen gören içinde yaşadığımız toplumda, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmektedir. Kuşkusuz her insanın konumu, bilgisi, birikimi, etkisi ve sınırları diğerinden farklıdır. Bu yüzden herkes kendi sınırlarından sorumlu tutulacaktır. Bu noktada en önemli sorumluluk, bizim etki alanımızda yapabileceklerimizi ne kadar yapabildiğimiz sorunudur. Bu ahlaki sorumluluk, hayatımıza anlam katan temel dinamiktir.
Sınırları insanlığın karşılaştığı aktüel sorunları içine bakmayan bir dini söylemin sadece gençleri değil, hiç kimseye cazip gelmesi ve etkilemesi beklenemez. İnsanın aktüel sorunları ile ilgilenmeyen bir din yavaş yavaş hayatın dışına çıkıyor. Bu karşılaştığımız en önemli sorundur. Böyle bir durumda olan dinin hayatın merkezinde yer alması mümkün değildir. Hayatın sorunlarını içermeyen dini söylemin bu dünya yerine ahirete yönelmesi kaçınılmazdır. Böylece dünya ahiret birlikteliği parçalanmakta, dinin bütünlüğü zedelemektedir. Resmi bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı hutbeler ve bu hutbeleri sunma biçimi, cuma hutbelerinin Müslümanların o an karşılaştığı aktüel sorunları konuşma ve bu sorunlara çözüm üretme anlayışından uzaktır.
Müslüman zihin, karşılaştığı aktüel sorunlar karşısında tarihe sığınma ya da kaçma anlayışından uzaklaşmalıdır. Biz bugün yaşıyoruz ve bu günün sorunlarıyla yüz yüzeyiz. Asıl yüzleşmemiz gereken soru şudur: İnsanlığın ve İslam dünyasının karşılaştığı aktüel sorunlara çözümümüz nedir?
Müslümanlar, modern dönemde karşılaştıkları Siyasal sorulara cevap üretmekle yükümlüdür.
1-Ulus devlet ve onun temel ideolojisi olan seküler milliyetçilik toplumsal bütünleşmeyi sağlayabilir, iç çatışmayı önleyebilir mi?
2- Modern ulus devlet, Türkiye'nin tarihsel ve toplumsal genetiğinde uygun mu?
3- Ulus devlet ve onun ideolojisi korunarak Kürt ve İslam sorunu çözülebilir mi?
4- Muhafazakar dindarlar ve İslamcılar, ulus devlet i muhafaza ederek kendi ideallerini gerçekleştirebilir mi?
5- Türkiye'de yürürlükte olan devlet algısı ve ideolojisi çoğulculuk uygun mu?
6- Türkiye'de ulus devleti dönüştürecek iç dinamikler yeterli mi?
7- Türkiye toplumunun siyasal aklı adalet ve hukuk devleti kurmaya ne kadar elverişlidir?
8- Türkiye, iç barışımı ve bütünlüğünü sağlamadan dış tehditlere karşı mücadele edebilir mi?
9-Türkiye siyasal aklı şura ve istişareye açık mı?
(Huntington) " Türkiye gibi bazı ülkeleri 'bölünmüş ülkeler' olarak tanımlar. Bu tür ülkeler, farklı medeniyetlere ait kimlik unsurlarını bir arada taşıdıkları için yönlerini belirlemekte zorlanırlar. Türkiye örneğinde olduğu gibi, Batı ile İslâm arasında kalan ülkeler, medeniyet tercihi yapmaya zorlanabilir ve bu durum iç ve dış politikada çatışmalara yol açabilir. " ( Kadir Canatan, Yeni Bir Medeniyet Teorisine Doğru, Ekin yayınları, s: 79)
Müslümanlar, Huntington’un bu analizinden yola çıkarak şu Soruları sorup cevap üretmeye çalışmalıdır:
1- Huntington'un analizi Türkiye sosyolojisini açıklamaya uygun mu?
2- Türkiye, Ulusalcı Kemalist Batıcılar ve İslamcı muhafazakar kitlelerin arasında tercihe zorlanıyor mu?
3- Politik düzeyde (Ak Parti CHP gerilimi) bu ayırım ne ifade ediyor?
4- Türkiye toplumsal bütünlüğünü sağlayamamış, kimlik sorununu çözememiş bir ülke midir?
5-Türkiye'nin yaşadığı tarihsel gerçeklik ile Cumhuriyet modernleşmesinin hedeflediği amaç çatışma içinde mi?
Müslümanlar karşılaştıkları sorunları çözerken taklitten uzak durmalı ve insanlığın yaşadığı değişimi göz önünde bulundurmalıdır. Dünyanın bir başka bölgesinde yaşanan toplumsallık, tarihsellik, dinsellik ve kültürel ilişkiler üzerinden üretilen bilgiler, bağlamından koparılarak bütün dünya için tek, geçerli ve zorunlu paradigma olarak görmek, sosyoloji ve zoolojisi karıştırmak anlamına gelir.
Türkiye'de sosyolojiyi, tarihselliği ve İslam'ı paranteze alarak hiçbir konuda sağlıklı bir analiz yapılamaz. Bu yüzden yapılan analizler çoğunlukla ayakları yere basmayan düşünceler olarak kalıyor.
Müslümanlar içinde yaşadıkları devletin karşı karşıya olduğu sorunları sağlıklı bir biçimde analiz etmelidir. " Devletin bu aşamasında ( Devletin yozlaşması: Asabiyet insan çözülüşü ve istibdat) asabiyet büyük ölçüde dağılmıştır. Devleti yönetenler artık toplumla bağ kuramayan seçkin bir sınıfa dönüşmüştür. Vergiler artar, kamu hizmetleri aksar, ordu zayıflar. Devletin yöneticileri halktan kopar, meşruiyetlerini kaybeder. Bu boşluk, çoğu zaman zorbalık( istibdat) yoluyla doldurulur. " ( Kadir Canatan, Yeni Bir Medeniyet Teorisine Doğru, Ekin yayınları, s: 21-22) Bu ifadeler İbn Haldun’un hala güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Soru: yöneticilerimiz neden İbn Haldun yerine Necip Fazıl Kısakürek'i okuyor ve referans veriyor?
" İbn Haldun'a göre ( Devletin doruk noktası: güç, zenginlik ve lüksün artışı) bu dönemde yöneticiler kendilerini halktan uzaklaştırır, saraylar, gösterişli harcamalar ve israf artar. Adaletin yerini keyfilik, liyakatin yerini sadakat alır. Devletin kurumsal yapısı varlığını koruyor görünse de içten içe çözülmeye başlamıştır." ( Kadir Canatan, Yeni Bir Medeniyet Teorisine Doğru, Ekin yayınları, s: 21)
Sait Çamlıca ile Derkenar
14.06.2026
MODERN KÖLELİK / BAĞIMLILIK / Muharrem Balcı
14.06.2026
Mehmet Yaşar Soyalan ile Derkenar...
05.06.2026
Sayenizde Kurban
22.05.2026
Bireyselleştikçe Tükenen Vefa AHMET GÜRBÜZ 15.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 7 ÜSTÜN BOL 19.06.2026
İnsan, Ahlak ve Siyaset YUSUF YAVUZYILMAZ 21.06.2026
Koç'un Fıkrası ve Ayrımcılık YUSUF YAVUZYILMAZ 08.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026