Mehmet Akif, ortaya koyduğu düşünceleri ve eylemleriyle yakın tarihimizin en dikkat çeken aydınlarından biridir. O, düşüncelerini geliştirirken çeşitli düşünürlerden etkilenmiştir. Özellikle Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’la olan ilişkisi çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Ancak görünen o ki, bu konuda Mehmet Akif hakkında yapılan değerlendirmeler ilim ahlakından yoksun propaganda niteliğindedir. Kuşku yok ki, bu ilişkinin nasıl olduğunu araştırma Mehmet Akif’i doğru tanıma ve hakkında ileri sürülen iftiraları değerlendirme anlamında önemli olacaktır. İlim ahlakı ve sorumluluğundan uzaklaşarak yapılan bazı değerlendirmeler tekfir boyutuna varmış, çeşitli soru işaretlerinin doğmasına neden olmuştur. Bu konuda en doğru yaklaşım, Mehmet Akif’in konu ile ilgili yazılarından faydalanmaktır.
Eleştiri ahlakının sınırlarını aşan ve tekfir boyutuna varan geleneğin kurbanı sadece Mehmet Akif değildir. İslam düşüncesinin yetiştirdiği büyük zihinler bu geleneğin olumsuz davranış biçimiyle karşılaşmıştır. Ali Şeriati, Fazlurrahman, Said Nursi, Nurettin Topçu, Cabiri, Hasan Hanefi, Seyyid Kutub, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh bu isimlerden bir kaçıdır. Yapılan suçlamalar, eleştiri sınırlarını aşmış, tekfir boyutuna varmıştır. Bu durum Müslümanlar arasında tekfir baltasını hala acımasızca kullananların olduğunu gösteriyor. Aynı sorunlu yaklaşım Mehmet Akif hakkında da fazlasıyla yapılmaktadır. Ahmet Şimşirgil'in ll. Abdülhamid'e yaptığı insaf sınırlarını aşan ve hiçbir bilimsel temele dayanmayan aşırı indirgemeci tekfir dili de böyle bir seviyesiz dildir. Üstelik bu yorum profesör titri taşıyan, bir bilimsel araştırmanın nasıl yapması gerektiğini bilmesi gereken biri tarafından yapılması daha da sorunludur. Böyle bir toplumda yeni yorum yapmak mümkün müdür?
İlk olarak temel kaynaklar ( Kur'an ve Sahih Sünnet) reddedilmediği sürece kimse ötekini tekfir edemez. Yorum, tefsir üzerinden tekfir yapılamaz. İmam Maturidi'nin deyimiyle , "tevil varsa tekfir yoktur." Öte yandan, içtihat ve düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engel tekfir faaliyetidir. Alimler ontolojik olarak insandır ve insan olmanın bütün zaaflarına sahiptir. İnsan yaratılışı gereği tarihsel, bilgisi sınırlı ve hataya açıktır. Hz. Peygamber içtihadında yanılan alime bir sevap verileceğini söylerken, bağnaz zihin onu tekfir etmektedir. Ebu Hanife gibi bir alim öldüğünde bile bazı insanlar " Ümmetin fitnecisi öldü" diyebilmiştir. Ebu Hanife'yi tekfir edenler konusunda Süleyman Uludağ'ın İslam Düşüncesinin Yapısı adlı esere bakılabilir.
Hariciler, bir içtihat farklılığını temel alarak Hz. Ali'yi tekfir ederek kafir ilan etmişlerdir. Oysa yorum farklılığı üzerinden tekfir yapılamaz. Yusuf el Kardavi’nin dediği gibi, "bizler tekfir makineleri değiliz. "Öyle görülüyor ki, Haricilerin tekfir baltasından hala kan damlıyor.
Ali Şeriati'nin “Aydın kimse, zamanın ve toplumun peygamberidir.” (1) sözlerini anlamaktan yoksun zihinler buradan bile tekfir üretebiliyorlar. Oysa Ali Şeriati bu ifadeyi, "Alimler, Peygamberin varisidir" hadisine dayandırıyor. Alimin tıpkı peygamber gibi yaşadığı toplumu uyandırma, ona bilinç kazandırma işlevi olduğunu söylüyor. Bu yaklaşımda tekfir edilecek ne var? Bir metni yazarın niyetini anlamadan, yorumlamak eleştiri ahlakına uygun değildir. En kötüsü ise yazarın niyetini aşarak ve metne kendi yorumunu giydirerek yorumlamaktır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir düşünürü doğru değerlendirmek için bazı temel kıstaslar gerekmektedir. Bu kriterler şunlardır:
1- Birincil kaynaklardan yararlanmak ve kendi kitaplarını okumak.
2- Sonra üzerine yapılan ikincil kaynaklar olan araştırma, inceleme ve makaleleri gözden geçirmek.
3- İkincil kaynakların başkasının yorumunu içerdiğini gözden uzak tutmamak.
4- Düşünürün yaşadığı dönemin tarihsel, siyasal ve ekonomik koşulları analiz etmek. Düşünürün hangi ortamdan bize seslendiğini belirlemek.
5- Düşünürün kendine özgü kavramlarını bilmek
6- Anakronik tuzağına düşmemek.
7- Öznel yargılarımızın ( mezhep, ideoloji, kültürel tutum) olabildiğince etkisinde kalmamak.
Mehmet Akif, çeşitli konularda eleştirilere muhatap olmuştur. Bunlar arasında Batıcı düşünce adamları da bulunmaktadır. “Modern Cumhuriyete uyum sağlaması bir hayli güç görünüyordu, bu yüzden hızla dışlandı. “İstiklal Marşı”nın şairi olduğu halde, birçok kişi onu “hakiki Türk” olarak görmüyordu. O bir Arnavut’tu nihayetinde. Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığına göre bir Çanakkale Şehitleri anması sırasında bir hatip, “Şimdiye kadar Çanakkale şehitleri için hiçbir Türk şairi esaslı bir şiir yazmamıştır. Çanakkale için en güzel şiiri maalesef bizden olmayan, Türk olmayan birisi yazmıştır,” deyip Akif’in “Çanakkale Destanı” okudu. Birkaç gün sonra şahsına değil ama fikirlerine düşman Falih Rıfkı Atay da “Hadi git, kumda oyna, bu memlekette işin yok senin” diye yazınca Mısır’a yerleşmeye karar verdi. Giderken Şefik Kolaylı’ya dedi: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memleketine ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.”(2) Ne yazık ki, bu tür gerçekle ilgisi olmayan seviyesiz suçlama ve değerlendirmeler Mehmet Akif’i Mısır’a gitmeye zorlamıştır.
Çağdaş İslamcı akımın kurucu düşünürlerinden olan Cemaleddin Afgani hakkında birbiriyle örtüşmeyen görüşler ileri sürülmüştür. O kadar ki, ismi üzerinde onun kadar tartışma konusu yapılan ikinci bir isim yoktur dense yeridir.
Cemaleddin Afgani, II. Abdülhamid döneminde İstanbul’a gelmiş, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan kurtulması için imkanları araştırmıştır. Siyasal alanda İslamcılık politikası sürdüren II. Abdülhamid ve Cemaleddin Afgani’nin zamanla araları açılmış ve anlaşmazlığa düşmüşlerdir.
II. Abdülhamid’in, kuşkusuz Osmanlı devletinin içinde bulunduğu iç ve dış şartlara bağlı olarak yürüttüğü aşırı güvenlikçi politika ve özgürlükleri askıya alan yönetim tarzı, dönemin İslamcı düşünürlerinden tepki görmüştür. Said Nursi ve Mehmet Akif de II. Abdülhamid’in yürüttüğü politika dolayısıyla sert bir şekilde eleştirilmiştir.
Öte yandan Mehmet Akif, Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani hakkında övgü dolu ifadeler yazmıştır. Mehmet Akif’in İslami yenileşme konusunda Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi izlediği kuşkusuzdur.
Mehmet Akif, temel eseri Safahat’ta Cemaleddin Afgani ve yakın arkadaşı Muhammed Abduh hakkında şu dizeleri kaleme alır:
"- Şimdi Asım, edebiyatı bırak, bir tarafa;
Daha ciddi işimiz var, geçelim başka lafa.
Galiba söylediğim yoktu? Evet, hiç yoktu:
Mısır’ın en muhteşem Üstadı Muhammed Abdu,
Konuşurken neye dairse Cemaleddin'le
Der ki tilmizine Afganlı:
-Muhammed dinle!
İnkılap istiyorum, başka değil, hem çabucak.
Öne bizler düşüp İslam'ı da kaldırmazsak,
Nazariyat ile bir şeyler olur zannetme!..
O berahini de artık yetişir, dinletme!
Çünkü muhtaç-ı tezahür değil, istidadın . "
"-Şüphe yok, hakk-ı semuhileri var Üstadın .
Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan'a;
Yeni bir medrese tesis edelim Urban'a.
Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım,
Nesli tehzib ile i'lâ ile meşgul olalım.
Çıkarıp gönderelim, hâsılı şeyhim, yer yer,
Oradan âlem-i İslam'a Cemaleddinler" …
"İnkılap istiyorum, ben de, fakat Abdu gibi.
Yoksa ellerde kör âlet efeler tertibi" (Safahat)
Mehmet Akif Ersoy, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan Afgani ve Abduh’un düşünceleri ile kurtulabileceğini iddia eder.
Mehmet Akif, yaşadığı dönemde Osmanlı’nın çöküşüne, İslam dünyasının baştanbaşa sömürülmesine tanıklık etmiş, bu durumdan çıkış yolları arayan sorumlu bir aydındır. İçinde yaşadığı ve İslam dünyasının en büyük gücü olan Osmanlı eski gücünden uzaklaşmış buhranlı bir dönemden geçmektedir. Mehmet Akif, bu durumdan nasıl çıkılacağı konusunda kafa yormuştur. O, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun nedeni olarak iç faktörleri öne çıkarır. Aynı konuda Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh da çalışmakta ve çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. Bu durum Mehmet Akif ile bu iki ismin yollarının kesişmesine neden olur.
“Cemaleddin Afgani (1838-1897), etkilediği şahıslar ve zümreler, karıştığı hareketler, geride bıraktığı eserler ve öğrencilerle XIX. yüzyıl İslam dünyasının düşünce ve siyaset hayatında önemli bir yere sahiptir. Af gani, yetişme çağında İslami ilimler ile fen ve sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında öğrenim görmüştür. Afganistan' da, Hindistan' da, Mısır' da İstanbul' da, Paris 'te, İran'da, Rusya'da ve Londra'da bulunmuş, çeşitli siyasi faaliyetler gerçekleştirmiş, devlet nezdinde de hizmetleri olmuştur. O, Müslümanları Kur'an ve Sünnet’e yönelmeye, emperyalizme karşı mücadele etmeye, Müslümanların geri kalış sebeplerini izah ederek terakki edecek çalışmalar yapmaya çağırmıştır. Soyu, ilişki kurduğu bazı kişiler, bir takım fikirleri ve davranışları kendisi hakkında çeşitli şüpheleri de beraberinde getirmiştir. Afgani, İslam birliği fikrinin önde gelen temsilcilerinden idi. Ancak o bu birliğin sağlanması için bir Müslüman önderin emri altına girmeye pek sıcak bakmamıştı. Her ne kadar Sultan II. Abdülhamid veya aynı hedeflere hizmet ediyormuş gibi görünen bir başka hükümdar ile çalışmaya istekli olsa da, sadece bir hanedan adına hareket etmeye eğilimli değildi. Afgani'nin öncülüğünü yaptığı hareketin yaklaşım olarak diğer dini hareketlerden en önemli farkı ise hem dini hem de siyasi bakımdan ıslah düşüncesi taşıması idi. “(3)
Mısırlı Muhammed Abduh ise süreç içinde Cemaleddin Afgani ile tanışmış ve onun yenilikçi fikirlerinden etkilenmiştir. Abduh tıpkı Afgani gibi İslam dünyasının dini anlamda köklü bir ihya düşüncesinden geçmesi gerektiğini savunmuştur. Abduh, İslam düşüncesinin gelişmesi için Batı ile ilişki içinde bulunması gerektiğini savunmuş, bu görüşü Mehmet Akif’i de etkilemiştir. Nitekim Mehmet Akif’in ideali olan Asım, Batının ilim ve tekniğini İslam ahlakı ile birleştiren ideal bir gençlik modelidir. Muhammed Abduh Cemaleddin Afgani ile “Urvetü'l-Vüska” adıyla bir dergi çıkararak fikirlerini bu dergi aracılığı ile anlatmışlardır. Ancak zamanla iki düşünür arasında İslam dünyasının ihyası konusunda farklı düşünceler ortaya çıkmıştır. Abduh, İslam dünyasının ihyasını eğitim yoluyla olabileceğini savunurken Afgani siyasal yöntemi öne çıkarıyordu. Abduh, İslam dünyasının geri kalmasını İslam’ın temel düşüncesinin anlaşılmamasına bağlıyordu.
Mehmet Akif, tıpkı Abduh gibi, İslam dünyasının bilgi ve eğitim yoluyla gelişeceğini savunur. Mehmet Akif’in gençliğe ideal tip olarak resmettiği Asım, Babıali’yi basmaya kalkanların aksine, eğitim için Avrupa’ya gitmeyi, bilim ve teknolojiyi öğrenmelerini önermiştir.
“Kıssadan hisse çıkarsak mı, ne dersin Asım!
Anlıyorsun ya, zarar yok, daha iyi anlaşalım:
İnkılab istiyorum, ben de, fakat, Abdu gibi ...
Yoksa, ellerde kör filet efeler tertibi,
Babıali'leri basmak, adam asmakla değil.
Çek bu işten bütün ihvanını kendin de çekil.
Gezmeyin ortada, oğlum sokulun bir sapaya,
Varsa imkanı, yarın avdet edin Avrupa 'ya.”(Safahat)
Mehmet Akif, İslam dünyasının olumsuz durumda bulunmasının en önemli nedenlerinden birini cehalet olarak görüyordu. İslam’ın en büyük sorunlarından biri, Müslümanları yanlış yollara sevk eden ilim ve irfandan yoksun din adamlarıdır. Mehmet Akif Safahat’ta şu ifadelere yer vermektedir:
“-Amca Bey! - Nafile Asım, seni hiç dinlemeyiz...
Çünkü sen bir kişisin, biz bakalım öyle miyiz?
Ben... Baban... Sonra Melek... Tutturamazsın ne desen.
Hadi tahsilini ikmale tez elden, hadi sen!
Çünkü milletlerin ikbali için, evladım,
Marifet, bir de fazilet... İki kudret lazım. “(Safahat)
Akif’e göre yetişecek nesiller, ilim ve teknik ile İslam ahlakının ilkelerine sahip olarak İslam dünyasının gelişmesinde büyük rol oynayacaktır.
“İbn-i Sina neye yok? Nerde Gazali görelim?
Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş alim?
En büyük fazılınız: bunların asarından,
Belki on şerhe bakıp, bir kuru mana çıkaran.
Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı.
Kuru dava ile olmaz bu, fakat, ilm ister; “ (Safahat)
Mehmet Akif düşüncesinde “Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı” ifadeleri merkezi bir yer tutar. Akif’e göre İslam dünyası, Asrın idraki olan ilim ve tekniğe ve Kur’an ahlakına yabancılaşmıştır. Bu olumsuz durumdan çıkışın başlangıç noktası İslam ahlakı ile Batının ilmi arasında kurulacak anlamlı bir sentezle mümkün olacaktır.
Öte yandan Osmanlı devleti, Tanzimat Dönemi’nden itibaren ilim ve teknikte olan geri kalmışlığı kabul etmiş ve bu durumdan kurtulmak için Batı’ya öğrenci göndermeye başlamıştır. Ancak bu faaliyet istenilen neticeyi vermemiştir. Öyle görülüyor ki, Avrupa’ya gönderilen öğrenciler, hem kendi medeniyetleri hem de Batı ilmi hakkında yeterli bir bilince sahip değillerdi.
Akif’e göre Müslüman dünya hem irfandan hem de ilimden uzaklaşmıştı. Müslümanların geri kalmalarının asıl sebebi de budur. Müslümanlar, ilim ve irfanı kaybedince, zamanla bulundukları yüksek seviyeyi kaybetmişlerdir. Bu nedenle Mehmet Akif düşüncesinde ilim önemli bir odak noktasıdır. Bu nedenle Asım’ı Batı’nın hangi yönünü rehber edineceği konusunda uyarmaktadır.
“Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum, gözünüz;
Sade Garb'ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.” (Safahat)
Mehmet Akif, idealist, sorumlu, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına cevap arayan, İslam dünyasının içine düştüğü duruma cevap arayan bir aydındır. Akif’in temel amacı İslam dünyasını içine düştüğü kötü durumdan kurtararak Medeni ülkelerin seviyesine ulaştırmaktır. Temel amacı İslam ahlakı ile Avrupa medeniyetinin arasında anlamlı bir sentez oluşturmaktır. Zaman Zaman Batının sömürgeci yüzünü sert bir biçimde eleştiren Mehmet Akif, Buna karşılık Batıya kategorik olarak karşı değildi.
Öte yandan Afgani sadece Mehmet Akif üzerinde etkili olmuş bir düşünür değildi. İstanbul’da bulunduğu süre içinde yaptığı konuşmalar ve temaslar neticesinde Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Şemsettin Günaltay ve Abdullah Cevdet gibi aydınları da etkilemişti.
Mehmet Akif, “ Sırat-ı Müstakim” dergisinde Afgani üzerine yazdığı makalede şunları söylemektedir: “Doğunun yetiştirdiği fıtratların en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen merhum Cemaleddin Afgani ’ye dair birkaç söz söylemek istiyorum. İçimizde merhumu görmeyen çoksa da zannederim işitmeyen, bilmeyen yoktur. Muhtemeldir ki sevgili okuyucularımız şu satırlarda Cemaleddin’ in özel hayatına, ilmi hayatına, siyasi hayatına ait malumat göreceklerini zannediyorlar. Hayır, öyle etraflı bir tercümeihali ileride yazarız. Benim bugün yapmak istediğim şey varsa o da hazretin pak hatırasına sürülmek istenen bir lekeyi, bir bühtan pisliğini göstermek, onun mahiyetini, nereden geldiğini tetkik etmektir. Cemaleddin ’in basılmış ve basılmamış birçok risaleleri, makaleleri, konuşmaları varsa da merhumun en büyük en kalıcı eseri bence Mısır müftüsü Muhammed Abduh’dur. Evet, Şinasi millete en muazzam hizmetini Namık Kemal’i yetiştirmek suretiyle yerine getirdiği gibi Cemaleddin ’de İslam alemine en kıymetli bir yadigar olarak merhum müftüyü (Abduh) bırakmıştır. Şeyh Muhammed Abduh ölmüş yüreklere gayret ruhu, şeamet ruhu üfleyen sihirli beyanı, o coşkun feyzi hangi kaynaktan alıyordu? Şüphesiz büyük üstadı Cemaleddin’in düşüncelerinden. Cemaleddin’in İstanbul’a birinci gelişi Ali Paşa’nın sadrazamlığına rastlamıştı. Merhum Afganlılara mahsus o sevimli kıyafet içinde olarak Paşa’nın meclisine girer, en yüksek şeref mevkiini ihraz eder, kimsenin nail olamayacağı hürmeti görürdü. Bununla beraber Cemaleddin’i takdir eden yalnız Ali Paşa değildi. İstanbul’un bütün emirleri, vezirleri, büyükleri adetçe, kıyafetçe, dilce kendilerine bigane gelmesi icap eden bu zatın ilmine, diyanetine, alicenaplığına hayran olmuşlardı. Aradan altı ay kadar bir zaman geçince Cemaleddin, Meclis-i Maarif azalığına getirildi. Bu memuriyetinde maarifin yaygınlaştırılması için düşündüğü vasıtaları pervasızca söyledi ki arkadaşları bunun görüşüne iştirak etmiyordu. Zamanın şeyhülislamı bulunan zat Cemaleddin’in fikirlerini özel menfaatlerine aykırı gördüğü için fena halde kızıyor, zavallıyı gözden düşürmek için vesile arıyordu.
1287 Ramazanında idi ki Darülfünun müdürü Tahsin Efendi (Mösyö Tahsin) merhum Şeyh’ten fenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma yapmasını istemişti. Cemaleddin Türkçesinin o kadar iyi olmadığını ileri sürerek mazur görülmesini istemişse de berikinin ısrarı üzerine muztar kalarak etraflı bir konuşma tertip etmiş, bununla beraber zaman ve zamana uygun olup olmadığın anlamak için önceden memleketin ileri gelenlerine göstermişti. Darülfünun açılacağı gün Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un emirleri, alimleri, eşrafı kamilen toplanmıştı. Şeyhülislam da cemaatin içinde bulunuyordu. Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca olanca dikkatini konuşmanın içinde kötüye yorulmaya müsait bir iki cümle yakalamaya hasretmişti.
Cemaleddin konuşmasında diyordu ki; “İnsani kazanımlar canlı bir bedene benzer. İnsanoğlunun ürettiği sanatların her biri o bedenin bir uzvu mesabesindedir; mesela iktidar bir yönetim için, bedende iradenin merkezi olan beyin gibidir. Demircilik kol, çiftçilik ciğer, gemicilik ayak gibidir...”
Cemaleddin bu gibi basit benzetmelerle bütün uzuvları saydıktan sonra şu neticeyi veriyordu; “ İnsanoğlunun saadeti bu suretle teşekkül eder. Cismin hayatı ise ruh ile kaim olmasına nazaran bu cismin, yani insanoğlunun saadet ruhu ya nübüvvet ya da hikmet [felsefe/bilim/sanat] ile olur. Lakin bunlar başka başka şeylerdir. Nübüvvet (peygamberlik) bir ilahi lütuftur ki çalışmakla elde edilemez. Cenabı Hak mahlukları arasında her kimi isterse bu lütfa mazhar kılar; “Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” (Enam, 6/124) Hikmete (felsefe/bilim/sanat) gelince bu fikir üretmekle, bilgi öğrenmekle olur. Sonra nebi hatadan masumdur, halbuki filozof hataya düşebilir. Bir de peygamberin hükümleri batıl vesveselerin hücumundan ilahi ilimle korunmuştur. Bunları kabul etmek imanın temel şartlarındandır. Filozofların görüşlerine gelince, bunlara tabi olmak kesinkes şart olmayıp, ilahi şeriata ters olmamak şartıyla ve akla uygun olanları kabul edilebilir...”
İşte Cemaleddin’in nübüvvete ait olmak üzere söylediği sözler bundan ibarettir ki İslam alimleri icmaıyla sabit olan hakikate tamamıyla uygun olduğu halde şeyhülislam, merhumdan intikam almak için “Cemaleddin nübüvvet bir nevi sanattır diyor” şayiasını çıkardı, bunu teyit için de “nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutukta zikretti” dedi. Daha sonra camilerde vaizlere Şeyh’in aleyhinde yürümelerini emretti. Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf iftira olduğunu, hakikatin meydana çıkması için şeyhülislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi. Mesele gazetelerin ağzına düştü, bunların bir kısmı şeyhülislamı, bir kısmı Şeyh’in lehinde idare-i kelam etti.
Nihayet merhumun sevdiklerinden bir kısmı ona sabır ve sükunet tavsiye ettiler. Zaman bu gibi haksız şayiaları hükümden düşürür, hakikati meydana çıkarır dedilerse de dini gayreti ilmi kadar yüksek olan Cemaleddin bir türlü duramadı. Her halükarda şeyhülislamla muhakeme edilmesini ısrarla istedi. Sonuçta, ortalık durulunca kadar daha sonra isterse geri dönmek üzere İstanbul’u terk etti. Zavallı Cemaleddin her manasıyla mazlum bir halde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye karar verdi.
İşte merhumun ne zaman bahsedilse “ilmine, faziletine, siyasetine söz yoksa da ne yazık ki mulhid (dinsiz) idi, nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan, dinlemeden söylenen bu sözlerin nereden çıktığı görülüyor...” (4)
Mehmet Akif, Cemaleddin Afgani hakkında yazdığı makaleye gelen Vahhabi suçlamalarına da cevap vermiştir: "Geçen hafta merhum Cemaleddin Afgani ‘ye dair birkaç söz söylemiştim. maksadım o büyük adama isnat edilmek istenen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi. Maatteessüf bu seferde "Cemaleddin mülhid değil idi, fakat Vahhabi idi" iddiası ortaya sürülmeye başlandı." (20 Mayıs 1326, Sırat-ı Müstakim) Akif, bu açıklamadan sonra Cemaleddin Afgani hakkında gelecek kuşaklara şu sözleri söyler: "İşte bugün bir Cemaleddin’i bir Muhammed Abduh'u yok Cihanı İslam hakikaten bikes, cidden garip. Biz bu gibi ekabir-i ümmeti rahmetle, hürmetle anmalıyız ki, geriden gelenler aramızda bir yad-ı cemil bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücadeleden vaz geçmesinler(5)
Akif'e göre Afgani’yi kıskananlar onun hakkında Peygamberlik bir sanattır dediği iftirasını yaymışlardır. Bugün İslamcılık eleştirisi yapanların bir bölümü, eleştirdikleri kimselerin birinci eden eserlerini bile okumak zahmetine katlanmayacak kadar ilmi ahlaktan yoksundurlar ve sathi bilgilerle bir iftira kampanyası yürütürler. İkinci elden tek kaynak üzerinden eleştiri yaparlar; araştırmaz, sorgulamaz, sadece suçlarlar.
Mehmet Akif’in Abduh ve Afgani ’yi üstat kabul etmesindeki temel faktör, İslam dünyasını geri kalmışlıktan kurtulmasıdır. “Gelişmiş ve geri kalmış bölgeleriyle yaşadığı dünyayı iyi tanıyan Mehmet Akif, Şark'ın kurtuluşunu eğitimde, teknolojik kalkınmada ve kendini bilmekte görmüştür. Memleketin toparlanabilmesinde bilginin gücüne inandığından Asım'a eğitimini tamamlaması hususunda ısrarcı olmuştur. Onun Türk gençliğine yönelik kalkınma düşüncesinin anahtar kavramları marifet ve fazilettir. Eğitimin ikmali zor ve zahmetlidir. Genç insan ise, Asım gibi tez canlı ve acelecidir. Fakat başarı kararlılık ister, sabır ister, çaba ister. Aslında Akif Asım' da Şark'ı tasvir etmiştir. Şark heyecanlıdır, bir an önce neticeye ulaşmayı arzular, tehlikeden yılmaz, ölümden korkmaz. Üstelik çok zamandır Şark'ın üzerine bir atalet de çöküvermiştir. Modem dünyada ise başarılı olmak için ayakta kalmak, ayakta iken de sapasağlam durabilmek gerekiyordu. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da ilimdi, fendi. Batı son birkaç asırdır bilimde iyice ilerlemiş, bilimsel bilgiyi teknolojide kullanmış, çok gelişmişti. Son olarak Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda içinde bulunduğu çetin şartlar da Türkler için Batı'nın bilim ve teknolojisini almanın tam bir zaruret olduğunu bir kez daha göstermişti.”(6)
Tarihsel şahısların düşünce yapıları hakkında doğru bilgi edinebilmek için öncelikle yapılacak olan, düşünürün hangi tarihsel zemin ve koşullardan bize seslendiğini belirlemek ve birincil kaynaklarla yönelmektir.
Şu satırlar Mehmet Akif’in kendi ifadesiyle kişiliği hakkında son derece bilgi vericidir: "Korkaklar utanç içinde ölürler. Başınıza gelen her kötülükten ders alınız. Nefsinizi terbiye ediniz. Her kötülük bir hatanın sonucudur... İyi biliniz ki, düşmanlarla mücadelede korkak davranmak ve teslimiyeti kabul etmek, utanç içinde ölmek demektir. Saldırıdan kendisini korumayı başaranın hayatı aziz ve değerlidir. Bu nedenle milli ve dini birliğinizi korumakta asla kusur etmeyiniz."
(7)
İhracatçıya kurumlar vergisi indirimi
26.04.2026
Epözdemir'e takipsizlik
28.04.2026
Geleneğin Önemi|Vahdettin İNCE
05.04.2026
Paşinyan ve Putin'den gergin görüşme
04.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 2 ÜSTÜN BOL 29.04.2026
Dizilerin toplum üzerindeki etkileri MEHMET GÜMÜŞ 28.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026
Green Card Sevdalıları CYRANO DE BERGERAC 07.04.2026