metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

İslam Dünyasının Siyasal Sorunları

YUSUF YAVUZYILMAZ
26.04.2026

İslam dünyası, gittikçe derinleşen dini, siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal sorunlarla karşı karşıyadır. Özellikle Batı karşısında gerilemeye başladığı Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerinden itibaren Batı dünyasına karşı olan üstünlüğünü de kaybetmiştir. İslam dünyası, modernleşme döneminde tarih boyunca yaşadığı en derin krizin içine düşmüştür. Bu kriz entelektüel, ekonomik, askeri ve siyasi yönden tüm İslam dünyasını içine almıştır. 

Modern dönemde İslam düşüncesinin iki önemli sorunu olmuştur. 

1-İslam dünyasının içine düştüğü krizin nedenleri nelerdir?

2- Bu krizden nasıl ve hangi yöntemlerle çıkılacaktır?

İslam dünyasının içine düştüğü siyasal krizin en önemli nedenlerinden biri özgürlük karşıtı eğilimler ve bu eğilimleri meşrulaştıran otoriter yönetim biçimleridir. Özgürlük karşıtı eğilimler entelektüel alanda, insan özgürlüğünü ortadan kaldıran, kader teorisi ile ortaya konmuş ve Cebriye ekolü ile en uç noktasına varmıştır. 

İslam dünyasının diğer önemli sorun olan Teodise( kötülük) problemini metafizik zemine aktararak Allah ile irtibatlandırmaktan vazgeçilmelidir. Bu anlamda din kötülüğü metafizik gerekçe kendi emekten uzak durmalıdır. "İyilikler Allah'tan kötülükler nefsinizdendir ", "Karada ve denizde meydana gelen bozulmalar insanın kendi eliyle yaptıkları nedeniyledir. " ayetleri kötülüğü Allah ile değil, insan ve eylemleri ile irtibatlandırmayı gerekli kılar. Öte yandan kötülüğü metafizik alana aktarmak, sorumluluk ve hukuku devre dışı bırakır.

Otoriter rejimlerde sıkı kuralların varlığı ve bu kurallara irade dışı uyma zorunluluğu, nifak ve suçu artırır; ikiyüzlü insanların üremesi için uygun bir sosyolojik zemin yaratır. Ayrıca gönülden benimsemediği kurala uyma zorunluluğu insan psikolojisini derinden yaralar. Düşüncesi ile sözleri arasındaki uyumsuzluk münafık tiplerin üremesine neden olur. Münafık insanların çoğunluk olduğu toplumda insanların birbirine karşı güveni zedelenir. Çünkü sürekli ihbar edilme korkusu insanların birbirine kuşku ile bakmalarına neden olur. Böyle bir toplumda iç barışın sağlanmasına imkan yoktur. 

Unutmamak gerekir ki, dinin birbiriyle örtüşen iki amacı vardır: Bireysel anlamda özgürlük, toplumsal anlamda adalet. Özgürlük ve adaleti ihmal eden, zorbalığı, koşulsuz itaati savunan, totaliterizmi öne çıkaran; bireyi ait olduğu parti, cemaat ve örgüt içinde eritip edilgenleştiren bir dini söylem sorunludur. Din adına ortaya çıkan ancak insanları özgürlük ve adaletten uzaklaştıran sahte bir din formudur bu.

Çıkarcı popülist siyasal düşüncelerin ve kadroların, kendi iktidarlarının ömrünü uzatmak ve sürdürmek için, askıya aldığı iki kavram vardır: Ahlak ve adalet. Çünkü ahlak ve adalet ilkesizliği reddeder.

Milliyetçi, ulusalcı, muhafazakar anlayış, İslami anlayışı sarmış ve pasifleştirmiştir. Bu anlayışların ürettiği, şanlı tarih, vatan, seçilmiş millet kavramları İslam'ın bilgi anlayışının içini boşaltmıştır. Bu yüzden İslam'ı kendi orijinal kavramları üzerinden yeniden okumak ve inşa etmek gerekmektedir. Sağcılık, muhafazakarlık ve ulusalcılık ideolojilerinden arındırılmamış bir dini anlayış, yaratıcı ve inşa edici özelliğini kaybetmiştir. Bu yüzden Ali Şeriati'nin İran'da Şia üzerinden yaptığı ve tarihi olan ile ideal olanı birbirinden ayırmayı, Şia'yı orijinal kökleriyle kavramayı hedefleyen anlayışının benzerini Sünnilik üzerinden de yapmak gerekiyor.

Modern oluşan devletin inşa ettiği epistemik çerçevenin bilim ve din hayatına etkisi ve yönlendirmesi, akademik camiayı ve akademi dışını büyük ölçüde işlevsizleştirmiştir. Bu işlevsizlik bilim ve din alanını özgün düşünceler üretmekten uzaklaştırmış, devletin ve siyasetin emrine vermiştir. Bunun doğal sonucu olarak varlığı siyasete yol göstermek olan alim, siyasetin propaganda aracına dönüşmüştür. Ne yazık ki, alim önemli ölçüde aynı gelenekten gelen Ebu Hanife'nin misyonundan giderek uzaklaşmış, eleştirel niteliğini kaybetmiş, bulunması gereken sivil alanı terk etmiş, siyasetin kapı kulluğuna düşmüştür. Bu durum alimi özgün düşünce üreten ve siyasete yol gösteren bir konumdan uzaklaştırmıştır.

Kriz dönemlerinde müslüman aydınlara düşen en büyük görev, ortaya çıkan olumsuzluklara karşı inisiyatif almalarıdır. İslam'ın bir iktidarla kaim olmadığını, iktidarın İslam'ın değil, insanların eylemleriyle oluşan beşeri bir tarihsellik içinde gerçekleştiğini, kimsenin Allah adına ve onun temsilcisi olarak hareket edemeyeceğini, dolayısıyla iktidarın yaptığı olumsuzluklardan İslam'ın değil iktidarda bulunanların sorumlu olduğunu, iktidarın yaptıklarının geleneksel kader düşüncesine yaslanarak açıklanamayacağını anlatmalıdır. Öyle görülüyor ki, dindarların siyasal zihniyetinde önemli değişimler yapmak gerekiyor. Siyasal iktidarın yaptıklarını bahane ederek siyasal alanı İslam'ın değerlerine kapatmak isteyenlere karşı da mücadele edilmelidir. Siyasal alanda İslami değerlerin yer alması gerektiğini savunmakla birlikte, İslam’ın siyaset için araçsallaştırılıp istismar edilmesine karşı durmak gerekir. Çünkü hayatın hiçbir alanı İslami değerlere kapatılamaz. İnsana hayatın her alanında uyması gereken ahlaki ilkeler vazeden bir dinin müntesipleri için sekülerlik mümkün değildir.

Alimin birincil önceliği siyaset kurumu ile dengeli, eleştirel bir ilişki kurup, bilgiyi her şeyin önüne koyan bir noktada durmasıdır. Entelektüel ahlak, ilmi, siyasetin çıkarlarına göre araçsallaştırmayı reddeder. İlmini bilerek siyasetin emrine veren alim, siyasetin yanlışlarını eleştirmek ve sorgulamak yerine bu yanlışları temellendirme arayışına girer. Alimin siyaseti yönlendirmek misyonu giderek siyaseti meşrulaştırmak amacına yönelir. Bu alimin kendi misyonuna ihanet etmesiyle sonuçlanır.

İslam dünyasında kurulan ulus devletler, ulusal çıkarları her şeyin önüne ve üstüne koydukları için, diğerleri ile sağlıklı ilişki geliştirme dilleri gibi, sürekli düşmanlık retoriği üretiyorlar. Bu retorik onları, müslüman kardeşleri aleyhine onlara saldıranlarla işbirliğine itiyor. Milliyetçiliği, ulusalcılığı, mezhepçiliği öne çıkararak emperyalizmin hedeflerine ulaşmada kullanışlı birer araca dönüşüyorlar.

Milliyetçilik ve muhafazakarlık, İslam'ı tarihe ve geleneğin şekillendirdiği kültüre mahkum ederek, tarihi ve toplumu dönüştürme dinamizminin önünde büyük engel oluşturdular. İslam, milliyetçilik ve muhafazakarlığın, insanı ulusa, etnisiteye, kültüre mahkum eden paradigmasını aşmadıkça onların aracına dönüşecektir. Bu durum Ali Şeriati'nin deyimiyle dinin karşısına aynı kavramsal terminolojiyi kullanan sahte bir din çıkaracaktır. Artık çatışma din ve dinin ortadan kaldırmayı amaçladığı zulüm arasında değil, dinin sahte dinin ürettiği kavramsal sistem ve anlayış arasında gerçekleşecektir. Türkiye özelinde de, dinin, milliyetçilik ve muhafazakarlığın ürettiği anlayışla zaman zaman uzlaşısına zaman zaman da hesaplaşmasına tanık olmaktayız. Son yıllarda siyasal iktidarın temsil ettiği muhafazakar milliyetçi dindarlık, dini anlayışın geleneksel olanı savunan muhafazakarlık ve milli çıkarları önceleyen milliyetçilik ile uzlaşma arayışına girdiğini ve bunu büyük ölçüde gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Bu yüzden siyaset kurumu, Gazze ve İran konusunda, içinde bulunduğu konum nedeniyle, retorik olarak doğru bir söylem kullansa da, pratik olarak milliyetçi ve muhafazakar bir söylemin sıradanlığına mahkum oluyor.

Dinin siyasetin çıkarları için araçsallaştırıldığı bir bunun da yaygın olarak onaylandığı bir toplumda, din, tarihte oynadığı yaratıcı, geliştirici, , dönüştürücü ve inşa edici rolü oynayamaz. Bu anlamda dinin kaynaklarından hareketle, tarihi tecrübeyi tümden ihmal etmeden, eleştirel bir yöntemle yeni bir dini anlayış üretmek gerekmektedir. Bu dini anlayışın temel ilkesi, temellerini Kur'an ve Sünnet'in ilkelerinden alan ve çağımıza hitap eden bir anlayışta olmalıdır. Kuşkusuz, bu bakış Mehmet Akif'in "Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı" anlayışıyla ortaklaşmaktadır. Bu anlayış, modernizmin felsefi öğretisini temel alarak ona uygun bir İslami anlayış oluşturmayı değil, Kur'an ve Sünnetin ahlaki söylemini modern dünyaya tercüme etmek olarak anlaşılmalıdır.

Müslüman dünya, siyasal ve kültürel yönden ayağa kalkmak ve tarihsel olarak düştüğü edilgen durumdan kurtulmak istiyorsa, kendine özgü siyaset, ahlak ve bilim anlayışı geliştirmelidir. Bu yapılmadığında Batının ürettiği kavramları ve bu kavramların ürettiği kurumlar içinden çözüm aramak zorunda kalacaktır. Bu yöntemin istenilen sonucu vermediğini Batılılaşma sürecimiz, açıkça göstermektedir.

İslam dünyasını içinde bulunduğu en büyük açmaz, zihinsel olarak sahip olduğu din ve onun ürettiği kültürel evren ile ait olduğu siyasal ve kültürel örgütlenme modeli arasındaki uçurumdur. Bu durum her uluslararası krizde kendini açıkça göstermektedir. Özellikle Türkiye açısından gelinen nokta, bedeni ve ruhu arasındaki yarılma durumunun yarattığı çelişki anlamında çok daha derin trajik bir duruma işaret etmektedir. Türkiye, bu uyumsuzluğu gidermek zorundadır. Çünkü bu uyumsuzluk, hem tarihle arasında bir mesafe yaratmakta hem de inançları ile mevcut durum arasında gerilime yol açmaktadır.

İslam dünyasında hiçbir kurum ya da kişi Tanrı adına konuşamaz. "Teokraside ve kutsal monarşilerde yöneticiler Tanrı adına konuşur, Tanrı adına hüküm verirler. İslamiyet'te ise kimse, Allah adına veya din adına konuşamaz. Dinin içinden konuşur ama ama fikir ve hükümleri zanni olup kendine aittir, isabet etme ihtimali olduğu gibi yanılma ihtimali de vardır. Hükmünde yanılıp başkalarına zarar ve hasar veren kimse, bunu Allah'a, Peygamber'e veya dine nispet edecek olsa, sanki Allah, Elçisi veya dinin kendini şahıslara, topluma veya Allah adına konuşan rakiplerine, hasımlarına zarar vermiş, onların hasarına sebebiyet vermiş gibi algılanır. Bu ise büyük suç ve iftiradır. " ( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, Çıra yayınladı, cilt3, s: 472-474)

Bir dini anlayış yaşayan insanların fakir, ezilmiş, çaresiz bırakılmış, ekonomik olarak zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamaz konuma getirilmiş kitlelerin sorunlarıyla ilgilenmiyor; çevre sorunlarına, hukuk ihlallerine, sömürüye duyarsız davranıyor; İslam dünyasına yapılan emperyalist saldırılara sessiz kalıyor; İran'a, Gazze'ye karşı ABD ve İsrail tarafından girişilen emperyalist saldırılara karşı tavır geliştirmiyor ve karşı çıkmıyorsa; o dini anlayış, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği din olmaktan çıkmış, ümmetin sorunlarından uzaklaşmış, arkeolojik bilgi yığınına dönmüştür. Böyle bir dinin kitleleri aldatmaktan başka fonksiyonu kalmamıştır.

Türkiye; laiklik, İslam, Kemalizm ve çözün süreci dikkate alındığında bugün organik bir krizin eşiğinde olduğu söylenebilir. " Organik kriz, bir düzenin yalnızca maddi temellerinin çözülmesini değil; aynı zamanda onu meşrulaştıran kurumsal, normatif ve epistemik yapıların da eşzamanlı biçimde aşınmasını ifade eder"(Cağla Yüzleşmek, Editörler: Şaban Ali Düzgün, Tuğba Günal, Tuğba Özoğlu, Mana yayınları, s: 34) Bu noktada, asıl soru şudur: Türkiye nedir? Türkiye'nin kurumsal, ahlaki ve epistemik temelleri nedir? Küreselleşme, neo liberalizm, kapitalizm ve postmodernizm çoğu yapıları çözüyor ve dönüştürüyor.

İslam düşüncesi ile ilgilenen ve bunun üzerinden akademik kariyer yapmış kişilerin, en öncelikli sorunu, yaşadığımız günlerim en yakıcı sorunu olan İsrail- Amerika ortaklığının İslam beldelerine vahşice saldırmaları karşısında, bu saldırının arka planı üzerine düşünce üretip kamuoyunu bilgilendirmek olmalıdır. Konunun özellikle muhatabı olan İlahiyat fakültelerinden bir grup akademisyen bir araya gelip bir kınama metni yayınlayamaz, bir yürüyüş düzenleyemez, bir protesto yapamazlar mı? Bilinmelidir ki, gündeme müdahil olmayan ve çözüm üretmeyen bir dinin kitleleri etkileme ve yönlendirme imkanı yoktur. Böyle bir dini söylem arkeolojik bir malzemedir ancak.

İslam dünyası bugün içinde bulunduğu olumsuz durum dolayısıyla, kendi geleceğini kurmaktan uzak olduğu gibi, dünyada zulüm üreten güçlerle de mücadele edemez haldedir. Ne yazık ki, çoğunluğu Ortadoğu'da kümelenmiş İslam toplumları, milliyetçiliğin etkisiyle parçalanmış, birbirine yabancılaşmış, İslami değerlerle uyuşmayan siyasal yönetimler oluşturmuş; şura, istişare ve biate dayalı siyasal anlayış yerine koşulsuz itaate dayalı otoriter sistemler oluşturan yapısıyla ümit vermemektedir.

Uluslararası anlaşmazlık ve çatışmaları anlamak için çok katmanlı okumalar yapmak gerekir. İran söz konusu olduğunda ise çok daha dikkatli olmak gerekir. Sosyal olaylar ve uluslararası ilişkiler çok katmanlı olduğundan indirgemeci ve seçmeci yorumlardan uzak durmak gerekir. İndirgemeci ve seçmeni yöntemler sorunu bir tek nedene dayandırdığından, dayanılan neden doğru olsa da, diğer faktörleri ihmal ettiğinden, doğru analiz yapmayı engeller. 

Doğru analiz için;

1-Uluslararası ilişkiler, çıkar ve güç dengelerini,

2- Bölgesel ilişkiler ve güç dengelerini,

3- Direniş örgütleri ile ilişkileri,

4- Enerji kaynakları ve dünya siyasetine etkisini,

5- Kültürel dini ve mezhebi aidiyetleri(Fars, İslam, Şia),

6- Direniş kültürünü,

7- Kimliğini yenilgi üzerinden inşa etme bilincini ( Kerbela) bilmek gerekiyor.

Yaşadığımız dönemde İslam düşüncesi büyük bir krizin içindedir. Bu krizin yoğunlaşması gereken en acil sorun şudur: Müslüman akıl nasıl yenilenecek ve buradan kendine özgü bir felsefe nasıl üretilecektir? İslam dünyasının geleceği, önünde duran ve onu engelleyen faktörleri ortaya çıkarıp, bu faktörlerle cesurca yüzleşip aşarak düşüncesini yenilemektir. "Gelecek için ve insanlığın pratik gayeleri için İslam, beden ve ruh ahenginin ve bu ahengi bozacak değil, sürdürecek yasalar ve toplumsal, siyasi kurumlar üzerine temellenmiş bir toplumun taşıyıcısı olacak insanı inşa etme çağrısıdır. İslam iç ve dış denge hâlinin sağlanmasına yönelik durmaksızın devam eden bir tarihi arayıştır ve tam da bu olmalıdır. Her hâlükârda, bu kadar tabii olup,  bugün İslam'ın önünde durmakta ve gelecek yıllarda onun şahsına münhasır tarihi vazifesi bu olacaktır."(Doğu Batı Arasında İslam, Aliya İzzetbegoviç, Ketebe Yayınları, sh.21)

İslam dünyası ideal değerler ile realite arasında anlamlı bir ilişki kurmak durumundadır. Beklentiler ile reel dünyadaki olaylar arasındaki uçurum derinleştikçe radikal tutumda artış görülür. Din de marjinalleşme ve aşrı uçlara savrulmanın arkasındaki sosyoloji budur.

Türkiye özelinde siyasal hayata hakim olan muhafazakar dindarlık, ekonomi ve politik gelecek için İslam'ı araçsallaştırıyor ve adalet duygusundan süratle uzaklaşıyor. Bu karşılık alimler İslam’ın temel ahlaki değerlerinin sözcülüğünü yapmalı ve bu çürümenin önüne geçmeye çalışmalıdır. 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş