metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Terörist İsrail’in İşlediği Savaş Suçları ve Algı Operasyonları / Hüsnü AKTAŞ

22.01.2024

Kurulduğu günden itibaren ABD ve AB Ülkeleri tarafından sürekli şımartılan İsrail Devleti’nin; insan hakları, uluslararası hukuk ve savaş ahlakı gibi en temel insani değerler adına ne varsa, hepsinin köküne kibrit suyu dökmekle meşgul olduğu malûmdur. İşgal ettiği topraklardan çıkması konusunda Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın aldığı hiçbir kararı tanımayan İsrail devleti, sınırları sürekli değişen bir terör örgütü haline gelmiştir. 7 Ekim 2023 tarihinde HAMAS tarafından gerçekleştirilen Aksa Tufanı Harekâtı’nın bir değil, birden fazla sebebi vardır. Son tahlilde Filistin topraklarında işlenen zulümlerin, gelişi güzel tutuklamaların, kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı yapmaksızın gerçekleştirilen katliamların zaruri bir neticesidir. Filistin topraklarında işlenen cinayetlerin faillerinden birisi de hiç şüphesiz Amerika’dır. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, El Aksa Tufanı’nın yaşanmasından sonra ziyaret ettiği İsrail’de  kameraların karşısına geçmiş ve “ben bir yahudi olarak buradayım” demekte herhangi bir sakınca görmemiştir.

ÖNCE

 bir tespitte bulunalım. Kurulduğu günden itibaren ABD ve AB Ülkeleri tarafından sürekli şımartılan İsrail Devleti’nin; insan hakları, uluslararası hukuk ve savaş ahlakı gibi en temel insani değerler adına ne varsa, hepsinin köküne kibrit suyu dökmekle meşgul olduğu malûmdur. İşgal ettiği topraklardan çıkması konusunda Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın aldığı hiçbir kararı tanımayan İsrail devleti, sınırları sürekli değişen bir terör örgütü haline gelmiştir. 7 Ekim 2023 tarihinde HAMAS tarafından gerçekleştirilen Aksa Tufanı Harekâtı’nın bir değil, birden fazla sebebi vardır.Terör örgütü haline gelen  İsrail 1948 yılından bugüne Filistinlilerin temel haklarını inkâr ediyor ve uluslararası hukuka uymayı reddediyor. Bununla birlikte İsrail, Filistin halkı üzerinde yerleşimci sömürgeciliği, apartheid ve işgal rejimini sürdürüyor. Uluslararası hukuk Doğu Kudüs, Gazze ve Suriye’nin Golan Tepeleri dahil olmak üzere Batı Şeria'nın İsrail tarafından işgal edildiğini kabul ediyor.Buna rağmen Başta BM teşkilatı olmak üzere, hiçbir uluslararası kuruluş üzerine düşen adımları atmıyor.  İsrail, askeri işgalinin bir parçası olarak toprak çalıyor ve Filistinlileri kontrol noktaları, yerleşim yerleri, gözetleme kuleleri ve yasadışı bir apartheid duvarı ile çevrili gettolarda yaşamaya ya da vatanlarını terk etmeye zorluyor. Gazze, yıllardır, Orta Çağ’dan kalma bir kuşatmayla karşı karşıyadır.

Aksa Tufanı Filistin topraklarında işlenen zulümlerin, gelişi güzel tutuklamaların, kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı yapmaksızın gerçekleştirilen katliamların zaruri bir neticesidir. Bazı siyaset uzmanları İsrail’in 1948’den beri adım adım sürdürdüğü işgal ve soykırım politikalarını görmezden gelerek ‘Hamas’ın 7 Ekim’de durup dururken saldırdığını’ ileri sürmektedirler. Yaşanan bu savaşın 7 Ekim’de başladığı gibi bir yalanı yaymayı marifet zannetmektedirler. Oysa El Aksa Tufanı, 75 yıldır yaşanmakta olan İsrail saldırganlığına karşı ortaya konulan şanlı bir direniştir. Bu operasyonun faili olan Hamas’ın, İsrail saldırganlığının tek sebebi olduğunu söyleyenlere, Hamas’ın bulunmadığı Batı Şeria’da yaşanan zulümleri hatırlatmakta fayda vardır. O bölgede Hamas olmadığı halde, terör örgütü haline gelen İsrail, katliamlarına devam etmiştir. 2023 yılı Ağustos ayına kadar toplam 37 Filistinli; polislerin ve askerlerin silahlarından çıkan kurşunlarla öldürülmüş, aynı tarihlerde yüzlerce insan keyfi olarak tutuklamıştır. Batı Şeria’da tutuklanma gerekçesi olarak yoldan geçen bir yerleşimci-hırsıza yan gözle bakmış olmanız bile yeterlidir.

Filistin topraklarında işlenen cinayetlerin faillerinden birisi de hiç şüphesiz Amerika’dır. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, El Aksa Tufanı’nın yaşanmasından sonra ziyaret ettiği İsrail’de  kameraların karşısına geçmiş ve “ben bir yahudi olarak buradayım” demekte herhangi bir sakınca görmemiştir. ABD başkanı Biden ise, 7 Ekim sonrası geldiği İsrail’de temasları sonrası düzenlenen basın toplantısında İsrail devletinin dünyadaki Yahudi insanlar için güvenli bir yer olarak kurulduğunu söyleyerek, “İsrail Bunun için kuruldu, eğer İsrail olmasaydı, mevcut olmasaydı onu icat etmemiz gerekirdi” demiştir. İsrail’in Yahudiler için yeniden güvenli bir yer haline gelmesi gerektiğini söyleyen Biden, “Ben size söz veriyorum bunun olması için elimizden gelen ne varsa onu yapacağız” diye konuşmuştur. Biden, 75 yıl önce, kuruluşundan 11 dakika sonra ABD Başkanı Harry Truman’ın İsrail’i ilk tanıyan devlet olduğunu aktararak, “Onların yanında olduğumuzu o zaman göstermiştik şimdi de bunu göstereceğiz” diyerek, katliamlara ortak olacaklarını ikrar etmiştir. 7 Ekim sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘Gerald R. Ford (CVN-78) ve yanındaki 12 gemilik Dwight D Eisenhower saldırı filosunu’ Doğu Akdeniz’e gönderdiği malûmdur.  Aynı günlerde İngiltere ‘Kraliyet Donanması’na ait iki gemi ve ‘deniz devriye gözetleme uçağını’ göndereceğini ilan etti. İnsan soramadan edemiyor; neyin devriyesi, neyi gözetleyecek? Gazze’de direnişe devam eden mazlumları öldürmek için BM Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyeleri sıraya mı girdiler? Bu noktada Gazze şeridinde işlenen savaş suçları üzerinde kısaca duralım.

Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsüne bakıldığında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve etnik temizlik, yasa dışı silahlı güç kullanma gibi belirli kategorilerde suçların yer aldığı malûmdur. İsrail’in Gazze’de sivillere  yönelik kasten öldürme, yaralama, temel ihtiyaç unsurlarından mahrum bırakma, işkenceye tabii tutma, yerleşim yerlerinin bombalanması gibi sistematik saldırıları, bu suçların tamamını işlediğini hatta bir adım daha ileriye giderek soykırım ve etnik temizlik suçuna yönelik saldırıların mevcut olduğunu göstermektedir. Sayılan bu suç kategorilerinin Gazze’de gerçekleştiğine dair müşahhas delilleri görüyoruz. Fosfor bombası kullanmak, başlı-başına bir savaş suçudur. Bunların hepsi Filistin halkına yönelik sistematik bir saldırının parçası olduğu için insanlığa karşı akla-hayale gelmez suçlar işleniyor. Bütün dünya, Filistin’de yaklaşık üç aydır devam eden insani bir trajediye şahit olmaktadır. İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik son üç aydır uluslararası hukuku ve silahlı çatışma kurallarını ihlal ederek gerçekleştirdiği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı yirmi bini aşmıştır. Öldürülenlerin yüzde kırkının çocuk olduğu gerçeği bile savaş hukuku ihlallerinin boyutu hakkında fikir vermektedir.

Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı’nın (UNRWA) verilerine göre İsrail saldırıları sonrası Gazze Şeridi’nde yerinden edilen kişi sayısı 1 milyon 900 bine ulaşırken, bu sayı Gazze’nin toplam nüfusunun yüzde 85’ine tekabül etmektedir. Diğer taraftan Filistin’i vuran ölümcül şiddet Gazze Şeridi ile sınırlı değildir. 7 Ekim’den bu yana Batı Şeria ve Kudüs’te İsrail güvenlik güçleri saldırıları neticesinde 69’u çocuk 265 Filistinli öldürülmüştür. Bu tablo kaçınılmaz şekilde dünyanın dört bir yanındaki farklı din ve etnik kökene mensup vicdan sahibi insanların tepkisine vesile olmaktadır. Ancak son üç aydır hem ABD’de hem AB ülkelerinde Filistin’e destek ve İsrail hükümetinin uygulamalarına eleştiri içeren tepkiler, medyadan spora, akademiden sosyal medya platformlarına kadar uzanan geniş bir alanda sistematik şekilde sansüre tabi tutulmaktadır. Burada ihlal edilen değerin, Batı’da geliştirilen liberal demokratik düzenin en temel unsuru olan ifade özgürlüğü olması ise ironik ve bir o kadar da endişe verici bir keyfiyete haizdir. İfade özgürlüğüne dair hatırı sayılır bir literatür ve esaslı normlar üretmiş olan Batı dünyasının, İsrail-Filistin savaşı söz konusu olduğunda ifade özgürlüğü ihlallerinin bizatihi faili konumuna geldiğini görüyoruz. Oysa ifade özgürlüğü, fikirlerin serbest dolaşımını sağladığı için insan hakları telakkisinin en önemli unsurudur.  İnsanın varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bu nedenledir ki ifade özgürlüğü, Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi gibi çok sayıda uluslararası antlaşmaya ve anayasaya konu olmuş, hatta kimi zaman Türkiye örneğinde görüleceği üzere savaş ve olağanüstü hallerde dahi kısıtlanamayacak “çekirdek haklar” arasında zikredilmiştir. İfade özgürlüğünün bu denli üst düzeyde güvence altına alınması onun insan hakları ve çoğulcu bir demokratik toplum için taşıdığı hayati önemden kaynaklanır. Diğer yandan yalnızca ülke yönetiminde ilişkin konularda değil diğer her meselede de insanların doğru bilgiye ve kanaate ulaşabilmesi için de ifade özgürlüğüne ihtiyaçları vardır. İfade özgürlüğünün inkâr edilemez önemine rağmen Filistin ve Gazze’de yaşanan insan hakları ihlalleri ve İsrail eleştirisi söz konusu olduğunda Batı dünyasında neredeyse totaliter rejimleri aratmayacak hürriyet karşıtı bir tutum alındığını görüyoruz. Dijital ya da fiziki hemen her platformda İsrail eleştirisi, hatta Filistin’e destek açıklaması; antisemitizm ve terör propagandası gibi temelsiz iddialarla baskılanıyor ve yaptırımla karşılaşıyor. Sporcular, sanatçılar ve gazeteciler sadece Filistin’e özgürlük dediği için veya Gazze’deki saldırıların kurbanı olan sivil kayıplara tepki gösterdiği için soruşturma geçiriyor, işini kaybediyor. Konferanslar iptal ediliyor. Bu tarz hadiseler gösteriyor ki ABD’den Almanya’ya Kanada’dan Fransa’ya pek çok batılı devlet, ifade özgürlüğü konusundaki hem pozitif hem de negatif yükümlülüğünü yerine getirmemektedir. Bu ifade özgürlüğü kısıtlamaları, çoğulcu bir kamuoyu oluşmasını engelleyerek Batı toplumlarının Gazze’de yaşananlar ve Filistin meselesinde doğru bilgiye erişimini ortadan kaldırıyor, nihayet İsrail’in insan hakları ihlallerinin uluslararası toplumun gözünde kaçırılması amacına hizmet ediyor.

Algı Operasyonları

Amerika, İsrail ve diğer işbirlikçilerinin bütün baskılarına ve karartmalarına rağmen gerek Batı’da gerekse diğer bölgelerdeki milyonlarca kişi, Türkiye ve Katar gibi birkaç ülkenin cansiperane görev yapan medya organları sayesinde, sahada yaşananların İsrail’in söylediği gibi olmadığını görmüş ve tepkisini göstermek için sokaklara çıkmıştır. Bilindiği gibi Dünya kamuoyunda ve uluslararası medyada 7 Ekim sonrası büyük bir akıl tutulması yaşanmıştır. İsrail devletinin ve ABD merkezli Yahudi sermayesine ait büyük medya gruplarının da bu algıyı körüklemesiyle İsrail kurban, Hamas ise acımasız hatta DEAŞ’tan bile daha kötü bir terör örgütü olarak nitelendirilmiştir. İsrail’in Filistin toprakları üzerinde 1948’den beri devam eden işgali ve zulmü sebebiyle; milyonlarca Filistinli yerlerinden edilmiş, on binlercesi katledilmiş ve  bütün mukaddes değerleri çiğnenmiştir. Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirmiş olduğu Aksa Tufanı operasyonu; İsrail’in 11 Eylül’ü ve hatta ikinci Holokost’u olarak tanımlanarak özellikle Batı bloğunun kayıtsız-şartsız olarak İsrail’in yanında ve arkasında durması sağlanmıştır. Sahip olduğu geniş istihbarat ağına ve askeri gücüne rağmen Aksa Tufanı saldırısını fark edemeyen ve hazırlıksız yakalan İsrail, yaşadığı hezimetini örtebilmek için Hamas’a karşı küresel bir koalisyon oluşturma gayretine girmiştir. İsrail bu kapsamda, 7 Ekim’den itibaren medyaya tamamının kurgu ve dezenformasyon olduğu sonradan ortaya çıkan haberleri, görüntüleri ve fotoğraflar servis etmiştir. Özellikle 7 Ekim sabahı Gazze’nin yaklaşık 6 km doğusunda bulunan Kibbutz Re’im isimli yerleşim yerinde gerçekleştirilen Süper Nova festivalinin hedef alındığı ve öldürülme olaylarının büyük kısmının da bu bölgeden olduğu yalanını yaymıştır.  Bundan murat edilen ise Hamas’ın sadece topraklarını savunmadığı, tıpkı DEAŞ gibi modern yaşam biçimini de hedef aldığı algısını sağlamaktır. Saldırıların hemen sonrasında bölgeye intikal eden İ24 News kanalı muhabirinin de sözde bölgedeki bir askeri yetkiliye dayandırarak yaptığı yayında, 40 bebeğin başlarının kesilmiş olduğu şeklindeki yalan haber çok kısa bir süre içerisinde yayılmıştır. Bu haber doğrudan İsrail ordusu tarafından yalanlansa bile, hem İsrail medyası hem de bütün Batı medyası bu yalan haberi manşetlerden vermekte bir beis görmemiştir. Hatta ABD başkanı Biden bile, asılsız olduğunun Beyaz Saray tarafından bilinmesine rağmen yaptığı konuşmada bu yalanı tekrar etmiştir. İsrail'in kullanmış olduğu dil, ortaya atmış olduğu argümanlar ve servis ettiği kaynağı belirsiz görüntüler nedeniyle Batılı yöneticiler nezdinde ve kamuoylarında Hamas’a yönelik büyük bir öfkenin yayılması sağlanmıştır. “Hamas=DEAŞ” ve “Hamas=Nazi” gibi seçilmiş anahtar kelimeler ile uluslararası toplumun travmatik hafızası harekete geçirilmiş ve bu sayede İsrail kendi yaptığı zulümlerin üzerini örterek, sözde Hamas’a ama aslında bütün Gazze’ye yönelik başlattığı saldırılar için meşruiyet zemini oluşturmuştur. İsrail'in bu propagandası o kadar etkili olmuştur ki, göreve geldiğinden beri Netanyahu ile yüz yüze görüşmekten imtina eden ABD başkanı Biden başta olmak üzere neredeyse bütün AB Ülkeleri liderleri koşar adım İsrail’e gelip, İsrail’in sonuna kadar yanında olduklarını ve İsrail’in kendini savunma hakkını desteklediklerini ifade etmişlerdir.

İsrail hükümeti bütün dünyayı algı operasyonlarıyla istediği şekilde dizayn ederken kendi iç kamuoyundaki çatlak sesleri de bastırmak için farklı siyasi propagandaları devreye sokmuştur. Bu kapsamda Yahudilerin Holokost sonrası motto haline gelen “bir daha asla” söylemi İsrail'de bir histeri haline getirilmiştir. Öyle ki Cumhurbaşkanı Herzog gibi liberal olarak bilinen aktörler dahi Netanyahu liderliğindeki aşırı sağ hükümetin yürüttüğü katliamlara sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Saldırıların onuncu gününe gelindiğinde, ne bölgeden ne de dünyadan, sürdürdüğü katliamın sonlandırılmasına sebep olacak somut bir baskı görmeyen İsrail, pervasızlığını en üst seviyeye çıkararak El Ehli hastanesini vurmuş ve 500’e yakın sivili katletmiştir. Ancak El Ehli hastanesi saldırısı dünyadaki İsrail yanlısı tutumun sorgulanmasına ve İsrail’in aslında sadece kendini savunmaya çalışmadığı aksine Gazzelileri tamamen ortadan kaldırmaya çalıştığına yönelik kaygıların yükselmesine vesile olmuştur. Bugün Gazze’de uluslararası kamuoyunun şahitliğinde soykırım uygulayan İsrail yönetimi ve Siyonist faşizm, Nazi üniformasıyla yeniden hortlayarak bütün insani değerlere savaş açmıştır.

 

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Yusuf karakan | 22.01.2024 21:43
Hüsnü bey .neguzel yazmışsın .............?