metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Demokratik Devlet Algısı, Egemenlik Anlayışı ve Propaganda Mevsimi | HÜSNÜ AKTAŞ

20.02.2023

Günümüzde bütün dünyada yaygın olan siyasi rejim anlayışının demokratik devlet olduğunu söylemek mümkündür. Hemen her devlet, siyasi rejim açısından demokratik olduğunu ileri sürmekte ve bununla iftihar etmektedir. Acaba bu iddialar doğru mudur? Temsili demokrasi, mutlu azınlığın seçilmiş sultanlarını ortaya çıkaramaz mı? Yöneticiler ile yönetilenlerin imkânları birbirine eşit olmadığına göre, azınlığın tahakkümü demokrasi adına pazarlanamaz mı?  Bu suallerin, değişik açılardan cevaplandırılması gerekir. Türkiye’de genel seçimler; devletin keyfiyetini değil, siyasi rejimin yasama ve yürütme kadrolarını tayin etmeye yarayan bir vasıtadan ibarettir. Bütün vatandaşlara ait bir müessese olduğu farz edilen devlet; “Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı okla ifade edilen ideolojisinden” kurtarılamadığı müddetçe, hiçbir genel seçim gerçek bir seçim değildir.

CEMİYET halinde yaşayan insanoğlu; hayatının korunmasını, inandığı gibi yaşama imkânının sağlanmasını, neslinin ve malının korunmasını arzu eden bir varlıktır. Cemiyet hayatının devamının sağlanabilmesi için hukuki, siyasi, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaç vardır. Mütefekkir İbn-i Haldun’a göre cemiyet hayatı, insanların birbirlerine olan ihtiyaçları sebebiyle ortaya çıkan bir hayattır. Devlet ise adaletin sağlanması gibi zaruri vasıtalardan birisidir.. Tarih boyunca cemiyet ve devlet kavramları ile ‘hâkimiyet/egemenlik’ kavramı arasındaki münasebetin tartışıldığını söylemek mümkündür. Batı’da siyasi rejim olan krallıkların (totaliter rejimlerin) ortaya çıkmasıyla birlikte, devleti devlet yapan temel hak ve yetkilerin tanımlanması problemi ortaya çıkmıştır. Fransız hukukçu Jean Bodin, ‘Devlete Dair Altı Kitap’ isimli eserinde egemenliği “devletin mutlak ve kalıcı gücü” olarak tarif etmiştir. 17. yüzyılda Hollandalı hukukçu Hugo Grotius devletler hukukunun değişmeyen/olmazsa olmaz ilkesini izah ederken egemenlik kavramı üzerinde durmuştur.

Günümüzde bütün dünyada yaygın olan siyasi rejim anlayışının demokratik devlet olduğunu söylemek mümkündür. Hemen her devlet, siyasi rejim açısından demokratik olduğunu ileri sürmekte ve bununla iftihar etmektedir. Düşünce ve fikir hürriyetini esas alan, vatandaşların oylarının eşit olduğunu kabul eden ve muhalefetin haklarını koruyan siyasi rejimin demokrasi olduğu iddia edilir. Acaba bu iddia doğru mudur? Temsili demokrasi, mutlu azınlığın seçilmiş krallarını/sultanları ortaya çıkaramaz mı? Yöneticiler ile yönetilenlerin imkânları birbirine eşit olmadığına göre, azınlığın tahakkümü demokrasi adına pazarlanamaz mı?  Bu suallerin, değişik açılardan cevaplandırılması gerekir.  Ayrıca çoğunluğun azınlık tarafından idare edilmesi, halkın yöneticileri lehine, kendi siyasi tercihlerinden vazgeçmesi ve bu hale kolayca razı olmalarının sebebi nedir?  Bunun nasıl gerçekleştiğini ve bu esnada hangi vasıtaların kullanıldığını araştırdığımızda şunu görürüz. İktidar sahipleri ve siyasi parti sözcüleri,  algı ve telkin yoluyla insanların kanaatlerine ambargo koymaktadırlar. İskoç felsefesinin önemli isimlerden David Hume’un ifade ettiği gibi, iktidar sahiplerinin fark ettirmeden tahakkümü ön plâna çıkarmaları mümkündür.

Yüzyıllar önce (13.yüzyıl) Nasreddin Tusi; ‘Ahlak-ı Nasıri’ isimli eserinde, erdemli olmayan devlet yönetimleri arasında demokrasiye ayrı bir bölüm ayırmış ve şu tesbitte bulunmuştur: ‘Bir demokraside sayıya ve hesaba gelmeyecek kadar çok farklılık, yani farklı gaye ve arzular bulunur. Bu devletin ahalisi taifelere bölünürler, bazıları birbirine benzer, bazısı ise birbirinden ayrıdır. Her bir taifenin bir başkanı vardır ve halkın geneli bu başkanlar üzerinde baskın olurlar. Çünkü başkanların onların istediklerini yapması gerekir. Bu sebeple hiçbir lider gerçek anlamda lider değildir ve çok sayıda taife olduğundan tam olarak devlete hâkim olamazlar’. Nasreddin Tusi, bu şekilde tanımladığı demokratik rejimin cemiyet hayatına etkisini izah ederken şöyle demiştir:’ Herkes kendi hayalindeki bir demokraside yaşamak ister, çünkü herkes orada kendi hevâsını tatmin edebilir. Bir demokraside iyilik ve kötülük son dereceye ulaşır. İyilik ne kadar artarsa kötülük de o kadar derinleşir. Zamanla bir erdemliler taifesi teşekkül eder ancak bu taife her zaman azınlık olarak kalır.’

Resmi İdeoloji ve Hikmet-i Hükümet

Ansiklopedilerde, ‘aralarında hiçbir ayırım gözetilmeksizin bütün vatandaşların katıldığı yönetim biçimi’ şeklinde tarif edilen demokrasi, resmi ideolojinin bulunmadığı bir siyasi rejimi gündeme getirir. Hâlbuki Türkiye’de; hem resmi ideoloji gündemdedir, hem demokrasi havariliği revaçtadır. Bu çifte standart, siyasi ve iktisadi krizlere sebep olmaktadır Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. İnsanların seçme ve seçilme haklarını kabul eden bütün ülkelerde, siyasi partilerin mahiyetini belirleyen Anayasa hükümleri ve değişik kanunlar vardır. Türkiye’deki durum şudur: “Anayasa ve kanunlara uygun olarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan kuruluşlara siyasi parti denilir.” (Siyasi Partiler Kanunu, madde: 3) Anayasanın 68. maddesinde “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak vasıflandırılmıştır. Aynı hüküm Siyasi Partiler Kanunu'nda yer almakta ve ilave olarak “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar” denilmektedir.

 Hikmet-i hükümet anlayışına iman eden ve resmi ideolojiyi sivil din haline getiren siyasi partilerin sözcüleri, vatandaşları birbirlerinin kurdu haline getirmişlerdir. Bilindiği gibi Batı’da cumhuriyet (Republica) kavramı, egemenliğin halka ait olduğunu esas alan siyaset anlayışını ifade için kullanılır. Bazı siyaset uzmanları, teorik olarak ‘halkın egemenliği’ ile siyasi rejim olan demokrasi arasındaki münasebetin problemli olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ: Filozof Karl Popper; “Etimolojik olarak halk egemenliği anlamına gelen demokrasi terimi, maalesef çok tehlikeli olan bir terimdir. Bütün vatandaşlar, kendilerinin yönetimde olmadıklarını bilir ve bu yüzden de demokrasiyi sahtekârlık olarak kabul ederler” diyerek, bu problemin kaynağına işaret etmiştir.

Propaganda  Mevsimi

Laikliği esas alan demokratik rejimlerde milletvekilleri; bilimi, çevre şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak kanun çıkarırlar. Dolayısıyla egemenliğin kayıtsız ve şartsız olarak vatandaşlara ait olduğuna iman etmeden, (ideolojik manada) demokrat olmak mümkün değildir. Temsili demokrasilerde vatandaşlar kendilerini temsil edecek kimseleri (vekillerini) “seçim sandığına attıkları reylerle” tayin ederler. Bu tayin döneminde, propagandanın önemli bir yeri vardır. Değişik siyasi partilerin; akla-hayale gelmeyecek vaatlerle, insanları aldatmaları mümkündür. Birbirlerine iftira etmeleri, demokratik rejimi benimseyen kimselerin ahlâki zaaflarıyla ilgilidir. Ancak bu ahlaki zaaf yeni bir hadise değildir. Asr-ı Saadet’te de aynı hastalığa tutulan kimselerin varlığı, muhkem nassla haber verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider. (size olmayacak vaadlerde bulunur.) Ve o (kimse) kalbinde olana Allah’ı şahid tutar. Halbuki o düşmanların en amansızıdır. O iktidara geldiğinde, yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesilleri helâk etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez” (El-Bakara: 204-205) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam Fahrüddin-i Razi; bu Ayet-i Kerime’yi tefsir ederken, şu noktalar üzerinde durmaktadır: “Fesad kelimesini, tahrip etme manâsında alan alimler şöyle demişlerdir: “Allahû Teâla (cc) bu kelimeyi önce icmalen zikredip “Liyufside fiha” (O kimse orada fesad çıkarmak için) demiş, sonra da bunun tafsilatını anlatarak “ve yuhlike’l harse ve’n nesl” (ekini ve nesli helâk etmek için) buyurmuştur. İfsadı “şüphe uyandırmak” ile tefsir eden alimler ise şöyle demişlerdir: Hak din; birincisi “ilim”, ikincisi “salih amel” olan iki unsurdan meydana geldiği gibi, batıl din de birincisi “Şüpheler”, ikincisi de “çirkin fiiller” olmak üzere iki şeyden meydana gelmektedir. İşte burada Allahû Teâla (cc), ilk önce insanın şüphelerle meşgul olmasından bahsetmiştir ki “liyufside fiha” sözünden murad budur. Daha sonra Cenab-ı Hak (cc), bu kimsenin çirkin fiillere yönelmesini zikretmiştir. Bu da Allahû Teâla (cc)’nın “Ve yuhlike’l-harse ve’n-nesl” buyruğu ile murad edilendir. Hiç şüphe yok ki bu açıklama daha uygundur”.

Mütrefin Zümresinin İhtirasları

Tanzimatla başlayan, ıslahat, meşrutiyet ve cumhuriyet döneminde devam eden “Muasır (çağdaş) medeniyet seviyesine çıkabilme” sevdası, bir-çok problemi beraberinde getirmiştir. Batının kültür değerlerini savunan veya öyle görünen lâikperest politikacılar; yıllarca “ilericilik-gericilik” veya “sağcılık-solculuk” gibi, mahiyeti meçhul kavramları propaganda malzemesi haline getirmişlerdir. Bu mahiyeti meçhûl kavramları, popaganda malzemesi olarak kullandıkları ve binlerce gencin ölümüne (1968-1980 yılları arasında) vesile oldukları malumdur. Komünizmin iflas etmesi ve SSCB’nin dağılmasından sonra, keyfiyeti meçhul olan  ‘ilericilik-gericilik” sloganı/edebiyatı zaafa uğramıştır. Serbest piyasa ekonomisi, muhafazakârlık, liberalizm ve kapitalizm gibi ideolojik tercihler ön plâna çıkarılmış, aynı yıllarda post-modernizm anlayışı zihinleri işgal etmeye başlamıştır. Emeği ile geçinen insanları ciddiye almayan siyaset esnafı, sermaye çevrelerine şirin görünmek için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir.  Bunun sebebi nedir? Bu suale cevap verebilmek için, kapitalizmin keyfiyetini ortaya koymamız gerekir. 

 Sermaye gücünün, siyasi hayatı kontrol etmesini esas alan ideolojiye kapitalizm denilir. Sermaye sahipleri; tarih boyunca devlet teminatına büyük değer verdikleri için, daima siyasetle meşgul olmuşlardır. Başta siyasi partiler olmak üzere; toplum hayatında etkisi olan bütün kuruluşları, kontrol altına almayı arzu etmektedir. İnsanların dünyevi ihtiraslarını kamçılamak ve şehevi duyguları ön plâna çıkarmak, üretime ve tüketime tesir eden bir faktördür. Bunun sürekliliğini sağlayabilmek için iktidarı ele geçirmeyi ve muhalifleri zaafa uğratmayı arzu ederler. Propaganda ve telkin yoluyla siyasi akıl hocası ve yöneticisi haline gelebilmesi için, her kötülüğü işlemesi mümkündür. Tarih boyunca mütrefin zümresinin, İslâm ile savaştığı da malûmdur. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Biz hangi memlekete, gelecek tehlikeleri haber verici bir Peygamber gönderdikse, mutlaka oranın mütrefleri: ‘-Biz sizin getirdiğiniz şeyleri inkâr ediciyiz’ dediler. Ve ‘-Biz hem servet, hem evlâd itibarıyla daha güçlüyüz. Azaba uğratılacak da değiliz’ dediler.” (Sebe Sûresi:34-35) Dikkat edilirse bu muhkem nassda, gayr-i meşrû sermaye sahiplerinin, tekebbür sebebleri ortaya konulmuştur. Türkiye’de meydana gelen hadiseleri doğru olarak değerlendirebilmek için, mütrefin zümresinin ihtiraslarını dikkate almamız gerekir. Sermaye sahiplerinin haberleşme vasıtalarını (Sosyal medya, televizyon, radyo, gazeteler vs) kullanarak, İslâm’a karşı sürdürdükleri propaganda savaşı, gayr-i meşru ihtiraslarının zaruri bir sonucudur. Elbette meselenin başka boyutları da vardır. Türkiye’deki siyasi rejim; nazari plânda, “egemenlik milletindir” ilkesine dayanır. Pratikte durum farklıdır. Zira milletin temsilcisi olabilmek (seçilebilmek) için, sermayeye ihtiyaç vardır. Sıradan geliri olan bir vatandaşın seçim masraflarını karşılayabilmesi mümkün müdür? Siyasi partileri yönetenler; seçim masraflarını karşılayabilmek için, sermaye sahipleri ile temasa geçerler. Hem mali yardım, hem de siyasi anlamda teklif alırlar. Bu arada politikacıların menfaatlerine uygun olan anlaşmaları, gizli kapıların arkasında yaptıklarını söylemek mümkündür.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de genel seçimler; devletin keyfiyetini değil, siyasi rejimin yasama ve yürütme kadrolarını tayin etmeye yarayan bir vasıtadan ibarettir. Bütün vatandaşlara ait bir müessese olduğu farz edilen devlet; Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı okla ifade edilen ideolojisinden kurtarılamadığı müddetçe, hiçbir genel seçim gerçek bir seçim değildir.  Zira bu resmi ideolojinin, insanların ünsiyet kabiliyetlerini zaafa uğrattığı ve kötülüklerin yayılmasına vesile olduğu sabittir.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Yusuf Yılmaz | 22.02.2023 00:54
Yusuf Hocam yazınıza baştan sona kadar katılıyorum. Bu nedenle yorum yazmaya gerek duymuyorum. Ayrıca Kur'ani Mucahede Yayınlarının sahibi Ramazan Yılmaz'ın çıkardığı dergileri iki ayda bir büronuza getiriyorum ama Sıhhıye'deki yerinizde maalesef sizi görüp hasbihal etme fırsatım olmadı. Selam ve dua ile Allah'a emanet olunuz.
Sayenizde Kurban