metrika yandex
  • $32.01
  • 34.77
  • GA17200

Muhafazakârlık ve Başkaldırı

TALİP ÖZÇELİK
05.09.2023

 

Colin Wilson’un “Yabancı” isimli kitabını elime aldığımda yabancı kelimesinin zihnimde yaptığı ilk çağrışımla, kitabı okuduktan sonraki anlamı çok farklı olmuştur.

Batıya damgasını vurmuş düşünce sanat ve edebiyat adamlarının tamamı; gündüzleri kütüphanede okumuş. Gecelerini ise, ev kirası ödeyecek parası olmadığı için su geçirmez uyku tulumuyla milli parkta uyuyarak geçirmiş. Kitabını bu şartlarda yazan Wilson 25 yaşında yayınlamış.

Kitap yayınlandığı 1956 yılında sanat-edebiyat dünyasında tam anlamıyla fırtına estirmiş ve o dönemdeki önemli isimlerin bakış açılarını altüst etmiş.

“Yabancı” toplumun problemlerini gören ve bunlara kayıtsız kalmayan/kalamayan kişidir. Bazen toplumdaki peygamberdir ya da onun yolunu sürdüren kişilerdir. Bazen bir şair, bir romancı, devrimci ya da kanaat önderidir.

“ Yabancı her ne pahasına olursa olsun hakikatin söylenmesi gerektiğine dair rahatsız edici bir hisse sahiptir.”

“Toplumu çok derin ve çok fazla görür yabancı. Umuda hiç yer olmasa bile hakikat söylenmelidir” diye düşünen kişidir yabancı..

“Kadim Hindistan‘ın çilecileri, eski Yunan’ın filozofları, Orta Doğu‘nun peygamberleri yaratması gibi; batı modernitesinin de öncü ve uç düşüncelerinin kaynağı olarak yabancıları yaratmış olduğunu” öne sürer Wilson.

Bu “yabancıların” yazdıklarının neredeyse tamamını genç yaşta okuyup hatim etmiş. Kitabın çevirmeni G.Jung’dan alıntıyla önsözde şunu söylüyor; ”hayvan sürüleri kalabalıklaştıkça akıllanır. Ama insanlar kalabalıklaştıkça aptallaşır.”

Bu satırları yazarken ister istemez çağımızın üç büyük putundan biri Demokrasi aklıma geldi. Sayılar rejimi olan demokrasi, meşruiyeti kalabalığın çokluğunda arar. Kalabalık ne kadar artarsa o kadar aptallaşan topluluğu yönetmek bir o kadar kolay oluyor, demek ki...

Yazar kitap boyunca kalabalıklardan ve kitlesel aptallıklardan kurtulmaya vurgu yapar

ve kimi zaman uzleti önerir. Kendi dönemine kadar batıda hiç tanınmayan isimleri de okuyup eleştirerek (mesela Herman Hesse)tanınmalarına katkıda bulunmuş. Kitabı önce bir ağabeyimiz okuyup ve bize de önerince, bir kaç arkadaş okuyup üzerinde uzunca konuştuk. Doğrusu herkes büyük bir heyecanla okumuş.

Kitapta Satre’den Camus’a, Lawrens’den Van Gogha, Neitzsche’den Eliot’a, Dostoyevski’den Rilkeye, Tolstoy’dan Kierkegar’da varıncaya kadar değerlendirmelerde bulunur, eleştiriler yapar. Yazdıklarından hareketle niçin yabancı olduklarından bahsederken bazen de roman kahramanları üzerinden yazarla ilgili tespitler yapar. 25 yaşında bir gencin bu muktesebatı ve derinlemesine tahlilleri dönemin edebiyat camiasında önce büyük bir takdirle, daha sonra ise ortaya çıkan büyük kıskançlıkla karşılanmış.

Kitabı okuduktan sonra, en az kitap kadar heyecanlandıran başka bir şey daha oldu.

Kitaba Gary Lahman’ın yazdığı sunuş yazısında adı geçen “Religion and the Rebel”(Din ve Başkaldırı) İsimli bir kitabının daha olduğunu öğrendik. Bu kitap yazarın ikinci kitabıymış. Heyecanlandık. Zira Yabancı kitabında yine de bir çıkış yolu olacaksa bunun dinden olacağına işaret edip, vurgu yapmıştı yazar. Sabırsızlıkla bu kitabın da tercüme edilmesini bekledik. Sabırsızlıkla, heyecanla bekliyoruz, çünkü böyle bir perspektifle olaylara bakabilen bir yazarın din konusunda neler söyleyeceği; dini, başkaldırı ile nasıl meczedeceğini ya da yanyana getirip birbirine yakıştıracağını, dinin başkaldırıcı özelliği konusunda yorumlarının neler olabileceğini merak ediyoruz.

Merakımızın/heyecanımızın tabii karşılanması lazım. Çünkü 1980 kuşağının “İslamcı Müslümanları” olarak tüm peygamberlerin kurulu düzene-statükoya baş kaldıran devrimciler olduğuna inanıyoruz. Hala da bu inancı muhafaza ediyoruz. Çoğul eki kullanmakla birlikte bu kuşağın pek çok ismi artık; ya ameli olarak, ya da düşünce planında devrimci/radikal duruşundan vazgeçmiş durumda. Bu vazgeçme belki şartların getirdiği rehavete teslimiyetten ibaret. Belki de düşüncenin köklerinin derin dayanakları olmadığı içindir. Ya da “gerilmiş bir yay gibi” her an teyakkuzda olmak ve her konuda ilkelerin belirlediği iradi duruş artık kimilerini yorduğu için böyledir.

Burada “İslamcılık” ya da “İslamcı Müslüman” kelimesinin bir şerhini yapmamız gerekiyor. Bize göre “İslamcılık”, İslam’ın her çağda insana ilişkin bütün problemleri ezcümle; sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik, felsefi, fikri vb. çözmeye muktedir ve kafi olduğuna inanmaktır.

Hala bu inancımızı muhafız ediyoruz, dedim. Çünkü, İnsanlık Alemi peygamberlerden daha büyük devrimci görmemiştir. En büyük devrimci ise en son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselamdır.

Kelime-i Tevhit bir bağlılık, devrim ve inşa ilkesidir.

20. yüzyılın son büyük devrimcisi ise yine onun yolunu sürdüren Müslüman bir isim olmuştur.

Beklediğimiz kitap Hece Yayınları arasından 2020 yılının mart ayında çıktı. Kitabı elimize aldığımızda ise tam bir hayal kırıklığı yaşadık. Yabancıda “Din ve Başkaldırı” olarak tercüme edilen kitabın ismi “din ve asi” olarak çevrilmişti.

Niçin hayal kırıklığı yaşadık? Bu hayal kırıklığı sahip olduğumuz devrimci düşünceden kaynaklanan öznel-indi bir durum mu, yoksa hakikat payı olan nesnel bir duygu mu?

Kelimeler manayı anlatmak için kullanılır. Ancak her kelimenin kullanıldığı yere göre muhatabında yaptığı çağrışım, zihinde dolaşan anlam ses ve tını çok farklı yerlere götürebilir insanı…

“Kelimeler manaya giydirilen elbise gibidir.” diyor merhum Elmalılı Hamdi Yazır. Manaya giydirilen elbisenin sizdeki çağrışımı da zihninize doluşan anlamlar farklılaşabiliyor.

Bu anlam değişikliğine şöyle bir örnek verilebilir; güzel bir hanımın giydiği şık ve zarif bir kıyafetin sizde bırakacağı etkiyle; aynı kadına dekolte bir kıyafet giydirildiğindeki etkisinin farkı gibidir. Bu cümleyi yazdıktan hemen sonra yine fark ettim/anladım bir kez daha, kelimenin manaya etkisini. Hem de bu fark etme/anlama, galiba hakk-el yakin hissetme/anlama oluyor.

Şık bir kıyafet derken “bir hanım” kelimesini kullanırken, diğerinde hanım değil “kadın kelimesini kullanmışım, gayri iradi olarak...

Birisi “din ve başkaldırı” diyor, diğeri “din ve asi.”

Din, tarihin her döneminde peygamberler vasıtasıyla, insanlık dışı uygulamaların tamamına karşı çıkmış hep mazlumun yanında yer almış bir adalet, vicdan ve merhamet hareketidir. Hazreti Peygamber Aleyhisselam’ın davetini kabul edenlerin büyük çoğunluğu kölelerden, ezilenlerden, toplumun aşağılanmış kesimlerinden oluşmuştur. İçinde yaşadıkları toplumun ikinci üçüncü sınıf insanları olarak görülenleridir.

Toplumun ileri gelenlerinden, saygın kabile mensuplarından, zenginlerden daveti kabul edenler de şüphesiz vardır. Bu kişilerin temel özelliği ise toplumda yaygın olarak var olan, zülüm ahlaksızlık, putperestlik ve vicdansızlıktan uzak durmuş olmalarıdır. Ya Hılf-ul Fudul’da yer almış ya da Hılf-ul Fudul meşrepli insanlardır bunlar; fıtratı bozulmamış hakkaniyet sahibi insanlar yani... Sahi bu gün bu meşrepte kaç kişi kaldı? Sakal sünnetiyle ilgilenen kaç kişi bu sünnete ilgi duyup diriltmeye çalışıyor?

Sadece bu durum bile büyük şirketlerin, sermaye sahiplerinin çıkarlarını kollayan, dibine kadar liberal ekonomik modeli uygulayıcısı olan hiçbir iktidarın Müslümanları temsil edemeyeceğini gösterir.

İslam zenginden alıp fakire verir ve bunu ilkeye bağlar. Bugünkü iktidarlar ise fakiri daha da fakirleştirip zengine verir ve onları kollar.

Merhum Ali Şeriati “dine karşı din” diyor. Doğru söylüyor. Din ezilenin mazlumun yanında olmasına rağmen kimileri dini afyon/uyuşturucu haline getirip; otoritelerini, zulümlerini, iktidarlarını, saltanatlarını meşrulaştırma aracı olarak kullanmışlardır. Konunun tam bu bölümünde Kitab-ı Kerimin  buyruğunu hatırlayalım.

“Dünya hayatı sizi aldatmasın. Aldatıcılar da onları Allah ile aldatmasın.” ayetinde hatırlatılan “Allah ile aldatmak” sadece muhayyel şeytanla ilgili bir mesele değildir. Ya da sadece yalan yere yemin edip vallahi diyerek insanları kandırmak değildir.

Asıl mana birinci kısımda iktidarın cazibesi, kibri, zenginlik, şatafat ve güç sahibi olmanın insanın aklını başından almasına dikkat çekilmesidir. İkinci kısımda ise dünyevi iktidarını toplum nezdinde meşru kılmak amacıyla kitleleri din ile uyuşturup, kolay yönetmek için dinin, Allah’ın  adının ve dinin kelimelerinin kullanılmasıdır.

“Din ve başkaldırı” olarak tercüme edilen başlıkta başkaldırının müspet bir çağrışımı ve tınısı var. Hem de tüm peygamberlerin aydınların, önderlerin; toplumsal adaletsizliğe zulme, baskıya karşı çıkması, adalet isteme, hak talep etme anlamlarını (ve bu talebin din adına yapılmasını )içinde barındırıyor. Bu anlamlarıyla başkaldırı kelimesinde bir meşruiyet anlamı söz konusudur. Mesela bizdeki “kıyam” kelimesini anlatmak için kullanılabilir.

“Din ve Başkaldırı” başlığı dine başkaldırıyı yakıştırıyor olduğu için, dinin mazlumlara kol kanat germesine, zulüm sağanağında mazlumların yanında yer alıp zulme karşı olma anlamlarını içermekte. Bu anlamlar dinin hak hakikat mücadelesini içinde bulundurduğu gibi ; dinin olması gereken yerin neresi olduğunu da ihsas ettiriyor. Süklüm-büklüm bir şekilde yerinde oturmak ve boyun eğmeyi değil başkaldırıyı ve baş vermeyi anlatıyor.

“Din ve Asi”başlığı neyi anlatmakta? Niçin asi? Asi ne demek ?

Asi kelimesi meşru bir duruma karşı yasa ve buyruklara karşı gelen, anlamlarıyla beraber bir gayri meşruluğu da ifade etmekte.

Yani bir taraf toplumdaki yanlışları haksızlıkları yasal kabul edilse bile karşı çıkmayı doğru bulup, haklı başkaldırı olarak isimlendirirken; diğer taraf yasa ve buyruklara karşı gelmeyi isyan ile tanımlayıp şeytanlaştırıyor ve gayri meşrulaştırıyor. Kuran’da asi ve isyan Allah’ın ve Resul’ünün emirlerine karşı çıkmak anlamındadır. Bu kelimenin seçilmesi isyan/asi kelimesiyle ilgili olarak yapılan bir manipülasyon mu acaba? Yoksa basit bir tercüme tercihi mi ?

Çok mu art niyetli düşünüyoruz, öküz altında buzağı mı arıyoruz? Ya da son yıllarda çokça kullanıldığı üzre komplo teorisi mi üretiyoruz? Niçin bunu düşünüyoruz?

Çünkü tam da Allah ile insanların kandırılması, dinin ve dinî değerlerin tepe tepe kullanıp her türlü haksızlığı din ile meşrulaştırmayı sağlamak, tarih boyunca yapılan bir uygulama olmuş. Sömürü ve zulmün din kılıfıyla uygulanması ve bu durumun kitleler nezdinde kabul görmesi sebebiyle böyle bir düzene karşı olmayı isyan, karşı olanı ise asi olarak nitelendirmek. Tıpkı bugün; her türlü iktidar eleştirisini, ekonomik adaletsizliği, sermayenin devamlı kayırılmasını eleştiren herkesin vatan haini ilan edilmesi gibi.

Bu zihin dini, devletin bekası için her türlü kullanıma müsait hale getirir. Aslında konu devletin bekası için dinin kullanılması da değildir. Konu seçkinlerin her türlü çıkarının devamı içindir ve din de bunun için kullanılır.

“Din ve Asi” başlığı kitabın muhafazakar sağcı bir zihinde dinin yaptığı çağrışımı ve dinin bu zihinde neye karşılık geldiğini çok güzel ifade ediyor.

Muhafazakar, sağcı, devletçi bir zihnin elinde din; devletin ve iktidarın devamı, güçlenmesi, halkın din adına kolay yönetilmesi vb. faydalar için kullanılan bir nesneyi ifade etmekte…

Geçmiş dönemde saltanatın “din-ü devlet” derken, ya da “devlet ebed müddet” derken dini oturttukları mevki tam da burasıdır. Yani bu zihniyette Allah cc. yaratan, öldüren, dirilten, yüce yaratıcı olsa da Allah cc ve onun dini her şeyi belirleyen, herkesin boyun eğdiği ve tabi olduğu mutlak otorite değildir. Tam tersi din; devlet, otorite, hükümet ya da saltanatların güçlü olması ve devamı için ve  meşruiyeti için kullanılacak bir araçtır.

Sağcı muhafazakar zihin veya onların selefleri saltanat sahibi sultanlar da dini yedeklerine alıp onu kullanarak meşruiyet devşirdikleri için zalim otoritelerine-statükoya karşı olan her hareketi aynı zamanda dine karşı bir isyan olarak da değerlendirmişlerdir. İsyan ve asi kelimelerini içinde bulunduran ayetlerle de bu davranışlarını desteklemişlerdir.

“Din ve Başkaldırı” Hazreti Adem’den son peygambere kadar dinlerin devrimci ruhunu anlatırken; “Din ve Asi” başlığı dini kullanan muhafazakar zihni ele vermektedir.

Hazreti Hüseyin bize göre kıyam edip başkaldırandır; ama Yezit ve çevresine göre asidir. İtalyan işgaline karşı mücadele eden Ömer Muhtar bize göre başkaldırıp kıyam edendir; ama işgalci İtalyanlara göre ise asidir.

Tarih boyunca dini kullanan tüm otoritelerin “ulu-l emre itaat” vurgusunu çokça yapmalarının hikmeti de bu meşruiyet eksikliğini, yanlışlarını, kötülüklerini örtmeye dönük olsa gerek. Sormak lazım emir sahipleri haksızlık ve zülüm yapıyor ya Allah’ını sınırlarını çiğniyorsa yine de mi itaat olacaktır?

Muhafazakar sağcı zihnin bırakın otoritelerine karşı çıkmayı, kimi ufak tefek talepleri çok naif bir dille statüko içerisinde istemek için kurulmuş olan sivil toplum kuruluşlarına bile tahammülleri yoktur. Bunu için hepsini devletleştirip “sivil devlet kuruluşları” haline getirdiler. STK değil SDK oldular. Sadece bir devlet kurumunun müdürlüğü gibi çalışmalarına izin veriyorlar.

Bu grup cemaat vakıf ve derneklerden hiçbirinin hükümetin-statükonun uygulamalarına itiraz edip karşı çıktığı görülmemiştir.

“Din ve Asi” başlığı hece yayınevinin muhafazakâr zihin dünyasının bilinçli bir tercihi mi, yoksa art niyetsiz sadece mütercimin  bir tasarrufu mu bilmiyoruz. Ancak şunu ifade etmeliyim, ”Din ve Asi” isimli kitap şimdiye kadar yarıda bırakıp elimden attığım ikinci ya da üçüncü kitaptır. Mütercimin kitapta adı geçen “yabancıların” yazdıklarına ne kadar vakıf olduğunu ne kadarını okuyup okumadığını bilmiyorum. İngilizceye vukufiyetini de bilmiyorum. Ancak kurduğu cümlelerden hareketle Türkçeye çok hakim olmadığını ve Türkçeyi binlerce kelime ile konuşup yazmadığını söylesem acaba haksızlık etmiş olur muyum diye tereddüt ettim. Tercüme her iki dile de üst düzey vakıf olmayı gerektirir. Hele böyle bir edebi eseri çevirecekseniz... Yabancıyı okuyunca bizdeki halvet der encümen aklıma geldi, ya da ehlinin uzleti.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş