metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Eğitim ve Müfredat Tartışmaları ve Gerçekler

YUSUF YAVUZYILMAZ
12.05.2024

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen yeni müfredat tartışmaları, salt müfredat alanında yapılacak tartışmaları aşmış görülüyor. Öncelikle belirlenmesi gereken gerçek şudur: Türkiye’de eğitim ve öğretim sisteminin asıl sorunu müfredat değil, eğitimdir. Nihayetinde müfredat eğitimde okutulacak derslerin içeriği, hangi sınıflarda hangi derslerin okutulacağı ve saatiyle ilgilidir. Kuşkusuz bu konuda bazı sadeleştirmelere gidilebilir.

Öyle görülüyor ki, asıl sorun kişilik ve değerler alanında yaşanmaktadır. Daha doğrusu yaşanan sorun, müfredattan çok maarif yani eğitim sorunudur. Bu sorunun temeli hangi kişilik özelliklerine göre öğrenci yetiştirileceği, hangi değerlere sahip olacağı ile ilgilidir. İşte tam bu noktada eğitim politikaları ve bunu takip tartışmalar devreye girmektedir.

Bu ülkede, yaşanan bütün sorunlara rağmen öğretim anlamında iyi doktor, diş hekimi, mühendis vs. yetişmektedir. Dünyanın her ülkesinde görev yapacak bilgi donanımına ve yeteneğe sahipler. Temel sorun yaşadığımız toprakların değerlerini kuşatacak insan yetiştirme konusunda yaşanmaktadır. Eğer iyi bir eğitim sistemi yoksa daha iyi bir hırsızlık yapan bir mühendis, daha iyi yolsuzluk yapan doktor, ülkesinin sorunlarına duyarsız bir öğretmen yetiştirilmesi mümkündür.

Öte yandan eğitim sorununun siyaset üstü bir sorun olduğu söylenir. Bu noktada siyasetin olumsuz bir değerlendirmeye tabi tutulduğu da söylenebilir. Eğitim sorunu elbette siyasetle doğrudan ilgilidir. Köy Enstitüleri, Öğretmen okulları, İmam Hatip Okulları tartışmaları öğretim ile değil, eğitimle ilgili tartışmalardır. Bu tartışmanın odağında yer alan kavramlardan biri, belki de en önemlisi laiklik kavramıdır. "Cumhuriyet'in laiklik anlayışı, Fransız laikliğinden mülhem olduğu için İslam'ın kamusal alanın dışına çıkarılması, etkili yönetici elit ile halk arasında bir güvensizlik ortamının, hatta karşılıklı tepkisel refleksin doğmasına yol açtı. İşte İslam'ın Türkiye'de problem oluşu böyle başladı ve gelişerek günümüze taşındı. Hala da sürüyor. Bugün katı laik çevrelerde İslam sözü, onun değerlerini yansıtan kelime ve kavramlar büyük antipati, korku ve zaman zaman dışa varan nefret yaratıyor."( Ahmet Yaşar Ocak, Tarihçinin Yolculuğu, Timaş Yayınları, s 96) Eğitimdeki müfredat tartışmasının maarif kavramına tepkiye indirgenmesi katı laik çevrelerde İslam'ı çağrıştıran kelime ve kavramlara duyulan nefretten kaynaklanıyor. Türkiye'nin bu kültürel yarılmanın etkisinden kolaylıkla kurtulması zor görülüyor.

Toplumda çoğunluk tarafından karşılık bulmayan siyasi ve kültürel değişimlerin zamanla nasıl çatışmaya dönüşebileceğinin en güzel örneğidir maarif kavramı etrafında yaşanan kamplaşma. Türkiye, çarpık modernleşme sonucunda bölünmüş bir ülke haline geldi. Bu bölünmüşlük eğitim ve marifet kelimesinin tarafları olarak tezahür ediyor.

Muhafazakar dindar zihnin eğitim yerine maarif kelimesini tercih etmesi, derinde, cumhuriyet seküler modernleşmesine duyulan tepki ile ilgilidir. Laik elitler, silinmek istenen bir geçmişi hatırlatan sembol olarak maarif kelimesine karşı çıkarken, muhafazakar dindar zihin aynı kelimeyi tarihsel süreklilik ve kimlik tanımlaması içinde ele alıyor. Böylece eğitim ve müfredat özelinde başlayan tartışma bir tarih, kültür ve medeniyet tartışmasına evriliyor. Toplumsal bütünlüğünü sağlayamamış, ortak semboller etrafında bütünleşememiş toplumların kaderidir bu.

Eğitim konusunda yapılması hedeflenen değişimin eğitim ve maarif kelimeleri etrafında biçimsel bir tartışmaya dönüşmesi, tarafların içerik değil, semboller üzerinden konuya yaklaştığını gösteriyor. Türkiye dindarlığının şekilci/ formel/ görünüş özelliği ile ilgilidir bu tavır. Diğer yandan hayatımızı etki altına alan ve yönlendiren gösterişçilik, içeriği sağlıklı bir şekilde tartışmayı ve çözüm üretmeyi engelliyor.

"Maarif" kelimesine gösterilen tepkinin altında, Türkiye modernleşmesinden kaynaklanan, seküler milliyetçilik tavrı var. Dili, din dilinden ayrıştırma ve yeni anlam dünyası yaratma amacının semptomları bunlar. Dili, dini kavramlardan arındırma çabası, sadece dini kavramlara değil, Arapçaya karşıtlık şeklinde tezahür ediyor. Ümmetten ulusa, dinden yerele geçişin doğurduğu sonuçlar bunlar.

Tartışmanın odağında "maarif "kavramının etimolojik kökeninin olması olayın ne kadar ideolojik olduğunu gösteriyor. Tartışma " eğitim" ve "maarif" kavramlarının arka planındaki tarihsel bölünmüşlük ile ilgilidir. Ülkemizdeki maarif tartışması model ile ilgili değil, değerlerin referansı ile ilgilidir.

"Maarif" ve "eğitim" kelimeleri etrafındaki tartışma bu ülkenin kimliği ile ilgilidir. Daha derinde ise dinin ve ulus devletin çatışması var.

Öyle görülüyor ki, sorun yetiştirilecek öğrencinin niteliği ile ilgilidir. Çünkü asıl sorun değerler alanı yani ahlak ile ilgilidir. Bu sorun türev ve integral arasında yapılacak tercihten çok daha önemlidir.

Sorunun önemli bir yanı da Türkiye’nin modernleşme serüveni ile girdiği yön ile ilgilidir. Modernleşme serüveni ve yapılan uygulamalar Türkiye’nin kültürel bütünlüğünü zedelemiştir. “Türkiye'de ortak bir kültür yoktur. Türkiye henüz belli bir medeniyet dairesinin üyesi de olmuş değildir. Cumhuriyet devrinin siyasî iktidar kadroları Türkiye'nin artık İslâm medeniyetinde kalamayacağını, Batı'ya süratle katılması gerektiğini düşünmüşler ve bu yüzden İslâm kültürünün kaynaklarını -hiç değilse resmî müesseselerde- kaldırmışlardı. Bu uygulamanın bir dereceye kadar başarılı olduğu söylenebilir; ancak aynı kadronun Batılı olma gayreti de tıpkı İslam'dan çıkma hareketi gibi ancak bir dereceye kadar başarılı olmuş bulunuyor. Basitçe söyleyecek olursak, Türkiye şimdi Batı kültürüne girememiş, İslam kültüründe kalamamıştır. Bir medeniyeti ve homojen bir kültürü olmadığı için, edebiyatının da bir kaynağı yoktur. Türkiye'de özellikle uydurma dil cereyanının başlangıcından bu yana meydana getirilmiş edebiyat eserlerini belirli bir kültür içine yerleştirilmesi, yani "teşhis edilebilmesi" adeta imkansızdır...”(Prof. Dr. Erol Güngör , İslam’ın Bugünkü Meseleleri/Ötüken y.)

Eğitimin önemli sorunlarından biri de eğitim camiası içinde ortaya çıkan şiddet sorunudur. Öğretmene yönelik şiddeti protesto etmek amacıyla yapılan her eylem değerlidir. Öte yandan öğretmene dönük şiddetin hukuki ve ahlaki iki önemli nedeni var. Okulların yeterince güvenli olmaması ( Hiç güvenli değil ve öğretmenler her an şiddete açık bir konumda) şiddeti artırıyor. Okullara acilen güvenlik elemanı yerleştirilmelidir.

Öte yandan, devletin eğitim ve öğretin konusundaki rolü tartışılmalıdır. Bu konuda yapılacak en önemli değişiklik devletin eğitim ile değil öğretim ile uğraşmasıdır. Eğitim, sivil topluma terk edilmelidir. Ancak doğa bilimlerinde mümkün olan bu yaklaşım sosyal bilimlerde zor gözüküyor. Çünkü sosyal bilimler alanı değerler ile bağlantılıdır.

Toplumu değiştirip dönüştürmenin en etkili yolunun eğitim olması, eğitim konusunu her dönem tartışmaların merkezine çekmiştir. Ancak Türkiye gibi zihinsel olarak bölünmüş toplumlarda eğitim konusunda köklü reformlar yapmak zor görülüyor. Maarif tartışması da ideolojik yargılara kurban gidecek gibi görülüyor.

Türkiye toplumu gibi toplumsal kesimlerin birbirlerini düşman olarak gördüğü yerde model geliştirmek ve reform yapmak zordur. Her konuda olduğu gibi bu konuda modernlik- çağdaşlık ile gericilik- gelenek- din karşıtlığına sıkışarak tartışılacak. Bu durumun nedeni, Türkiye modernleşmesi ile devlet ve toplum arasının bölünmüş olmasıdır. Modernleşmenin amaçladığı toplum oluşturulamadığı gibi, toplumun hayalini kurduğu devlet de yoktur.

Söz konusu müfredat değil, maarif ise hiç kuşku yok ki, bu alana yapılacak değişimler değerler alanı ile ilgilidir. Değerler alanı söz konusu olduğunda kadim soru karşımıza çıkar: Değerlerin kaynağı nedir? İkinci soru: İslam ahlakı bu değerleri belirlemede referans noktası mıdır?

Eğitim konusunda yapılan tartışmaların "maarif" kelimesine kilitlenmesi, hiç kuşku yok ki, ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür. Maarif kelimesinin Türkçe olmadığından yapılan eleştiri, formel modernleşmenin yarattığı semptomlardan biridir. Tartışma yine modernleşme serüvenimizin temel sorununa kilitleniyor: "Biz kimiz?" Gerçek şu ki Cumhuriyet modernleşmesi "yaralı bilinç" oluşturdu. Her tartışmada bu yaralı bilincin ürettiği sonuçlarla karşılaşıyoruz.

Batıcılık, Muhafazakarlık, Sol, İslamcılık ve Milliyetçilik arasında ortak bir maarif modeli olabilir mi? Toplumsal kutuplaşmanın olduğu bir dönemde ortak bir model etrafında birleşmek zor görülüyor. Her şeyden önce kutuplaşmayı ortadan kaldıracak, toplumun bütün farklı kesimlerinin bir araya geleceği bir sosyal sözleşmeye ihtiyacı var.

Maarif modelin etrafındaki tartışmalar, hiç kuşku yok ki, " Türkiye nedir" sorusuyla bağlantılıdır. Yüz yılı aşan modernleşme serüvenimiz , "biz kimiz" etrafında dönen kadim tartışmayı sonlandıramamış, tersine daha da keskinleştirmiştir. Osmanlı modernleşmesinden miras kalan Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık akımları arasında ortak bir gelecek tasavvuru yok. Maarif tartışmaları buradan kaynaklanıyor. Her siyasal akımın kendine özgü bir Türkiye tasavvurunun olduğu yerde, ortak karar almak gerçekten zor görülüyor. Ortak kara almak kolay olmayınca her kurulan iktidar kendine yakın bir müfredat belirlemeye çalışıyor. Unutmayalım, bu ülke 40 yılı aşkın bir zamandır darbe anayasası ile yönetiliyor. Sözde herkes istemesine karşın adım atılmıyor/ atılamıyor.

Kur’an’ı yaşam felsefesinin temeline yerleştiren bir Müslüman için, Kur'an'ın temel değerleri olan adalet, liyakat, yardımseverlik, anne- babaya saygı, hakkı gözetme, hakikati gizlememe, emanete ihanet etmeme, yalan söylemememe, hırsızlık yapmama, dürüst olmak gibi temel ahlaki değerler eğitim müfredatında mutlaka yer almalıdır.

Bazı eğitim sendikalarının yapılmak istenen değişikliklere karşı geliştirdikleri söylem kamplaşmayı daha da derinleştirmektedir. Eğitim Sen, laiklik ve bilim karşıtı müfredatı reddetmesi bu kamplaşmanın örneğidir. Bu sendika neyi öneriyor, ateist, materyalist, pozitivist bilimsel müfredatı mı? Dürüst olmakta fayda var. Şöyle diyebilirler mesela: Eğitimde İslami bir değer istemiyoruz. Bu temelde yapılan, toplumun sosyolojisine uymayan, ideolojik önyargılarla yüklü bu eleştiri asla kabul edilemez. Rahmetli Cemil Meriç'in dediği gibi, "Türk aydını dine değil, İslam'a düşmandır." Eğitim-Sen'in açıklaması özünde İslam karşıtlığı ustaca gizlenmeye çalışılmış bir açıklamadır.

Eğitim konusu ele alınırken göz önünde tutulması gereken konulardan biri de Türkiye’de uygulanan laiklik politikalarının yarattığı tedirginliktir. "Aslında laiklik adına uygulanan tüm bu otoriter ve totaliter pragmatist cezalandırmalar dini ve mezhebi cemaatleri ve cemiyetleri de devlete benzeterek onları da otoriter ve totaliter bir pragmatist akıl ve ahlak/ takiye evreni/ iklimi/ kültürü içine itmiştir. Ayrıca alınan tedbirler ve verilen cezalar sonucu devlet, devlet aklı ve devlet adamı nezdinde meşruiyet, kimlik, temsil, katılım ve bütünleşme bulamayan dini ve mezhebi hareketler, gerçekleştirilen devrimlere karşı olan tepkilerini kendilerini fazla açığa çıkarmayan bir ' takiye' ahlakı' hatta ' devleti idare etme sanatından saklanma sanatı' olarak büyük yeteneğe dönüştürerek gizlice örgütlenmeye ve devlete paralel/ karaborsa yapılanmaları yürütmeye devam etmişlerdir. Cumhuriyet tarihi boyunca ' ne olmadığını anlatma acziyetine mahkum edilmiş' bu kesimler devlete/ rejime/ cumhuriyete yönelik meşruiyet, bütünleşme, kimlik, temsil ve katılım krizlerinin daha da derinleşip süreklilik kazanmasına neden olarak günümüze miras bırakmışlardır." ( Halis Çetin, Türk Devlet Aklı ll, Cumhuriyet' ten Ak Parti'ye, Vesayet Tahkimi, Episteme yayınları, s: 66)

Eğitim sisteminin önceliği bilgi yüklemek değil, kişilik oluşturmaktır. Sağlıklı kişilik oluşturmanın temeli değerler eğitimidir. Eğitimin temel amacı çocuklara iyi fizik, kimya, matematik öğretmek değildir. Eğer öğretim birinci sıraya geçer, eğitim ihmal edilirse daha bilgili hırsız, daha bilgili yolsuzluk yapan, daha bilgili rüşvet veren kimseler yetiştirilir.

Müfredat değişimiyle öğretim yöntemi ağırlıklı olarak tartışılıyor, öğretilecek konuların ağırlığı tartışılıyorsa çok sağlıklı sonuçlar elde edilemeyecektir. Adalet, hak, hukuk, liyakat, eleştirel düşünme, empati, dürüstlük, siyasal katılım, yardımseverlik, dayanışma gibi değerlerin öne çıktığı bir tartışma çok daha verimli olacaktır.

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş