metrika yandex

Haberler / Söyleşi

ÜSVE-İ FİTYAN: MUHSİN YAZICIOĞLU -2- / Veysi Erken

06.03.2020

...

2. Bölüm

 

Yani İslami hassasiyeti çok yüksekti diyebilir miyiz?

Tabi ki? Örnekliği İslami hassasiyetinden kaynaklanıyor. Yaşamayan örnek olamaz. O hak ve hakikat peşinde idi.

Muhsin nerede biz oradayız diyenlere o böyle demeyin. Hak nerede biz oradayız diyordu. İstiyenler şu linkten dinleyebilirler. https://www.youtube.com/watch?v=CO08ViPyWts Yine cezaevi, daha doğrusu Filistin askısında asılı bulunduğu zamanda bile namaz hassasiyeti ile ilgili bir anekdot anlatılır olduğu gibi aktarayım. ““Gardiyanların ayak sesleri koğuşun kapısında son buldu, getirdikleri genç bir mahkumu bıraktılar ve gittiler. Yeni gelen genç içeridekilere selam verdi ve kendisine gösterilen boş yere oturdu. Koğuştakiler ona hoş geldin, geçmiş olsun dediler. İçlerinden en yaşlı ve olgun olanı gencin yanına yaklaştı ve ona ilgi gösterdi, bir anlamda sahiplendi. Çünkü selam verişinden ve simasından bu gencin nasıl biri olduğunu hemen anlamıştı.

Genç oldukça yorgun ve bitkin görünüyordu, epeyce bir müddet konuşmadı. Daha sonra yaşlı adamdan bir seccade istedi ve kıblenin ne taraf olduğunu sordu. Sonra kalktı ve yavaş yavaş ikindi namazını kıldı. Yaşlı adam gencin namazını bitirmesini bekliyordu, onunla enine boyuna tanışmak istiyordu. Fakat genç ikindi namazını bitirdiği halde daha namaz kılmaya devam ediyordu, sonunda bitirdi ve yerine geçip oturdu. Yaşlı adam biraz daha yanına yaklaştı.

-Nedir o fazladan kıldığın namaz? Biliyorsun ikindi namazından sonra kılınan nafile bir namaz yoktur? Delikanlı bir müddet cevap vermedi, daha sonra sakin bir sesle:

-Kaza namazı dedi.

-Ne zaman kazaya bırakmıştın? dedi yaşlı adam.

-Gözaltındayken, dedi. Çok yavaş bir şekilde söyledi bunu, daha sonra da gözleri uzaklara dalıp gitti. Yaşlı adam onu konuşturarak ve bir şeyleri hatırlatarak üzmek istemiyordu. Fakat yine de kendine hakim olamadı.

-Ne kadar tuttular göz altında?

-Yirmi dokuz gün.

-Allah Allah, yirmi dokuz gün öyle mi?

-Evet, yirmi dokuz gün. O yirmi dokuz günlük namazımı kaza edeceğim.

-Kılamamışsındır, kıldırmamışlardır herhalde? Delikanlı bir müddet sustu ve sonra yaşlı adama döndü:

-Aslında namazlarımı kıldım, bir tek vaktimi bile kaçırmadım fakat…

-Fakat ne?

-Fakat namazın şartlarını yerine getiremedim, hep eksikti. Çoğu zaman abdest alamadım, teyemmüm ettim.

-Olsun, teyemmümle olsun, kabul değil mi?

-Fakat toprak bulamadım teyemmüm edecek, bazen beton duvara, bazen de demir kapıya ellerimi sürerek teyemmüm ettim, kabul olur mu?

-Ne demek kabul olmaz, elbette olur.

-Kıbleyi de bilmiyordum, rica ettim söylemediler. Hem bu arada namazın diğer rükünlerini de yerine getiremiyordum, askıdaydım, hem ellerim hem ayaklarım bağlıydı, çoğu zaman zorla rukuya gidebiliyordum, hele hiç secde yapamıyordum.

-Olsun, olsun yine de kabuldür senin kıldığın bu namaz, dedi yaşlı adam. Fakat ses tonu gittikçe değişiyor, ağlamaklı bir hal alıyordu.

-Sen öyle hep kabul kabul diyorsun ama… dedi ve bir müddet sustu genç adam. Daha sonra değişik bir ses tonuyla devam etti.

-Biliyor musun, gözaltında bulunduğum o yirmi dokuz günün on beş günü anadan üryandım, çırılçıplaktım, soymuşlardı beni. Yalvarıyordum onlara, ne olur Allah için bir tek külotumu bana verin, hiç olmazsa namaz kılacağım vakit verin diyordum, fakat vermiyorlardı. İşte o şekilde kıldım namazlarımı. Mümkün olduğu kadar toparlanıp avret yerlerimi örtmeye çalışıyordum. Fakat bazen onu da yapamıyordum, bu şekilde namaz kılıyordum…

Ortalığı epeyce bir müddet sessizlik kaplamıştı, delikanlı yaşlı adamdan cevap bekliyordu, bu namazları kaza etmesi gerekmiyor muydu? Yaşlı adam kafasını kaldırdığında gözyaşlarının baştan sona yüzünü ıslattığını gördü, ağlıyordu, ağlıyordu. Sonra birden doğruldu ve delikanlının omuzlarından kuvvetlice tuttu ve kendine çekti:

-Bana bak delikanlı! Anlıyor musun, o namazları asla kaza etmeyeceksin. O namazları alıp Allah’ın huzuruna varacaksın. “ Allah’ım, sana bunları getirdim.” diyeceksin. Biliyor musun, belki hayatında kıldığın en önemli namazlar, senin bu namazların olacak.”

Bir örnekte teheccüd namazı ile ilgilidir. Teheccüd namazını kılmadığı gün olmadığı ifade ediliyor. Buna inanıyorum. Kısaca İslamî yaşayış onu “usve”ye dönüştürüyor ve hatırşinas yapıyor.

Hatırşinas mıydı?

Elbette. Mesela davete mesafeye bakmadan icabet edecek kadar hatırşinastı. Örneklik teşkil ediyordu. Davet edildiğinde mümkün olduğu kadar daveti reddetmez ve mesafeye bakmazdı. Mesela, kendini Bolu kartalkaya’ya davet eden Alaattin Cecelinin hatırını kırmamak için beş dakikalığına İstanbul’dan Boluya gidiyor.. Sırf davet üzerine bi 5 dakika merhaba demek için İstanbul'dan Bolu'ya Kartalkaya'ya kadar gidip tekrar dönmesi hadisesi tipik bir hatırşinaslıktır. Kaçımız yaparız bunu? Şöyle bir kendimizi yoklayalım.

Bir arkadaşımızın bizi davet eden bir büyüğümüzün veya küçüğümüzün davetine kaçımız sebep sormadan icabet ederiz. Muhsin başkan sadece büyüklere değil, küçüklere de icabet eden biri idi. Davet ettiği zaman yok demeyen bir insan, bir kadirşinastı, usveydi.

 

Usveliği evde de geçerli miydi, Muhsin başkanın ailesi ile ilişkileri nasıl idi?

Benim merhum Muhsin başkanla ilgili arkadaşlığımız, dostluğumuz ve çalışmalarımız dernek ve parti faaliyetleri çerçevesinde devam etmiştir. Ailesi ile ilişkisi bildiğim kadarıyla usveliğe dayalıdır, örneklik teşkil etmiştir. Biraz önce ifade ettiğim gibi başkan Hz. Peygamberi (s.a.v.) “usve” edinmişti ve bunu ailesine de yansıtıyordu. Benim araştırdığım, ve bildiğim kadarıyla hanımı, Gülefer Hanım başkanı yol gösterici kutup yıldızına benzetiyor. Ondan sonra çocuklar arasında hak geçmesin diye kendi suyunu kendi alıyor diyor. Özel misafirleri geldiği zaman kendisi hizmet ediyor diyor.

Mesela Gülefer Hanımın doğum günü olan 18 şubat’ta onu hiç yalnız bırakmamış, hep yanında olmaya çalışmış. Kesinlikle abdestsiz gezmezmiş. Yoldan geldiğinde bile annesine lokma lokma yemek yedirirmiş.

Mesela kızı Firuze de çocuklarına tepside kahvaltı götüren bir baba, ya da 2-3 saatlik uykusundan kalkıp okula yetiştiren bir baba olarak tabir ediyor. Oğlu Furkan ise yani Furkan’la yaşına göre sohbetler ediyor, özellikle de İslami konularda sohbet eden bir baba olarak tanımlıyorlar. Bunlar da onun usveliğinin delilleridir.

Peki, arkadaşları ile ilişkileri?

Arkadaşlarıyla ilişkisi vefaya, samimiyete ve merhamete istinad ediyordu. Usvelik arkadaşlık ve dostluk alanında da geçerlidir. Benimle olan çalışma tarzı bunu delilidir diye düşünüyorum. Ankadaşlarını terk etmek istememesi usveliğin timsalidir.

Cezaevi ile ilgili duyduğum bir hadiseyi anlatayım. Mahkemede suçsuz olduğu anlaşıldıktan sonra Avukatı Şerefettin YILMAZ bey tahliyesini istiyor. Bunun üzerine başkan: Hayır tahliye talebinde bulunmayın, arkadaşlarımın içerde dayanma gücü birazda benim aralarında bulunmamdan geliyor. Ben tahliye olursam ve onlar içerde kalırlarsa yıkılırlar Ben eğer bu topluluğun başkanıysam, tahliye istemiyorum diyor. Çünkü arkadaşlarım içerde kalacak.. Arkadaşlarım benim gibi suçsuz. Ama ben onlardan önce çıkmak istemiyorum. Bu hadise bile onun vefa duygusuna sahip bir başkan, bir lider ve usve olduğunu gösterir. O bir usve idi, örneklik teşkil eden bir insandı.

 

Sizin ailesi ve arkadaşlarıyla ilişkisi ile ilgili görüşünüz nasıl?

Biraz önce ifade ettim. Merhum Muhsin başkanı tanıdığım kadarıyla ailesi ve arkadaşlarıyla ile ilişkisi usvelik niteliğindedir.. Gerçekten benim şahit olduğum hadiseler de bunu teyid ediyor.

Bunu teyiden bir hadiseyi nakledeyim. Geçenlerde yetmişli yılların Ülkücü Memurlar Derneği -aynı zamanda beraber yönetiminde görev yaptığım- Genel Başkanı,Yusuf OKUMUŞ bir hatırasını anlattı.

Muhsin başkanla bir yolculukta nerede duruyorlarsa başkan abdest tazeliyormuş. Başkana Yusuf bey soru soruyor. Diyor ki: Ya biz hep nerede durursak abdest alıyorsun. Yahu bu şart mı?

Rahmetli genel başkan, diyor ki: Ya biz arkadaşlarla sohbet ederken bir arkadaşımız şu ifadeyi kullandı: Bizim başkan abdestsiz hiç gezmez diye. Bende o arkadaşı yalancı çıkarmamak için ömrüm vefa ettiği müddetçe abdestsiz yola çıkmayacağım diye kendi kendime karar verdim ve sürekli nerede olursam olayım abdestli olmaya çalışıyorum. Yani kar kış falan hiçbir şey demeden. İlave olarak “namaz hassasiyeti”ni anlatan bir medrese-I yusufiye hadisesi de vardır.

Kısaca her yerde aynı “usve”liğini göstediğini düşünüyorum. Dolayısıyla hem bir aile reisi olarak, bir baba olarak baktığımızda, hem de parti içerisindeki olan ilişkilerinde aynı hassasiyeti gösterdiğini söyleyebiliriz..

Yani burada hem kızı Firuze’nin, hem oğlu Furkan'ın söyledikleri hem de Gülefer hanımın söylediklerinin hepsinin doğruluğuna inanıyorum.

O pek çok niteliği ile gençliğe örnek olan bir şahsiyet oldu.

 

Usveliği yardımseverliğine yansıdı mı?

Merhum Muhsin YAZICIOĞLU gerçekten yardımsever bir şahsiyetti. Bu yönüyle de örnek olan bir insandı. Laf olarak söylemiyorum. Bu konuda bir iki tane hatıradan yani bahsedeyim.

Mesela bir arkadaşımız, Almanya'da yaşayan bir arkadaşımız kanser hastalığına yakalanmış, Razaman ayında iftara tabiri caizse yarım saat kala başkanı arıyor.

Telefon üzerine başkan para bulma derdine düşüyor. Çünkü saat 5'e kadar paranın bankaya yatırılması gerekir. Parayı ayarlıyor. Hastaya yardım iftardan daha önemlidir kendince. Bu onun ne kadar yardımsever, vefakâr ve usve olduğunu gösteriyor.

Bunun dışında da şahit olduğum bir hadise var.Bir gün partide oturuyoruz. İhtiyaç sahibi olan bir arkadaşımız geliyor para istiyor işin Türkçesi. Muhsin YAZICIOĞLU elini cebine şöyle uzatıyor ve parayı çıkırıyor. Kimse görmesin diye, kendi ne çıkardığını kendisi dahi görmesin diye çıkardığı parayı uzatıyor. Biz genelde yardım ederken ne yapıyoruz? Şöyle bi kendimizi yoklayalım. Cebimizden parayı çıkarıyoruz en küçüğünü vermeye çalışıyoruz. Muhsin YAZICIOĞLU'nun öyle bir ahlakı yoktu, sağ elin verdiğini sol el bilmeme hassasiyetine sahipti.

O özellikle yardımın yine Hazreti Peygamber aleyhisselamın tavsiye ettiği yöntemle sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek şekilde vermeye çalışıyordu. Bu bir ahlaki duruştur, usveliktir.

Umarım ki bu yönüyle de insanımız onu model alır. Biz, bir insanın üsveiliğine Hazreti Peygamber aleyhisselamın ayak izlerini takip edip etmediği yönüne bakarız. Hz. Peygamberin s.av. sünnetini takip eden ve yaşamaya çalışan herkes model alınır. Bunun dışında hiç kimse makamı, mevkii, sıfatı, ünvanı ne olursa olsun örnek alınmaz.

İşte yardım konusunda da Muhsin YAZICIOĞLU'nun tavrı sünnete uygun bir şekilde karşımıza çıkıyor. Biz de inşallah Hz. Peygamberin s.a.v. yolunun yolcusu oluruz.

 

Merhum Başkan bu tavrı neden sergiliyordu? Sergilediğine neden inanıyosunuz?

Belki tekrar olacak. Merhum Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU’nu Hazreti Peygamber aleyhisselamın -tabiri yerinde ise- ayak izlerini takip etmeye çalışan, onun yolunda giden, onun davasını güden bir insan olarak tanıdım.

Dolayısıyla gerek evinde gerekse bütün sosyal ilişkilerinde aynı tutumu sergiliyor.Hazreti Peygamber aleyhisselam evinde kendi düğmelerini diktiğini, elbiselerini kendisinin diktiğini bize hadis metinlerinde anlatılıyor. İşte Hazreti Peygamberin bu yöntemini ve tavrını Muhsin YAZICIOĞLU'da bir yöntem ve tavır olarak ailesinde ve sosyal faaliyetlerde bulunduğu mekanlar içerisinde sergilemiştir. yazı ve şiirlerinde de göstermiştir diyebiliriz.

Şiir ve yazılarıyla da örnekliği söz konusu mudur?

Evet. Merhum Muhsin YAZICIOĞLU şiirleri ve yazılarıyla da örneklik teşkil etmiştir. “Üşüyorum” ve “Gençliğim” başlıklı şiirlerin etkisini ve örnekliğini bilmeyen yoktur diye düşünüyorum.

Şiirleri “Gülün Şavkı“ ismiyle derlenmiştir. Okuyanlara ilham kaynağı olduğuna ve örneklik teşkil ettiğine şahitlik ederiz.

Aynı şekilde dergilerde çıkmış yazıları, kendisiyle yapılan röportajlar ve kitaplaştırılmış makaleleri bugün de yol gösterici durumundadır.

Bu yönüyle de gençliğe örnek olmaya çalışmıştır. Yani bizim zaten başlığa Usve-i Fityan dememizin sebebi bu. Yoksa öbür boyutlarını çok rahat anlatabiliriz. Ama önemli olan örnekliği üzerinde durmaktır. Bu açıdan hem şiirleri ve yazıları ile hem de diğer metinleri ile ve en önemlisi pratiği ile gençliğe sürekli örnek olmuş bir insandır.

 

Örnekliği Mahpushanelerde, Zindanlarda, Yusufiuelerde olmuş mudur?

Hiç şüphesiz. Bununla ilgili yazılanlar var. Mesela görme duyusunun kaybolmaması için yeşil maydanosa sürekli bakması, Devyol davasından içerde, aynı koğuşta olan birine yardım etmesi, koğuşlar arasında iş birliği ve iş bölümünü sağlaması, teyemmümle kıldığı namazları su bulunca kazaen tekrar etmesi, arkadaşlarının morallerinin bozulmaması için tahliye istememesi birer usveliktir.

 

Yoldan geldik, yola gideceğiz. İşte bir saniyesine bile hükmedemediğimiz dünyada fırıldak olmaya gerek yok sözü ile neyi amaçlıyor başkan?

Gayet açık. Fırıldak olmayın diyor yani. Hem kendisi hem başkası için saniyesine hükmedemediğimiz. Yani şu anlamda mesela biz şu anda burdayız değil mi? Gerçekten bu kapıdan çıkabileceğimize dair bir garanti var mı? Kimin var?

Muhsin YAZICIOĞLU diyor ki saniyesine hükmedemediğimiz bir hayat için fırıldak olmayalım. Biz illa iktidar olacağız diye her şeyimizi feda etmeyelim. Biz işte ünvan alacağız diye hayatımızdan taviz vermeyelim. İnançlarımızdan taviz vermeyelim. Usvelik değil de nedir?

Mesela buraya parantez açarak söyleyeyim ben doçentliğe bir sefer müracaat ettim. İyi ki doçent olmadım yani ben öyle diyeyim. Müracaat ettim. Dili de geçtim. Belgelerim her şeyim var. Ama bana fırıldak ol dediler. Bende fırıldak olmadım. 3 kitap 27 makale verdim. Fırıldak olmadığım için doçent olamazsın dediler. İyi ki fırıldak olmadım. Başkanın o ifadesi gibi davrandım. Herkese tesviye ediyorum. Dünyevî şan, şöhret, para, makam vs. için firilda olmayın. İlkelerinizle siz de usve olun.

İşte Muhsin YAZICIOĞLU bu yönüylede herkese, özellikle gençlere örneklik teşkil ediyordu, dürüstlüğü amaçlıyordu. Fırıldak olmayın diyor. Doğru ne ise o diyordu.

Doğru nedir? Biraz önce ifade ettim nizamı âlemin dayandığı temel ilkelerdir, Allah'ın birliği, Hazreti Peygamber aleyhisselamın risaletidir. Hazreti Peygamber aleyhisselam bize fırıldak ol dedi mi? Demedi. O zaman Muhsin başkan da fırıldak olmamayı öğretmeye çalıştı diyebiliriz.

Özellikle gençlere söylüyorum. Fırıldak olmamayı usve kabul edin, fırıldak olmayın. Ey fityan, ey nas. Sizler de fırıldak olmayın. Örnek alın Hz. Peygamberi.

Çünkü hayatınızın her anının hesabını vereceksiniz. Bizde vereceğiz. İnşallah hesabı kolay bir şekilde veririz. Ama fırıldak olursanız, olursak hesabımızı veremeyiz. Hani sahibi olduğu ipin hesabını veremeyen bir vatandaşın hikayesi anlatılır ya. Siz kendinizi öyle düşünün ve saniyesine hükmedemediğimiz bir hayat için fırıldak olmaya gerek yok sözü üzerinde tefekkür ediniz, usve alınız.

 

Devlet’e Neden Küsmedim Diyordu?

Neden küsmedi? Usve olduğu için. Üzerinde durulması gereken bir soru. Doğru cevaplandırılması gerekir.

Muhsin başkanı tanıdığım kadarıyla devlete “kutsal”lık atfedildiği için değil, devletsizliğin her anlamda ve alanda yıkım olduğundan dolayı küsmedi, küsmediğini ifade etti.

Bugün etrafımızda cereyan ettirilen yıkımları, katliamı, işgalleri tahlil ettiğimizde “devlet”li olmanın ehemmiyetini bir kere daha iyi anlarız.

Diyebiliriz ki, devleti olmayanın -tabiri caizse- dini olmaz. Malum bir söz vardır. “Dinü devlet, mülkü millet”. Anlayış bu ise din devletsiz yaşanmaz. Eğer bir yerde devlet yoksa, bir bayrağınız yoksa orada kendi inancınızı her alanda özgür bir hayatı yaşamanız kolay değil, hatta mümkün değildir.

Onun için devletine küsmedi, özgür olabilmek, inancımızı devam ettirebilmek, nizamı alem davamızın olabilmesi için küsmedi.

Hayat şunu gösteriyor ki, devletsiz hayatımız hayat olmaz, hayalimiz olmaz. Biraz önce ifade ettim bunun örneklerini görüyoruz. Bugün Suriye'de devlet yok. Suriye'nin durumunu görüyoruz. Afganistan'da devlet yok. Görüyoruz. Irak'ta devlet yok. Zaten siyonist haydutların temel gayesi bizi bu anlamda devletsiz de bırakmak. İşte bizim küsme lüksümüz yok yani bu anlamda devlet kavramına küsme lüksümüz yok. Tuzağa düşmemek gerekir.

Bu anlamda devlete küsmedi usve oldu diye düşünüyorum. Muhsin YAZICIOĞLU'da o tuzağa düşmedi. Küsmedi devlete.

 

Başka hatıralar var mı?

Var. Hem de o kadar çok ki, hepsini anlatmaya kalksak ciltler olur. Mesela birini örnek vermek isterim. Sivas'ta bir gece yarısı başkanın uykusu tutmuyor. Arkadaşını arıyor eğer uyumadıysan gel diye. Arkadaşı da kırmıyor geliyor. Sivas'ı sabah ezanına kadar geziyorlar. Polis ekip otosu da rahatsız oluyor bu duruma. Çünkü araba sürekli hareket halinde

Sonra ekip durdurup bakıyor ki Muhsin başkan var içinde. Başkanım eğer isterseniz eskort yani eşlik edelim size diyor. O da yok biz arkadaşla geziyoruz diyor. Daha sonra Sivas'ta ne kadar sokak, cadde, mahalle, en ücra köşede neresi varsa hepsine giriyorlar.

Arkadaşı anlamlandıramıyor bunu yani anlayamıyor. Sonradan başkan diyor ki kardeş şurada yetim var, şu sokakta ameliyat olacak bir bacım var, şu alt sokakta bir öksüz var, şurada bir dul bacım var. Şu emanetleri al, zarfın içindeki emanetleri al diyor ona teslim ediyor. Kayda değer çok hatıralar var.

Mesela Ankara'dan İstanbul'a giderken yoğun yağmur yağıyor ve ışıkta aracı durduruyor yani ışıkta araç duruyor. Yağmurda ıslanan ve üzerinde palto olmayan bir adam görüyor. Araçtan iniyor, gidip paltosunu ona teslim ediyor ve tekrar yola devam ediyor.

Hakikaten çok güzel örnekler var. Mesela Sivas'ta programa giderken Yozgat-Sivas arasında tarlada bir çiftçi görüyor. Arkadaşlarına diyor ki: Bu çok yorulmuştur, buna yardım edelim diyor. Aracı durduruyor, iniyor, paçalarını sıvıyor, tarlaya giriyor, orağı eline alıyor. Biraz yardım ettikten sonra müsade alıyor ve geliyor. Hatta arabaya binerken tebessüm ederek üzerimizi de batırdık deyip yola devam ediyor. Kısaca yardımseverliği ile ilgili bu tür hatıraları yani sayılamayacak kadar çok.

Birebir yaşadıklarımız var bu anlamda. Elindekini tutan, zenginleşmek isteyen bir anlayışı yok. Neyi varsa neyi yoksa arkadaşlarıyla, dostlarıyla hatta yabancı öyle diyelim hatta ideolojik olarak kendisine çok yabancı olan kişilere yardım edecek kadar yardımsever, iyiliksever, hatır soran bir kişi olarak karşımıza çıkıyor.

Yardımseverliği ile ilgili bir olayı daha anlatalım. Sivas'lı bir beyefendinin akrabası hastalanıyor Ankara'da. Hacettepe, yanılmıyorsam Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yatıyor. Bu hastaya acil kan lazım. Kan arıyorlar akrabaları. Bulamıyorlar. Kan arayanın bir arkadaşı diyor ki ya Muhsin YAZICIOĞLU'nu ara. Muhsin YAZICIOĞLU size kan temin eder.

Yav diyor. Arkadaş ben Muhsin YAZICIOĞLU'nu nasıl ararım? Ben solcuyum, o faşist. Sen yine ara diyor arkadaşı. O sana yardım eder, senin hastana kan bulur diyor ve hastanın yakını rahmetli başkana ulaşıyor.

Başkan hasta yakınına sadece 3 şeyi soruyor. 3 şey. Hastanın adı, hangi hastanede yattığı, kan gurubunu.

Onun dışında hiçbir şey sormuyor. Kimliğini sormuyor. Hani mezhebini,meşrebini sormuyor. Hiçbir şey sormuyor. Ülkücü mü, faşist mi, kominist mi, bilmem ne mi? Bunların hiçbirisini sormuyor. Sadece 3 şeyi soruyor. Bu da onun ne kadar yardımsever olduğunu gösteren bir örnektir.

Tekrar aynı şeyleri vurguluyorum. Merhum başkan Hazreti Peygamber aleyhisselamın yöntemini mümkün olduğu kadar takip eden bir insandı. Bütün hayatı boyunca, benim ilk tanıştığım yıldan, 77'den itibaren vafatına kadar bu özelliklerini gördüm.

İşte bütün bu özellikleri onun vefasını, yardımını, yardım duygusunu anlatan, izah eden tavırlar, tutumlardır. Usveliğini ortaya koyan şahitliklerdir.

 

Söyleşi: Fuat TAŞCI Hertaraf Haber

 

Devam Edecek

Birinci Bölüm 
 

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Ayla Güneş

06.03.2020

Sayın Veyse Erken beyefendinin \'Muhsin YAZICIOĞLU’nu Hazreti Peygamber aleyhisselamın -tabiri yerinde ise- ayak izlerini takip etmeye çalışan, onun yolunda giden, onun davasını güden bir insan...\' olarak tanımlamasının ben de kendi adıma şahidim ki öyleydi... Bu anlamda yazı da güzel olmuş. Fakat ruhunun zerrelerine kadar Müslüman olduğu gibi, bedeninin hücrelerine kadar da Türk olan bu soylu büyüğümüzü tanımlarken neden onun Türkçe konusundaki titizliği unutularak \'Gençliğe En Güzel Örnek\' demek yerine, bu toplumun yetişkinlerinin dahi çoğunun anlamadığı, gençlerinin ise neredeyse hiç birinin anlayamayacağı Arapça \'Usve-i Fityan\' denilmiş. Siz onu, Araplara değil, Türk Milletinin gençlerine örnek gösteriyorsunuz. Öyleyse Türk gençliğinin anlayacağı dilde, anlayacağı biçimde konuşmalı değil misiniz? Saygılarımla...