metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

İmaj – Kevin Robins/Derleyen: Ahmet Hakan Çakıcı

23.07.2020

Yazarımız Ahmet Hakan Çakıcı, İnsan ve Toplum, Kültür ve Toplum, Medya, İletişim, İnsan Kaynakları kategorilerinde eserler yazan Kevin Robins’in Ayrıntı yayınlarından çıkan IMAJ isimli eserini Hertaraf Haber Takipçileri için analiz etti.

İmaj – Kevin Robins

Varsayın ki bir oyunun içindesiniz ve oyun boyunca “bir sürü insanı öldürüyor, insan, hayvan ne çıkarsa eziyor, şehirleri bombalıyor, ormanları yakıyor, milyonlarca kuş vuruyor, kumar oynuyor, girilmeyecek yerlere giriyor, cinsel oyunlar oynuyorsunuz.” Bu esnada birisi sorsa: “Neden bu insanları öldürüyorsun, Tanrıya nasıl hesap vereceksin? Senin hiç ahlakın, senin hiç vicdanın yok mu?”  Bu saçma soru karşısında sanırım cevap; ”Bu bir oyun. Ahlakla, dinle ne alakası var?” gibi bir şey olurdu.  Kevin Robins, “Sanal/imajinatif” dünya, bizi Tanrısız, ahlaksız, erdemsiz, bedelsiz bir dünyaya davet eder. Saatlerce sanal/imajinatif dünyanın içinde kalıp dışarı çıkanlar, sanalda edindikleri Tanrısız, ahlaksız, erdemsiz, bedelsiz düşünme ve hareket etme alışkanlığını gerçek dünyaya da taşırlar. Yani İmaj dünyası gerçek dünyayı da işgal eder, diyor. Sanal dünya, kitleleri “Tanrı olmayı” vaad ederek ayartır. Hâlbuki kitleler sanal dünyadayken gerçek hayat tüm realitesi ile akıp gitmeye devam eder. Ve biz orada “dokunulamayan Tanrı” değil sıradan, yaralanabilir, aciz bir insanızdır. “Artık böylesi sanal bir dünyada gözlerimize güvenemeyiz. Onları aldatmanın yolunu buldular; kalbimizi kılavuz edinmeliyiz.”

Kevin Robins’in AYRINTI Yayınlarından çıkan IMAJ isimli eserinin -tercümesinin zayıflığına rağmen- okunmaya değer bir eser olduğu kanaatindeyiz.

Robins, bu eserinde  “insanın ayaklarını yerden kesen ve mutlak bir iktidar duygusu yaratan” imaj teknolojileri dünyasını sorguluyor: Ona göre, her şeyden önce ortada “yeni “olan bir şey yoktur. Olan her şey daha önceki dönemlerden gelen zevklerin, hayallerin, ümitlerin yeniden ambalajlanarak, yeni imajlarla toplumlara pazarlanmasından” ibarettir.

Robins ısrarla uyarır, “Üretilen ürünlerin ve bunlarla inşa edilecek toplumun Batılı mantıktan bağımsız olduğunu düşünmek bir aldanıştır. Sanal dünyanın üzerine kurulu olduğu dünya, “aydınlanma dönemi”, “ilerleme ideolojisi” ve “sömürgecilik” hareketinin devamıdır. Sanal ve imaj teknolojilerinin varlığı Batı kültürünün, rasyonalite ve sürekli denetim mantığı ile biçimlenmiş, askeri ve emperyalist emellerinden ortaya çıkmıştır. Akılda tutulmalıdır ki, gözetleme kültürünü besleyen ordudur...” der. Bu anlamda bize devrimciymiş gibi sunulan şey, aslında sistemin kendini onarma ve yenileme faaliyetinden başka bir şey değildir.

Robins, Batılı kimliğin iki temel olgu üzerine inşa edildiğini düşünür: İlki, rasyonellik üzerine kurulmuş, rasyonel bilinci olan mükemmeliyetçi bir kültürdür; ikincisi ise, ‘diğer kültürlerle” çok yoğun olarak süregiden çatışmadır. Batı sürekli içinde bulunduğu çatışma psikolojini zihninde meşrulaştırırken, her zaman kendini üstün görmek ve kendini başarıya götüren despotluğunu meşrulaştırmak için değerlerinin evrenselliği ve projesinin doğruluğu iddiasından hareket etmiştir… Bunların ilki olan rasyonalitenin evrildiği Teknolojik rasyonalite, ikicisinin yani diğer kültürler üzerindeki Batılı hegemonyanın haklılaştırılması ve meşrulaştırılmasının temeli olmuştur. Bu üstünlük diğerlerini sürekli düzenleyen ve kontrol etmeyi hedefleyen bir üstünlük duygusudur. Bu anlamda Batı için “özlenen dünya her şeyiyle düzenlenebilen ve kontrol edilebilen bir dünyadır.”

Kendi normlarını insanlığın ürettiği en yüce değerler olduğunu düşünen Batı, bu normları EVRENSEL ilan ederek diğer toplumlara da dayatmasını “İnsani Sorumluluk” olarak görür. Vizyon teknolojileri ile toplumlara dayatılan sadece birkaç teknolojik alet değildir: Toplumsal bir hayat biçimidir.

Horkheimer ve Adorno’nun ileri sürdükleri gibi, rasyonalitenin ve rasyonalizasyonun mantığı, aklın hükmedici gücüyle “insanoğlunu korkudan kurtarmayı” amaçlamaktadır: (Batılı) insan düşüncesi için hiçbir şey dışarıda kalmamalı; çünkü bir şeyin dışarıda olması fikri başlı başına korkunun/endişenin kaynağıdır… (Batılı) insan ancak bilinmeyen hiçbir şey kalmadığında korkudan kurtulacağını, güvende hissedeceğini düşünür. Son dönemde iyice gelişen gözetleme, takip ve hükmetmeye dayalı rasyonel (doğa ve insan doğasını) kontrole dayalı teknolojinin asıl hedefinin rasyonalizm ve pozitivimin asıl “ürünü” olan ölüm korkusunun kaynaklarını kurutmak olduğunu söyleyebiliriz. (Aleksandr Soljenitsin’in deyişiyle “İnsan, sınırlı bir iradesi olsa bile, Tanrıdan kendini sorumsuz görmeye başlayınca evrende çok sınırlı bir nokta olduğu duygusunu kaybetti. Kendini çevresinin merkezi olarak görmeye başladı. O dünyaya uyumlu olmaya çalışacağı halde, dünyayı kendine uydurmaya kalktı. Bu halde ölüm düşüncesi elbette dayanılmaz hale gelir.[1]”)

Yeni enformasyon ve sibernetik teknolojileri Batı düşüncesinin bir devamı olarak tüm kültürleri ve kültürel formları birbirine yaklaştırmakta, evrensel batı rasyonelliği ile tüm coğrafyayı ve söylemleri işgal etmektedir.

Yazara göre: “Bu yeni teknolojilerin idealleştirilmesi ve uyandırdığı mistik duygular karşısında şaşkınlığa düşmemek mümkün değildir.” Sanal dünyanın vaat ettikleri aslında, binlerce yıldır dinlerin “İyi İnsanlara Öte Dünya” için vaat ettiklerinden ibarettir. “Hiçbir sorumluluk altına girmeden yüzlerce huri ile birlikte olmak, dilediği kadar can almak ve hesap sorulmamak, en tehlikeli, en olmaz işleri yapıp zarar görmemek, ahlaktan, erdemden, günahtan sorumlu olmamak, istediği an başlatmak ve istediği an son vermek, zahmetini ve sıkıntısını çekmeden dağların tepesine çıkmak, denizlerin dibine inmek, rakiplerinin dokunamayacağı bir yerde olmak” gibi hasletler göz önüne alındığında bütün bu sanallaşmanın aslında dinlerin özünü teşkil eden, ölümlü yaratıkların bir öte dünyada yaşamaya devam etme gayreti olduğunu da fark edilebilir. Hülasa, sanal dünya bizim “tanrıcılık oynamamıza “imkân verir. Vizyonun aldatma gücü “dini terminolojiyi” güncellemesi ve insanın her şeyi yapmaya gücü yettiği “fantazyasını“ Ahiretten bu dünyaya indirebilmesindedir. Sonuçları ile yüzleşmeden kahraman olmanın mümkün olduğu, ahlak dışı bir dünyadır bu.

İşin doğrusu “dünyanın” büyük zevklerinden bahseden insanların büyük çoğunluğu gerçek deneyim konusunda hiç istekli değillerdir. Kendileri yerine kameranın veya ekranların çalışmasını tercih ederler.” Tüketicinin bu tavrı tam da çağın ruhuna uygun turistik bir tavırdır.

Bu noktada “ölmeden” ve “İyi İnsan” olmaya gerek kalmadan “Yeryüzü Cennetine” girmek için vizyon teknolojilerinin, yaşadığımız dünyayı, geleneksel kültürleri terk etmeye bizi çağırıyor olması “geçmişten, kültürden ve gelenekten kurtulma programı olan Kartezyen[2] düşüncenin devamı olarak düşünülebilir. Bu, “İlerleme Felsefesinin, ‘İlerleme’, her hâlükârda bugünden daha iyidir” inancına yaslanır.

Sanal gerçekliğin bir başka çekiciliği eğlenceyi ve gerilimi rahatlık ve güvenlik içinde bir araya getirmesinden kaynaklanır.

Ancak kitlelerin ayartılmasının insan fıtratındaki “bilinmeyenle temas korkusu” anlaşılmadan anlaşılması da kolay değildir. Teknoloji bizi, dünyaya temas etme veya dünyanın bize temas etmesinin vereceği rahatsızlıktan koruyarak, ona aracı teknolojiler vasıtasıyla dokunma imkânı sağlamasıyla da ayartır.

… Ancak imaj teknolojilerinin bizi içine çağırdığı cennette sonsuza kadar kalmak mümkün değildir: Oyun bittiğinde gerçeklik dışarıda, kapının hemen ardında tüm memnuniyetsizliği ile bizi beklemektedir.

Sanal teknolojiler kitleleri sürekli kontrol ve gözetim altından tutma işlevi görürlerken diğer taraftan da toplumu atomlarına ayırırlar.

Üstelik dünya ile fiziksel ilişki kurmayarak araya imaj teknolojilerini sokmak bizi “insansızlaşma”, insandan tamamen uzaklaşma noktasına götürür. Bu nokta, üzerine bomba atarak öldürdüğü insanları kameradan seyrederken, kurbandan “optik olarak ayrı” olmanın psikolojik izolasyon sağladığı bir noktadır. Çünkü “gördüklerimizle yaşayabilmemiz için duyarlılıklarımızın dondurulması gerekmektedir. Çünkü ötekilerle aramızdaki ilişkileri düzenleyen ahlaki kısıtlamalar nötrleştirildiği takdirde ancak korunaklı endişesiz, üzüntüsüz, kedersiz, sorumluk almadan bir izleme mümkün olabilir. John Berger’in söylediği gibi “ekran röntgenciliği hayata karşı şimdiye dek eşi benzeri görülmemiş bir acımasızlığa ve kayıtsızlığa geçit vermektedir.“ Diğerleriyle doğrudan fiziksel olarak karşılaşmayınca…” der Heim “Etik anlayışımız gevşemeye uğrar.”

Bireysel aklın birbirinden sorumsuz parçalara ayrılması, seküler bir zemine taşınması, bilgiyi duygudan ayırır. “Silahlarımızın öldürücü olduğunu biliyoruz ama diğer taraftakilerin acısını hissetmeyi başaramıyoruz… İmajın içine giren askerler de, seyirciler de gerçeklik ve gerçekliğin acı verme özelliğinden uzaklaşmış oldular” der.

Ancak buradaki duyarsızlaşma, duyguların dondurulması ile meydana gelen değil, coşturularak anestezi etme/duyarsızlaştırmadır. Bu acıların, felaketlerin bilgi, resim, video bombardımanı haline getirilerek toplumlara boca edilmesi ile olur. Her gün TV’den dört beş kez halk kendi belleğinin, vicdanın ve tahayyülünün sesine nasıl kulak tıkayacağı konusunda dersler alır.”

Üstelik “Kontrollü enformasyon ortamında neyin enformasyon neyin propaganda olduğunu ayırt etmek imkânsızdır… İdeal olan televizyonun “dünyaya açılan bir pencere” olmasıydı. Gerçekte ise “pencere, enformasyonu kontrol edenler tarafından üretilen imajların aynasıdır. Yani gerçekler değil, egemenlerin istediği bilgi, egemenlerin aynasında kırılarak verilir. Bu nedenle verilen haberlerin genişliği ile halkın bilgilenme düzeyi arasında olağandışı bir ters ilişki vardır.

Yazar bu noktada örneklemeyi Irak’taki bir ABD’li askeri ile yamyam Hannibal Lecter karakterini karşılaştırarak verir. TV’ler “ABD’de Hannibal Lecter olmayı kabul edilemez, Irak’ta Hannibal Lecter olmayı kahramanlık olarak sunarlar” der.

Normal hayatta sadistlik olan eylemler, TV başındakileri aniden “marazi, gözünü kan bürümüş bir röntgenciye” dönüştürür. Hatta Ignacio Ramonet daha da ileri giderek, televizyonu ‘kanla, şiddet ve ölümle beslenen ‘ölü sevici sapkınlıkla’ suçlar.” Sadizmin röntgenciliğe dönüştüğü noktada seyirci bir şekilde nötrleşir. Röntgencilik, öldürme olayının realitesini ekran dışına atarak öldürüleni seyirciden/röntgenciden uzaklaştırır ve onunla ahlaki bir ilişkiye girmesine izin vermez. Bu durumda ‘gerçekte ne söylenildiğini’ duyulmaz. Ortada kalan bir anlamsızlık yığınıdır. İmajlardan başka bir şey yoktur…  Geriye sevgi, dostluk, cömertlik, özdeşleşme biçimleri gibi kişilikten çok şey bekleyen ilişkiler kurmayı giderek zorlaştıran yoğun bir yabancılaşma duygusu kalır…

Uyuşturucu haplar kullanıcılarının gerçeklik duygusunu yitirdikleri düşünüldüğü için yasaklanmıştır. Toplum uyuşturucu kullanımına karşıdır çünkü insanı gerçek dünyadan uzaklaştırır, gerçeklikten koparır. “Hissettiğimiz sürece acı çekeriz. Böyle olunca acı çekmekten uzak durmanın yollarını aramamız gerekir. Bulunan çare duyguların bir çeşit Uyuşturulmasından ibarettir. Bulunan çözüm duyarlılığı azaltma yollarının geliştirilmesidir.” Sanal dünyada seyirci, içinde yaşadığı kentin gerçek yaşamından uzaklaşır ve bir hayal bir kurgu, simülasyon dünyasına kaçar. Video oyunları da gerçek yaşamdan geri çekilmeyi ve bağımsızlaşmayı cesaretlendirdiği için haplarla karşılaştırılabilir… “Uyuşturucu madde bağımlılığı, modernitenin temel özelliğidir.” 

Yazar, DeLillo’dan alıntılayarak televizyon çağındaki ‘donakalmış tanıklığı’ şöyle tanımlar: “Televizyon ne arzuları tatmin eder ne de katarsis (arınma) sağlar yalnızca uyuşturur.”

Sanal ortam, “bir kent inşa etmeden, kentçiliğe davet eder… Bir çeşit hale-şeritli hiper-kent, milyarlarca kentliyi barındıran… ama yerlisi olmayan bir kent” var eder. Oluşturulan bir yığın sanal cemaat, insanın bir arada olma güdüsüne hitap eder lakin ortada sanal kentte olduğu gibi sanal cemaatin de yerlisi yoktur. Burada “Cemaat Aklı” vardır ama “Cemaat Birlikteliği” ve “Cemaat Sorumluluğu” yoktur. Sonuç alternatif bir toplum değildir. Topluma alternatif bir durumdur… “Ahlaki” yapıları ve “cemaatsel ya da insani  ilişkileri” zorunlu kılan şey, yerleşik kimliğin sürekliliğidir”. Yerleşik kimlik olmayınca diğer tüm vasıflar düşer.

İnsan ufkunun ve gözetim alanının fevkinde büyüyen kentler, insanın tanımlayabileceği ve bütünleşebileceği ölçülerin çok üstüne çıkmıştır. Bu nedenle kimliğimizi bize yansıtamaz olmuştur. Kent, insanı yansıtamadıkça sanal kentler ortaya çıkmaktadır. Kent artık olmayan yerin adıdır. Parçalanmış bireylerin, ortak değerleri ve toplumsallığı kalmamıştır.   

“Bilgisayar başındaki insanlar tıpkı kendi silüetine âşık olan Narcissus ve yansıması gibi kendi oluşturdukları dünyaya veya kendileri için başkaları tarafından yaratılan dünyalardaki kendi performanslarına kolayca âşık olabilmektedirler.” Tıpkı kendi silüetine âşık olan Narcissus ve yansıması gibi kendi oluşturdukları dünyaya veya kendileri için başkaları tarafından yaratılan dünyalardaki ‘performanslarına’ kolayca âşık olabilmektedirler.

Narcissus kendi imajına âşık olmuştur ve kendi imajı i ile birleşmeye çalışır. Sanal gerçeklik kullanıcıları da aynı kucaklama arzusuna kapılarak, benzetilmiş bir imajla bir vücut olmaya kapalı bir birim kurmaya çalışıyor olabilirler. “İnsanlar üçüncü şahıs olmaya başladılar” der Don Delillo. “Kendi kendilerinin muhbirleri, televizyon menajerleri, istasyonları haline geldiler.”…

SONSÖZ

Yeni enformasyon formatı; imajın gerçekçi, duygusal bağlardan uzak, “insaniliğin tortusu” dahi bulunmayan postmodernliğin çengeline takılmış rasyonalizasyon programının maskelenmiş halidir.

Farkında mısınız? “Artık göze (öze-içe) değil kameraya bakan, kameraya konuşan başka tabiatlı, başka ruhlu insanlara döndük.”

 

 

 

[1] Nihayet Dergi, Temmuz 2020, Mustafa Özel

[2] Düşünürken metafiziki/manayı tamamen dışlayan düşünce biçimi. Tek kesin bilginin, matematik ve fizikten çıkarılan ilke ve kavramlardan oluştuğunu varsayan felsefe yöntemi.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş