metrika yandex
  • $19.03
  • 20.81
  • GA0

Haberler / Kültür - Sanat

Fıtrat ve Kulluk-Abdulaziz Tantik-Siyer Yayınları

08.01.2023

Fıtrat ve Kulluk

Abdulaziz Tantik

Siyer Yayınları

Derleyen: Ali Dalaz

 

Hertaraf Haber'in  Yazar Kadrosundan, Abdulaziz TANTİK'in  "Fıtrat ve Kulluk" Siyer Yayınları tarafından  yayımlandı.

Yazar eserinde: İtidali; denge ve adalet terazisini sürekli dinamik ve dingin tutma olarak yorumlarken, Furuat’ı asli olanla karıştırmayacak zihni duruşu sağlayacak olan itidal, aynı zamanda asli unsurların kendi müstakar hallerini korumakla neticeleneceğni vurgulayarak, daha sağlıklı düşünmenin yöntemin itidalde gizli olduğunu belirtiyor... 

Yazar ayrıca İtidalin, tahriklere kapılmadan, heyecana gelmeden, serinkanlılıkla meseleleri konuşmanın ve değerlendirmenin teminatı olduğunu söylüyor..

İtidal'in  Fert ve toplum hayatının bütününde vasat bir yol tutarak tüm aşırılıklardan kaçınmak oldoğunu belirten Tantik,  varlıklar değerlerini Rahman’dan aldığını, hiçbir varlık değeri açısından, bir diğeri adına yok sayılamayacağını, küçümsenemeyeceğini,  ifade ederek, kişinin düşünce ve eylemlerinde takvayı esas alarak; nefsani arzulara kapılmadan sıhhat, ahenk ve süreklilik üzere tutarlı/dengeli olmasının gerektiğini vurguluyor. 

Yazar, İstikametin ise  Allah’a yönelmenin adı olduğunu belirterek, bu yönelmenin yine Allah tarafından kullarına gönderilen emir ve yasakların tümüne riayetten geçmekte olduğunu söylüyor.  Samimiyet'in ise ;  istikamet üzere kalmanın temel niteliği olduğunu ifade ediyor..

Adalet Mülkün Temelidir diyen Abdulaziz Tantik, Adaleti, “ahlaki olanın varlığının teminatı”dır.  olarak belirtiyor ve  Bir ahlak savunusu inşa edenlerin adalet üzere bir bireysel ve toplumsal yaşamın imkanlarını oluşturmaları gerektiğini vurguluyor.

Abdulaziz Tantik; "Ahlak ve adalet birbirini besleyen en önemli kavramsal dünyalara sahiptirler. Ayrıca adalet üzere bir yaşam özgür bir eylemin ahlaki teminatı olabilir.  Adalet; olgusal düzlemde, bir şeyin kendi doğasına uygun, psikolojik, sosyolojik ve siyasal bağlamı içinde özgün ve uyumlu duruşunu ifade etmedir. Bunu gerçekleştirirken de hikmetle davranmayı zorunlu kılmasıdır. Adalet, hak üzere, farklılık gözetmeden estetik boyutu itibarıyla da güzelliği, iyiliği bağrında taşıyan hareketler toplamı olmasıdır. Adalet, “ontolojik olarak varoluşsal bir gerçeklik”tir. Varoluşun bütün aşamalarında adalet üzere bir hareketin olması, varoluşun insan düzleminde de sür-git devamı konusundaki yeterliliği sağlayan mekanizmayı da işaret eden adalettir." diyor..

Abdulaziz Tantiğin bu kıymetli eserini siz değerli Hertaraf Haber takipçileri için özetledik..

Ali Dalaz - Hertaraf Haber - Kültür Sanat Servisi

Fıtrat ve Kulluk

Kur’an, iman ve kulluk üzerine yazdığım denemelerimi bu kitapta topladım. Elbette ki bu konuda yazılanları yadsımak gibi durum söz konusu değildir. Ancak bu günün dili ve düşüncenin kendi doğasına uygun olmasına azami itina gösterdim…

Hayat, bir bileşkeler, çelişkiler ve çatışmalar manzumesidir…

Hayata karşı üç yaklaşım vardır; Ciddiye alanlar, ilgisiz olanlar ve yalanlayanlar.

Etrafımıza baktığımızda bu tiplerden onlarca örnek bulabiliriz. Her üç yaklaşımında içinde farklı türden yaklaşımlar bulunabilir. Hayata heyecan katanda bu değil mi? Farklılıkların eşit düzeyde ve özgürce kendilerine yer buldukları bir yaşam alanıdır hayat!

Hayat ve insan; birbirlerini besleyen, büyüten ve estetize eden varoluş aşamalarıdır. İnsan varoluşunu sahneye sürerken hayatın oluşumunu tetikler. Hayat oluşum safhasında insanı yeniden inşa eder. –Bu inşa negatif olabileceği gibi pozitif de olabilir.- Hayatın unsuru olmayı hakkeden bütün olgular ve unsurlar, insana dair bir gerçeklik düzlemi de taşımaktadırlar.

Hayatın mayasında aşk vardır, sevgi vardır, fedakârlık vardır, diğerkâmlık vardır. Özveri olmadan hayatın kendisi olmaz.

Vahiy; hayat sahibi olan ‘Mutlak Varlığın’ ‘insana dair bildirisi’ ile hayata müdahil olmasıdır. İnsanın yapıp etmelerinin ahlaki yapısını belirleyen vahiy, hayatın üst düzey bir değer kazanmasına imkan hazırlar.

İman ve hayat ikiz kardeşler… İman, hayatın dolu ve anlamlı yaşanması için gereken kaygıyı bize bahşeden temel etken… Yüreklerimizdeki sevdayı ateşleyen kor ateş… Dudaklarımızdan dökülerek yüreklerimizi serinleten name…

Hayatı iman ve aşk üzere yaşamalı…

İman; bir haykırış destanı… Tam bağımsızlık ve tam bağlılık… Esfel ile ekmel arasındaki farkı belirten ayraç… Yüreklerdeki ateşin sonsuzluğa yönelmesi… Nesne ve özne ilişkisini berraklaştıran fenomen… İstikamet ve yönelmenin sonluluktan sonsuzluğa evrilmesi… Hayatın yapıştırıcı/onarıcı, biçimlendirici ve güzelleştirici maddesi…

İnsan; vahiy ile donanır. Onu okur ve vahiy Kur’an olur. Hayata tekabül ettirerek onu iman kılar ve müşahhaslaştırarak mücessem halde kulluğa ulaşır…

İmanın Ontolojik Yapısı

İman, kişinin Allah ile bağını ve varoluşunun anlamının kaygısını ifade eden temeldir. İman, Allah ile insan arasında meydana gelen ilişkinin betimlenmesi ve yorumlanmasıdır. İmanın taşıdığı unsurları belirlemeden, iman üzerine konuşmanın beyhudeliği sarahaten bilinmektedir.

 O zaman varoluşsal ‘nihai kaygı’ olarak iman nedir?

İmanın nihai kaygı olduğunu belirledikten sonra, onun ne olduğu ve ne olmadığı üzerine de düşüncelerimizi sürdürerek nihai kaygı olmanın ne’liğini elde edelim. Bu bağlamda imanın, kök anlamında yatan ‘inanma ve güven duyma’ ile bağını belirlemeliyiz.

 İman, inanç değildir.

İman bilgi de değildir.

İman, güven demek de değildir.

O Zaman İman Nedir?

İman, bilinçli bir eylemdir. Bu tanım, bilinç dışı eylemlerin imanı belirleyemeyeceği anlamına gelmez.

İman, sonlu bir hareketin sonsuzluğa yönelmesi ve bu yönelmeyi benliğinin bütün boyutluluğu içinde gerçekleştirme eylemidir.

İman doğası gereği risk alır. Bu risk, insanın, ulûhiyeti yanlış yorumlayarak putperest olmasıdır. Putperestlik, Mutlak Varlığın işaretlerinden birini mutlaklaştırarak onu mücessemleştirme halidir. “Yahudilerin, Üzeyir Allah’ın oğludur; Hıristiyanların ise, İsa Allah’ın oğludur dedikleri gibi…”

İmanın Dili Sembolik Dildir

İnsanın nihai kaygısı sembolik olarak ifade edilmelidir. Çünkü yalnızca sembolik dil, nihai olanı anlatabilir. Sembollerin, işaretlerle ortak olan bir yapısı vardır. Onlar, kendilerinin ötesinde bir şeylere işaret ederler. Bu, bizi sembolün ikinci karakteristiğine götürür. Sembol, işaret ettiği şeye iştirak eder. Bayrak temsil ettiği ulusun gücüne ve itibarına iştirak eder. Sembolün üçüncü karakteristiği, onsuz bize kapalı olan gerçeklik seviyelerini sonuna kadar açmasıdır

İlahi huzuru tecrübe eden insan mutlak varlıkla iletişiminin derin ifadesidir ve bu, her hakiki iman eyleminde, her nihai kaygının aşka dönüştüğü yerde bu coşku ve büyüleyicilikle birlikte bulunmaktadır. İnsan, iman sayesinde sonsuzda kendi gerçekleştirimini bulacaktır. ‘Varlığı kendi bütünlüğü içinde kavrama biçemi’dir iman. Sonluluk ve sonsuzluk iman ile birlikte kendi doğalarına halel gelmeden kavranılmalıdır. Ve bu kavrama, hakikatin kendi çıplaklığı ile tecrübe edilmesidir. İman, bu boyutu ile bilimsel bilginin metodolojisinden farklı bir durumu içermektedir. O yüzden bilimsel bilgi, imanı ne reddetme ve ne kabul etmeyi içerir.

İmanın doğası üzerine bu düzeyde durulmasının, önemine binaen olduğunu belirtmem gerek. Vahiy; imanın doğasına uygun hale gelmesi ve bu uygun hali sürdürebilmesinin ilahi teminatıdır. Risk meselesini yeniden hatırladığımızda bu riski asgariye ve pozitif duruma dönüştürmenin önemli ve temel ilkesi vahiydir. Allah, insanların iman ederek kendisine yönelmelerini istemektedir. Kur’an, müjde ve ikazların sonunda insanların ‘kendisine döneceğini’ belirterek tamamlamaktadır. Sadece bir örnek olsun diye aşağıya şu ayeti alıyorum. Bunun gibi onlarca örnek bulunabilir.

“Her şeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunanın şanı ne yücedir! O münezzehtir. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Yasin- 83)

Kişiliğin Karaktere Dönüştüreceği Somut Ahlaki İlkeleri

1. Yemin etmemek;

2. Yalandan kaçınmak;

3. Söz verdiğinizde sözünüzde durmak; esas itibarıyla mümkün mertebe söz vermemek en iyisidir.

4. Mahlûkata lanet etmemek; hiç kimseye kahretsin dememek,

5. Birisi size zulmetse bile ona beddua da bulunmamak;

6. Ehli kıbleyi tekfir etmemek; ehli kıblenin şirk, küfür ve nifaklarına tanıklık etmemesidir.

7. Günahı düşünmeyi terk etmek ve arzularını günahtan men etmek...

8.  İnsanlardan hiç kimseye büyük veya küçük bir yük yüklememek, bilakis gücünüz nispetinde insanların büyük veya küçük yüklerine yardım etmeyi ahlak edinmeli.

9. İnsanlara ait şeylere tamah etmemek...

10. Mütevazı olmak...

Yukarıda belirttiğimiz on ilke, aynı zamanda imanımızın bize yüklediği sorumluluktur. İman bizlere bir şeyler emreder, bu emirleri sağlıklı bir şekilde algılayamazsak sonumuz hüsran olur.

İmanın Bize Yüklediği Sorumluluklar

-Tevhidi bir kişilik ve toplum oluşturmanın gerektirdiği gayreti ve çabayı göstermek...

-Toplumsal ifsadı durdurmak ve salah toplumuna yönelik eylemsellikler geliştirmek...

-Şirk ve şirkin bütün uzantılarını kendi nefsimizden uzak tutmayı ve toplumu da uzak tutma girişimlerini sonuna kadar desteklemek...

-Putlaştırma ameliyesine ortak olmadığımız gibi putperestliğe kesin bir tavır koymak...

-Bilgiyi ve bilginin hayata hakim olabilmesi için gereken gücü sarf etmek, destek olunamasa bile köstek olmamak...

-Toplumsal adaleti sağlamak, zulme boyun eğmemek, tüm ifsat odaklarına yönelik kesin bir tavır geliştirmek...

-Bozgunculuğun toplumsal hayattan çekilmesi için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek... Tıpkı şu sözde olduğu gibi; “Namuslular da namussuzlar kadar cesaretli olsalardı, namussuzluğa yer kalmazdı” bir tavrı benimsemek...

-Kişinin kendisinden başlayarak halka halka doğrunun, adaletin, hakkaniyetin, erdemin bir karakter haline dönüşmesini sağlama ve iman yolunda sadece Allah’a yönelerek bütün yönlerden kaçınmayı nasip etmesi için yine Allah’tan yardım dilemesi...

Ruhsuz Dünyanın Ruhu; Mümin Olmak!

İman sahiplerinin imanlarından kaçındıkları, teslimiyet sahiplerinin teslimiyetlerinin gereğini kulak ardı ettikleri, ahlak sahiplerinin ahlakı öksüz bıraktıkları, ahretten çok dünyanın ağırlığını hissettirdiği ve şeytanın bütün aldatmalarına gönüllü takılıp kalındığı bir yaşamda iman mücadelesi verilmesi beklenemez.

(...)

Ruhsuzlaşmış ve gaddarlaşmış bir dünyanın adalet ve hikmet arayışına dönüşmesini sağlayacak temel şart; ruhsuz dünyanın ruhu olabilmektir. Peygambere gelen vahiy ve onu getiren Cebrail’in aynı isimle; ruh olarak tanımlanması dikkate alınmalı; rüzgârın diriltici özelliği ve yaşamı dünyamızın dört köşesine taşıması da aynı kök kelimeyle isimlendirilmesi; insana üflenen nefhanın da ruh olarak betimlenmesi bir anlam mucizesine haiz olduğunu göstermez mi?

(...)

Sorulması gereken temel soru; bu ruhu sağlayan temel etkenin ne olduğu sorusudur.

İman edenlerin imanlarına olan tanıklıkları kendilerini teslimiyetin doruğuna çıkardığı bilinen bir hakikattir.

(...)

Ruhunu kaybeden insanın yukarıda dile getirilen hususların akıl dışı özlemler olduğu görüşünü dile getireceğini varsayabiliriz. Ancak bu varsayıma ortak olacak Müslümanların varlığı başka ölümcül bir vakanın oluşumuna şahit kılar bizi. Pesimist yaklaşımın köreltici, köleleştirici, müzmin kişiliklerin bedbaht karakterleri üzerine düşünmek bu hastalığa duçar olmaktan kaçınmanın ilk basamağıdır.

Eşyanın ihanetinden söz edilemeyeceğine göre ruhu kaybetmenin cezalandırıcı varoluşu, algı düzeyinde kavrayarak ihanet etme bırakıldığında ihanete uğranılmayacağı öğrenilir. Bu bilgi, kişiliğin olgunlaşmasında ve yeteneklerinin hangi düzleme kaydırılması gerektiği konusunda açık bir fikir verebilecektir.

Kadim gelenekte namus kavramının ruh kavramı ile bütünleştiğini gözlemleyebiliyoruz. Cebrail; vahiy meleği aynı zamanda Namus-u Ekber olarak tanımlanmaktadır. Namus bir anlamıyla vahiy ve kanun olarak tanımlandığı gibi insanın vazgeçilmez bir özelliği; yani onu, o yapan temel bir değeridir. Bir insanın sahip olması kaçınılmaz olan temel gerçeklik namustur. Namus sahibi olmak; adalet, ahlak, hukuka uyma, haksızlık edememe ve haksızlığa isyan gibi birçok olumlu özelliği pekiştirir. Vahiy/Namus; uyumun, dengenin, adaletin, hukukun, özgürlüğün, güvenliğin, gücün sınırlarını belirleyerek fıtrata uygun bir yaşamın kodlarını inşa eder.

(...)

Bencilliğin, kibrin ayyuka çıktığı bu zeminde/zamanda haksızlığı, ceberrut tekebbür sahiplerinin veledi zinası haline düşürmemek lazımdır. Her zemin ve zamanda haksızlık karşısındaki dik duruşu ilke ve şahsiyet meselesi haline dönüştürmelidir örnek insan! Zalim karşısında ve zulüm zamanlarında hakkı ayakta tutacak bir dirayetin sahibi olunmalı. Barışık bir kişilik, sancısız değişim ve dönüşümün döngüsüdür. Değerlerin dile getirilmesinde ve anlaşılmasında, algılanmasında, kavranılmasında itina sağlayacak şey; barışık olabilme istidadında saklıdır. Esnekliğin dengede tutulduğu bu zemin hareket kabiliyeti sağladığı gibi olumlu bir psikolojinin yaygınlaşmasına etki eder. Merhametle gelen meltem rüzgârlarının taşıdığı rahmet iklimi hamurun yoğrulmasına ve yeniden biçimlendirilmesine verdiği destek, yeni destanların oluşumuna da bağışıklık kazandırır.

Mümin insan, destan yazabilen insandır. Pervasız ve korkusuz bir cesaretle ileri atılarak dünyayı değiştirecek bir gücü salınım noktasında tuttuğu gibi merhamet kuşanan bir dil, ayakların kaymasını engeller ve affedicilikle yeniden bir inşanın mimarları haline getirir insanlığı. Umutsuzluğun mitleştiği bir dönemin umuda evrilmesinin mitini oluşturan destan sahipleri, batı ‘Donkişotlarına’ benzemez. 

(...)

Ahlak, yüce/melekût âlemle kolay irtibat sağlayan bir düzeneği imler. Varlığının özünün amacı haline gelmesi gereken ahlak; insanlığın ve kâinatın iyiliğinin teminatıdır. Bu teminat üzerine bir kurtuluş iradesi ve mesajı bina edilebilir.

(...)

İşte insan, ahlakı, erdemli olmanın vazgeçilmez ilkesi haline getirmelidir. Yaratılış ve hukukun kelime olarak ahlakla aynı köke sahip olduğunu belirtmek bir hazzın nesnesi olmalıdır. Kötülüğün bir ahlaka sahip olduğunu işaret ederek salih ve sahih bir ahlakın yaygınlaşması, bir örneklik düzeyinin olgunlaşmasının teminatıdır. Bu ahlak çağrısı bir ‘isyan ahlakıdır.’ La ilahe demeden illallah denemeyeceği gibi…

Fıtrat ve Kulluk

‘İnsan ortamdır.’ İnsanı var kılan ve onu belirginleştiren, kişilik ve kimlik kazandıran kültür; çevrenin ona yönelttiği ve yaşama modu sunduğu kültürdür. İnsan, yaşadığı vasatta kendini oldurur. Çoğu insan, bile-isteye çevrenin oluşturduğu normlara uyumlu olur. Çok az insan ise; kendisine dayatılan kültürel kodlara ve yaşam biçimine itiraz sesi yükseltir. Bu itirazın iki cephesi vardır; birincisi, çıkar çatışmasının tetiklediği durum, ikincisi ise, ideolojik yaklaşımın sunduğu gerilim ve iktidar arzusudur.

Halbuki herhangi bir ideolojik kaygısı veya ideolojik bir angajmana sahip olmayan, kendisini ideolojik eğitime tabi kılmayan kişiler; kendilerini herhangi bir baskı olmadan gerçekleştirmenin yol ve yordamını aramaktalar

(...)

O zaman insanoğlu için kendisini ifade edebilecek ve kendisini özgür bir biçimde gerçekleştirecek ve sadece insanın hoşnutluğunu sağlayacak, kimsenin kimseye baskı kurmadan yaşam alanı bulabileceği bir dizgeyi umut olarak taşımanın sorumluluğunu üstlenme cüretini gösterecektir. Bu cesaret bir çok konunun yeniden düşünülmesinin yollarını açacaktır.

‘Din afyondur’ diyen bir kültürün oluşturduğu bir vasatta, din ve onun insan kişiliği üzerine yapacağı katkıyı tartışmak veya konuşmaya cesaret etmek zor olsa gerek!

İnsan ve Kulluk

İslam düşüncesinin sufi karakterinde nefsin geniş bir tanımı yapılmıştır. İnsanın psikolojik hallerinin ayrıntılı bir analizini yaparak kişinin nasıl ve hangi aşamada neyle sakınacağına yönelik yoğun bir tecrübe aktarımı yapılmaktadır. Sûfi düşünce nefsi; kişinin en büyük düşmanı ve onu şeytanın tuzaklarına davet eden en zayıf boyutu olarak kabul etmektedir.

(...)

Bir insanı insan kılan ve onu nefsin ve şeytanın zebunu olmaktan kurtaracak olan şeyin kendisi neye tekabül eder? Varlığın otantik yapısı içinde insanın kendi varlığının otantik yapısı ile buluşmasını sağlayacak eylemler ve düşünceler nelerdir? Bu hercümerç olan dünyada insanı kurtuluşa/salaha taşıyacak olan fikir ve eylem tarzını nerede bulabiliriz? Bu sorular bizi aynı zamanda insanın heva yerine vahye tekabül edecek boyuta yönelmesini sağlayacaktır.

İnsan, bulunduğu mekandan yeryüzüne gönderilmiş veya düşürülmüş durumdadır. Bu dünya, aynı zamanda insanın imtihana tabi tutulacağı dünyadır. İnsanı kendi başına buyruk bıraktığınız zaman, şeytanın tuzaklarına düşmesi kolaylaşacaktır. O yüzden ilk insan ve insanoğlunun babası olan Adem (as), yaptığı hatanın bedelini tevbe ederek ödemiş ve nedamet gözyaşları dökmüştür. Ancak tevbe edeceği kelimeleri dahi Allah (cc) tarafından gönderilmiş ve böylece insanoğlunun nereye yöneleceği konusu ilk adımda kesinlik kazanmıştır. Yani insanoğlu ancak Allah’a yönelek kurtuluşunu garantiye alabilir. Bu garanti nasıl sağlanabilir? Bu hususta iki temel nokta var; gönderilen bilgi/vahiy ve vahye muhatap olan insan ve peygamberin uygulaması… İşte insan bu iki kaynaktan doya doya içerek kendi kurtuluşunun zeminini oluşturabilir…

İnsan nefsi; Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiyye, Nefs-i Merdiyye ve Nefs-i Safiyye olarak yedi bölüme ayrılmıştır. Böylece insanın ruhi yolculuğunun basamakları da ortaya çıkmaktadır. Adım adım yolu yürüyecek ve yolun her aşamasında farklı bir tarzı öne çıkararak o aşamanın sorunlarını aşmaya çalışacaktır.

Nefs-i Emmare; kötülük belirtilerin yoğunluk kazandığı ve kişinin günaha çok yakın ve içinde olduğu bir ahvali belirtir ki kişi hemen bu sıfattan kendisini kurtarmaya çalışmalıdır. Nefsin en aşağı derekesi olan bu mertebede kişi tevbe ederek istikametini düzeltmeli ve İslam’ın emir ve nehiylerine yönelik ilgisini canlı tutmalıdır.

Nevs-i Levvame; bu aşamada kişi kendisinden hoşnut değildir. Sürekli kendisine yönelik bir otokritik üzere bulunmaktadır ve bazen bu çok acımasızca olmaktadır. Nedamet duygusunun yoğunlaşması ile sürekli isyan halinin zamanla yerini sükûnete bırakması için gerekli olan çaba; şikayet ve eleştirinin dozunu azaltarak ıslah olduğuna yönelik bakışını netleştirmelidir.

Nefs-i Mülhime; kendine yönelik ilginin zayıflaması ile birlikte başlayan yumuşama ve iyi huyluluk sonucu nefsin etkilenime açık hale gelmesi ve ilahi ilham ile şeytani vesvesenin yer yer yokladığı bir olguya kavuşur nefs, bu biçimiyle ciddi bir dikkatle şeytan ve avanesinin bütün hilelerini boşa çıkararak tam bir itminan kapısını açabilir.

Nefs-i Mutmainne; bu seviyedeki nefs, artık karara varmış, lehinde ve aleyhindeki durumu kavramış ve ne yapacağına yönelik bir netliğe sahiptir. Kalbi sükûna ve itminana ulaşmıştır. Yaptığı ibadetlerden zevk almış ve şeytanın vesvesesine kapalı bir durumu işaret etmektedir. Bu vasat; kulun tam bir itminanla Allah’a teslim olduğu zemindir. Her şey belirginleşmiş ve kişi ne yapacağına dair vizyonunu tam olarak bilmektedir.

Nefs-i Radiyye; bu noktada nefs artık razılık makamındadır. Allah’ın kendisi için seçtiği kadere tam bir tevekkülle boyun eğmiştir. Allah’ın mülkünün dışında bir mülkün olmadığı ve hükmünün dışında da bir hükmün olmadığı gerçeğini bizzat tecrübe ile bilerek tam bir teslimiyet abidesi kesilir. Aldığı nefes, verdiği nefes, yaşadığı her an için Allah’tan tam bir razılık içindedir.

Nefs-i Merdiyye; kişi, bu sıfata ulaştığı zaman; tam bir bağlılığın ve boyun eğmenin karşılığı olarak Allah’ın da o kuldan razı olduğu ve işlerini kolaylaştırdığı bir boyut oluşturur. Tıpkı Kur’an’da bildirildiği gibi:

“Ey mutmain nefs, Rabbine radiyye/hoşnut edici ve mardiyye/hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir.” (Fecr, 27-30)

Böylece tatmine ulaşmış nefis, razı olarak razı edilen bir sıfata haiz olarak rabbine dönecektir.

Nefs-i safiyye ise; bu mertebe artık nefsin en üst mertebesidir ve tam bir saflıkla Allah’a kulluğu gerçekleştiren kişiye nispet edilir ve arzusunu Allah’ın gönderdiği emir ve nehiylerle birebir örtüştürerek varlığını sürdürür.

İnsan ve Sınır Kavramlar

Güvenin/imanın artıp eksileceği, doğası gereğidir. Dolayısıyla güvenin zedelenmesi ve artması sebeplere bağlıdır. Bu sebepler, fücur ve takvada saklıdır. O yüzden insanoğlu takvaya sarılarak hayatına yön vermelidir.

(...)

İnsan yoğunlaşmayı sağladığı zaman doğruyu gözlemleyebilir ve doğrunun gereği olan düşünceyi ve ameli gerçekleştirebilme kaabiliyeti kazanır. Fakat insan ‘dikkat dağılması’ yaşadığı zaman aldatılması kolaylaşır ve yoldan çıkışı basit hale gelir.

Kulluğun Anahtarları

İşte mucizevi ilke:

Herhangi bir işe kalkışırken ve yönelirken muhakkak ‘inşallah’ de; çünkü ‘Allah’ın izni ile’ demeden bir işe yönelirsen başaramayabilirsin! Çünkü, bütün işler, sadece Allah’ın emri ve izni ile gerçekleşme gücüne sahiptir.

 İnsan ve Salat/Yönelim-Namaz

Yoğun bir idrakin hayatın anlam dünyasını oluşturarak sağlamlaştıran şeyin kendisi ise peygamberi bir ifadeyle ‘dinin direği olan namaz’dır. Namaz, hayatın sürekli bir denetim altında tutulduğunu ve Allah’a karşı kulluk şuurunun üst seviyede kalmasına sağlayan günlük beş kez yapılması gereken temel bir eylemdir. Kur’an onu; ‘Muhakkak ki, namaz sizi fahşadan, münkerden, isyandan meneder.’ Kur’an, insanın üç temel cephesine gönderme yaparak bu üç cepheden de namazın insanı menedeceğini; yani koruyacağını bize bildirir. Fahşa; insanı alçaltan bütün gayri meşru ilişki biçimlerinin tanımlandığı bir üst betimlemedir. Münker; insanın inkar bataklığını ve nankörlüğünü; yani teşekkür edememe halini belirtir, her türlü yardımın karşılığında bu yardımları görmezden gelme halidir.

İnsan ilişkileri ve İbadetlerle Bağı

Oruç, kişinin kendisini tutmasıdır. Istılahi anlamı; şafakla birlikte başlayan günün güneşin batımından sonraya kadar yiyecek, içecek ve cinsi münasebetten uzak durmaktır. Salat, bir yönelimi ve istikameti belirleyerek sağlamlaştırmaksa; oruç da kişinin kendisini tutmasını, frenlemesini ve fevri hareketlerden uzak durmasını sağlar.

İtikaf; kişinin en az bir yıl boyunca bir kez de olsa kendisine ait bir zaman dilimini oluşturarak kendisini bütün ilişkilerden uzak tutması ve ilişkilerini ve özellikle de Allah ile ilişki

Namaz ve Oruç ile ilişkilerdeki rutinliği yıkan ve yeni arayışlara veya ilişkileri yeniden düzenlemeye başlayan kişi, bunu sosyal ve toplumsal ilişkiler yumağında gerçekleştirir. Böylece insani ilişkilerin rutinliğini yıkarak bu ilişkinin neliği üzerine düşünme imkanı oluşur. Sahip olma duygusu da insanın vazgeçilmez özelliklerindendir.

İnsan ve Sahip Olma Dürtüsü

İnsanın en temel güdüsü sahip olma dürtüsüdür. Sahip olma, beraberinde birçok hastalıklı hali de taşımaktadır. Kıskançlık, bencillik, kibir, görmezden gelme hali olan istiğna vb. bir çok psikolojik hastalığın onmaz taşıyıcısıdır. Kişi bu sahip olma dürtüsünü sağlam ve sağlıklı bir bağa sahip kılmazsa sorunların biribirini takip eder. İşte zekat sahip olunan maldan başkalarına verilen bir hak ve sorumluluktur.

Kurban ise bu olguyu daha derinden ve kişiliğin derinliklerinde meydana gelen dönüşümü şart koşar. Kurban, kişinin kendisine ait kıldığı bir mal varlığını bizzat Allah adına kendi canı karşılığı kesmesidir. Kurban, kişinin kendi iç dünyasında bilfiil yaşayacağı tecrübenin kişide meydana getireceği şuur, idrak ve derinliğin oluşturacağı farkındalığın insana kazandıracağı ahlaki güçlülüktür.

(...)

Zekat ve kurban eylemi, kişinin varlık zinciri ile ilişkisinin nesnelleşmesine katkı sağlarken, psikolojik zeminde bazı hastalıklı/tekebbür, müstağnilik, cimrilik, kıskançlık vb. hallerin iyileştirilmesine imkan tanır.

Salat ve Savm, bedeni ibadetler olarak kabul edilir. Bu ibadetler, bedenin ilahi boyut ile ilişkisinin bedellerini ödemektedir.

Kurban ve zekat ise; mal ile gerçekleştirilen ibadetlerdir. Ve böylece insanın mal ve mülk ile ilişkisinin yapısını düzenler.

Hac ibadeti ise; mal ve bedenen gerçekleştirilen bir ibadettir. Bu ibadet aynı zamanda daha büyük ölçekte bir rutini bozma girişimidir.

Hac; kişinin enfusi ve afaki boyuttaki yürüyüşüdür. Kişinin, bağımlı olduğu bütün bağlardan Allah rızası için kurtulmaya çalışarak Allah’ın evine yaptığı ziyaret olarak tanımlanır.

Bütün bu ibadetler ve kulluk etme biçimi, insanın varoluşunun yegane amacı olan Allah’a dönüşünde yüzünün ak olması ve lütuf içinde merhametle karşılanmasını, azabtan uzak ve nefsinin, şeytanının uzağında durmasını sağlar.

Hazreti Muhammed (sav) buyuruyor ki; “İslam beş temel esas üzerine bina edilmiştir: Kelime-i Şehadet/Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in (sav) onun kulu ve elçisi olduğuna inanmaktır. Salatı ikame etmek/Beş vakit olarak belirlenmiş zamanlarda namaz kılmak. Ramazan ayında savm/bir ay boyunca oruç tutmak. Zekatı verme/belirlenmiş nisabta belirlenen miktarı, belirli zamanda vermek. Hacca gitmek/belirli vakitte imkanların müsait olduğunda en az ömürde birkez veya yılda bir defa Mekke-i Mükerreme/Allah’ın evi olan Kabeyi tavaf/ziyaret etmek.”

İşte bu esaslara uyan kişi, mümin ve müslim adını alarak bedeninin ve mülkünün hapishanesinden kurtularak azad olur. Rutinin yok edici etkisini boşa çıkarır.

Namazı İkame İstikamet Getirir

İnsanlık, istikametine girdaplar ekerek hayatiyetini sürdürme gayreti içinde yaşamını hitama erdirmededir. İstikametin önünde, arkasında, sağında ve solunda oturan şeytan işsiz kalmaktan korkmaktadır.

(...)

Elbetteki her ibadet, kendi içinde bir anlam dünyası taşır ve kişiyi Allah’a ulaştırma konusunda etkin bir özelliği vardır. Ancak her ibadetin kendine has bir sosyal ve psikolojik zemini olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. O yüzden bir ibadet, diğer başka ibadetlerin yerini tutmaz ve dolduramaz. Ancak, hem Peygamber (as) hem de Kur’an, namaz (salat) kavramı üzerinde o kadar çok durmuşlardır ki, tek başına namaz, diğer bütün ibadetlerin boşluğunu doldurabilecek düzeyde işaret edilmiştir. O yüzden namaz, kişiyi fahşa, münker ve bağy’den uzak tutar. O yüzden namaz, sizi başkalarının yaptıklarından beri kılar. O yüzden peygamber (as), insan hangi hal üzere bulunursa bulunsun, hastalıkta, sağlıkta, hazarda, seferde, şer’i yasak hariç bütün zaman ve şartlarda; yani kişi ölüm döşeğinde olsa da ima ile namazı ikame etmekle sorumlu tutmuştur.

Namaz, bu önemini istikamet üzere kılınmasından almaktadır.

Tevhidin Belirleyiciliği

Mümin, tevhidi düşünceyi hayatın bütün aşamalarında ortaya koyma çabasına ortak olandır. Din, kişisel bir tercihle yaşanmasına rağmen birlikte paylaşılarak ortaya konabilen bir yaşamı içerir.

İnsanoğlu, heyecanlı, meraklı, arzulu, aceleci ve sonucu görme üzerine betimlenmiş, çabuk küsen, ağırdan alan, vaz geçen, kaybolan ve kendi içine gömülen bir kişiliğe sahiptir. İnsanoğlunun bu durumu onun ilişkilerinin vazgeçilmez özelliğini belirler.

İnsan, etrafında olan yakın ve uzak ilişkilerden birebir etkilenebilen ve motivasyonunu ona göre belirleyebilen yegane varlıktır.

 Tevhid ise; varlığı, oluşu ve yaşamı kendi bütünlüğü içinde doğru kavrama üzerine bina edilmelidir.

Farklılıklarımız Zenginliklerimizdir…

Tarihsel bir gerçeklik olarak Müslümanların farklı eğilim ve fikirleri savunuyor olması, ayrılığın varlık sebebi kılınamaz!

Her açıklama, kendi bütünlüğü içinde Allah’a yönelişi imliyor ve buna yönelik bir ilgiyi canlı tutuyorsa vazgeçilmez olmalıdır.

(....)

İlahi belirleyicilik altında her varlık kategorisinin ve her insan topluluğunun sahip olacağı dairesel döngünün ortak özellikleri olduğu gibi farklılıklarının olması da mümkündür. Bu uygunluk insana sürekli bir yeni arayışın imkanlarını verecektir. Bu dinamizm, insana yeni olgular ve olaylar karşısında yeni tutumlara izin verecektir.

(....)

Temel Beş ilke

İslam’ın temel belirlenen olarak tanımladığı ortak temel haklar, aynı zamanda ortak insanlık tarihi bağlamında da tecrübe ile belirlenmiş ilkelerdir.

Beş temel insan hakkı olarak kabul edilen ilkeler;

-Mal emniyeti

-Can emniyeti

-Nesil emniyeti

-Akıl emniyeti

-Din emniyetidir

Bu beş temel ilke; insanlığın yaşam kodu olarak belirlendiği zaman ve buna uygun şartları değişime zorlamadığı zaman silm/barış meydana gelir. Toplumsal ve siyasal yaşamın kodları da bu gerçeklik üzerine bina edilmelidir.

Müslümanların kendi aralarındaki ilişkileri bina ettikleri ilkelerin yukarıda dile getirilen ilkeler olduğunu söylemek, fazla iyimserlik olur! Yozlaşmış bir nefsi arzunun betimlediği gücü elde ederek diğer bütün farklı düşünüşleri imha etme isteği fazlasıyla meşrulaştırılmıştır. Gayri meşru bir fiili, meşrulaştırma girişimi olarak bunu gözlemek yeterlidir.

Müslümanların Eksende Olduğu Farklı Topluluklarla Birliktelik Oluşturma

Cephe fikrini ilk ortaya atan ve bunu başarıyla uygulayan Turabi olmuştur. Turabi, Sudan’da yaşayan bir mütefekkir ve alimdir.

Müslümanlar açısından hatta diğerlerini de kapsayacak şekilde sorun şu: şartların dayatması karşısında birlikte hareket ederek işin safiyetini bozma, meselenin zora koşulmasını beraberinde getirmekte ve fesadı ağırlaştırmaktadır.

(...)

Bu gerçeklik üzerinden uluslararası ilişkilerin mantığını kavrayabiliriz. Öncelikle uluslararası gücün belirleyici fonksiyonunu hesaba katarken bizzat gerçeğin ve bu gerçeğin oluşturduğu gücün de farkında olmayı itiyat haline getirmeliyiz.

(...)

Müslüman kişi, Allah’ı razı etmeyi hedefler, bunu gerçekleştirirken kulluk şuuruyla davranmayı ve düşünmeyi amaçlar, insanlığın ortak doğrularını destekler ve her kişinin kendisi olarak yapacaklarından hesaba çekilmesinin adil şartlarını oluşturmaya azami katkıyı sunmak ister.

Vahye Dair

Kur’an ve insan arasında sağlıklı bir zemin oluşmadan bir anlamın ve yorumun oluşması mümkün görünmemektedir. Metni ve yorumlayanı doğru kıstaslarla tanımlayarak doğru sonuca ulaşabiliriz. Öncelikli olarak, ilahi vahyin ontolojik yorumunu yapmak ve bu yorumun sonucu nasıl bir ilişki ve iletişim kurma imkanı elde edebilirizi tartışmak önem arz eder. Burada yapmamız gereken en temel şey; ‘kulak kesilmek’ diye tanımlanan psikolojik duruş, ayrıntıları yakalama fırsatı tanıması açısından da önemli bir durumdur.

(...)

O her gün bir iştedir ayetinden mülhem olarak dinamik bir Allah tasavvuruna ulaşabiliriz. Aslında Kur’an’ın Allah tasavvuru, ‘beyan’la ‘statik değil dinamiktir’.

(...)

Kur’an üzerine düşünürken, vahiy’in ontolojisi üzerine düşünmemek olmazsa olmazlardan olmalı. Dil önemlidir. Dil anlaşılmadan ve yorumlanmadan konuşmanın ve yazmanın anlaşılması mümkün değildir.

(...)

 Soyut bir meseleyi somut bir zemine çekmeye başladığınız zaman sıkıntı başlar. Basit bir anlatımla şöyle düşünebiliriz; kendi duygularımızı ve bireysel tecrübelerimizi, hislerimizi veya yoğunlaşarak yaşadığımız duygusal gerilimlerimizi anlatamamanın ezikliğini yaşarız. Çünkü: istesek de bir türlü kendimizi tam olarak anlatamayız.

Ancak devreye başka şeyler, yani anımsatmaya yarayacak şeyler, mimikler ve jestler sokarak kastımızın anlaşılmasını sağlamaya çalışırız. İnsana hitap eden her şey için bu durum geçerlidir.

(...)

Dili oluşturan unsurlar ve insan ilişkisi üzerine de düşünmek lazım. Sonuçta kendisine ulaşan bütün bildirgeleri okuyan ve ‘okumaya davet’ edilen insandır.

(...)

Eğer insan, okumaya ve anlamaya davet ediliyorsa; insanın okumasını ve anlamasını etkileyen unsurlar da önem arz edecektir.

(...)

‘Kulak kesilmek’ ve ‘basiret’/göz kesilmek üzere olmak... Bu iki durum; psikolojik bir hali ifade etmektedir. Bütün duyargalarınızla size iletilen mesaja odaklanma halini belirtir. ‘kulak kesilmek’ mesajı anlama ve mesajla kendi arana hiç bir şeyin girmemesi için uyanık olmak demektir. ‘Basiret’ hali ise; mesajı algılama düzeyinde farklı mesajları fark ederek seni aldatmalarına izin vermemektir. Bu gerilim halini bir hayata bakış olarak yorumladığınızda aldanma ve aldatılma riski minimum seviyeye düşecektir.

(...)

Kur’an okumalarında bizi etkileyen unsurlar üzerinde düşünmek, anlayışımızın kaynaklarını keşfetmek açısından önemlidir. Samimiyeti bırakmadan anlama, kaynaklarımızı gözden geçirme basiretini gösterebilme cesaretini bulmalıyız. Yoksa! Elde edeceğimiz anlamın ne kadar sahih olduğuna ilişkin sağlıklı bir değerlendirme imkanı yakalayamayız. Anlam arayışı bizim Allah ile olan ilişkimizin temelini oluşturur. Buna gösterilen ihtimam Allah ile olan münasebetimizin kalitesini gösterir.

Kur’an okumalarında bizi hakikate taşıyacak en önemli noktalardan biri de ‘Kur’an’ın ruhu’dur.

 ‘Kur’an’ın ruhu’na sahip olarak Allah, evren ve insan ilişkileri bağlamında hakikate uygun bir yaşam gerçekleştirebileceğimiz gibi, insanlığın içinde bulunduğu bu kaos durumuna çözüm olabilecek fikirler de geliştirebiliriz. “İnsanlık tarihsel anlamda yürüdükçe, insan, kendi tecrübelerine bağlı olarak gelişmektedir”.

(...)

Yeni başlangıçlar ancak Kur’an okumaları üzerine bina edilirse bir gelecek umudu yeşertebilir.

Kur’an, Hayat ve Ortam

Kur’an; hayata, kılavuzluk ve aydınlatma sorumluluğunu yerine getirmesi için, aydınlatılmış kişi tarafından örneklik yapılarak, merhametle insanlara tebliğ edilmesi ve yaşamlarını sorumluluk ve esenlik düzleminde sürdürebilmelerinin imkânı olarak, yaratıcı tarafından gönderilmiştir. “Esfeli safilin” ve “ahseni takvim” arasında gelgit yaşayan insanların, kendilerine ait olmayan fakat müsaitleştirilen bir ortamın cenderesinden kurtulmalarının yegane kurtuluş yolu olarak belirginleşen Kur’an’ın, kendi ortamını ve hayatla bağını kurmasını sağlamanın yollarını bulmak gerekiyor.

(...)

 Kur’an, hayat kendi mecrasında akarken yaptığı müdahalelerle zeminini kuvvetlendirmesi, önündeki maniaları kaldırması, iletişim ve ilişkinin biçimini belirlemesi açısından ehemmiyet arz eder. Ancak kendi başına durduğunda anlamlandırılması zorlaşmaktadır. Bir yaşama müdahale aracı olarak önem kazanmaktadır. Bunu belirginleştiren en önemli etken ise ortamın kendisidir.

(...)

Kur’an’ın anlaşılmasında tarihi verileri veya bağlamı mutlaklaştırarak, o şartların olduğu gibi devam ettiği yanılsamasına takıldığımızda da benzer durumları yaşamış oluruz. Tarihi verileri iki açıdan da ele alan yaklaşımlar, bizi sadece Kur’an atmosferinden uzaklaştırmaktadır.

(...)

Kur’an’ın anlaşılmasında en temel etken, salt Allah’a samimiyetle yönelmenin bilinçle desteklenmesi ve anlamaya açık bir yapı ile anlamaya yönelmektir.

(...)

Kur’an “hitabi” bir kitaptır. Diyalog üzere indirilmiş, olayların üzerine nazil olmuş, düzeltme, değiştirme ve ortadan kaldırma misyonuyla nüfuz ederek olayları belirlemiş, biçimlendirmiş ve yönlendirmiştir. Dolayısıyla canlı, dinamik ve hareketlidir. Muhatabı olan insan da aslında ince düşünüldüğünde aynı özelliklere sahip olduğu meydandadır.

Hayat nedir?

Gerçekten en önemli sorulardan bir tanesidir. Hayatın ne olduğunu tespit etmek çok zor olsa gerek. İşaret taşlarını koyarak yürümeliyiz. Allah’ın bir sıfatı olarak ‘Hayat’ın elbetteki diğer sıfatlar ile bir bağlantısı vardır. Bütün varlıkların kendi serüvenlerini yaşadıkları, kendilerine biçilen ömrü ve rolü yerine getirdikleri, kendilerine verilen hak nispetinde bir katkı sağladığı bir ‘platform’ olarak değerlendirebiliriz.

(...)

Kur’an ve hayat, ortamın oluşumunda aktif bir rol alırlar. Ortamın oluşumunda farklı etkenler olmakla birlikte özellikle Kur’an ve hayat belirleyici konumundadır.

(...)

 İnsanın yoğunlaşması, dikkat kesilmesi, duyargalarını tam kapasite ile faal hale getirmesi, yakaza halini süreklileştirmek üzere kendini uygun hale getirmesi sonucu belirleyiciliğini sorumlulukla kuşanarak duruşunu belirlemelidir.

Tevbe, dua ve istikamet üzere olmak için Kur’an ikliminin bereketinden nasiplenerek kendimizi yeniden inşa etmek ve ‘yol’a revan olmak iradesini gösterebilmeliyiz.

Dünya Halkları İçin Kur’an Ne Anlam İfade Etmelidir?

Evrensel bir mesaja sahip olan Kur’an, dünya halklarının dünya ve ahiret saadetlerini sağlayacak temel ilkelere sahiptir.

İnsanlar, farklı kavim ve renklerde yaratıldıkları ve çeşit çeşit işlerle meşgul olduklarından dolayı doğal bir ayrışma vardır. Bu farklılık çoğu kez tarihte de görüldüğü gibi farklı inanç ve düzen arayışlarına götürmektedir.

Kurtuluş Muştusu

Kur’an, halkların ‘kurtuluş muştusu’dur. O, onları dirilten ve kurtuluşa yönelten psikolojik desteğin kendisi olur, hedef gösterir, yön belirler ve zulme karşı direnişi örgütler. O, bireyin ve toplumun adalet duygularını ayağa kaldırarak onlara teslimiyet ve zillet elbisesini yok etmeye razı eder. O, izzet için ölmeyi zillet içinde yaşamaya yeğ tutar.

Farkındalık Gücü

Kur’an’ın en temel özelliği; kişiye kazandırdığı ‘okuma’ bilinci ve düşünebilme yetisidir. Kur’an, ‘enfüsi ve afaki’ ayetlere göndermeler yaparak insanları kendi iç dünyalarına ve yaşadıkları dünyayı anlamlandırmaya yöneltmektedir.

Tevhid (Tam Bağımsızlık)

Kur’an, varlıkta ve yaşamda bir ‘bütünlük hissi’ oluşturarak çatışma yerine barışı ve uyumu eksene alarak haksızlıkları ve zulümleri gayrimeşru addeder. Tevhid, sadece Allah’ın birlenmesi olarak değerlendirilmez, aynı zamanda bütün varlığın ve hayatın sahibi olan bir varlığa delalet ederek, varlık ve hayat üzerine hüküm koyma yetisini de Allah’a ait kılarak; başka hüküm melcelerinin varlığını redde dayanır.

(...)

Tevhid, gerçek boyutuyla kavranabilme imkanını, inkar üzerine kurgular. ‘Tağutu inkar ve Allah’a iman’ ilkesi üzerine Peygamberi olan Muhammed (sav)e ‘mükezzibin’; ‘dini yalanlayanlara itaat etme’ emri ilahisini ferman eylemiştir.

Meşruiyetin Kaynağı Adalet ve Ahlaktır

Adalet ve ahlak, birey ve halkın meşruiyet sınırlarını çizen özelliğe sahip olduğu gibi kişi ve halkların iç tatminlerine yönelik bir ilginin varlık kazanmasına da neden olacaktır.

Hak, Diğerkamlık ve Fedakarlık

Kur’an, hak mefhumu üzerine önemli bir açılım sağlar. Allah’ın hakkı, meleklerin hakkı, anne-baba hakkı, kul hakkı, komşu hakkı, akraba hakkı, dost hakkı; böylece hayatın bütün aşamalarında ve ilişkilerinde hak mefhumuna dikkat çekerek insanların belli bir dikkat üzere olmasını sağlamaktadır.

Kur’an, toplumsal dinamizmi ve ilişki biçimini diğerkamlık ve fedakarlık üzerine bina ederek toplumun temelini sağlama almıştır.

Son Söz ve Büyük Yalan!

Dünya halkları, bugün yaşadıkları hayattan memnun değiller. Ama hangi yöntemlerle bu hayatlarını değiştirecek iç itminana sahip olacaklarına dair bilgiye nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlar.

(...)

Kur’an, insanları hidayet ve kurtuluşa çağırır. Bu kurtuluş çağrısı, hem dünya, hem de ahiret için geçerlidir. Özgürlük, sorumluluğu kuşanmakta gizlidir. Gerçek özgürlük, tam sorumluluk ve Allah’a tam bağlılıkta yatar…

Vahyin Vücutta Dile Gelmesi

Evrendeki olayların evrenin dili üzere doğru anlaşılabilmesi açısından dualizm (ikilik) kaçınılmazdır. Yeryüzündeki bütün kadim kültürlerin ve inançların yaslandıkları bu dualist yaklaşım neden-sonuç ilişkisini belirleyen temel etkendir.

(...)

Şeytan insanın ötekisidir. ‘Açık düşman’ olarak tanımlanmıştır. Onun akıbetine gönderme yapılarak insan uyarılmaktadır. Bu durum sadece evrendeki dille olayları kavrama için önemli bir etkinliliktir

Güncel nedir?

Güncel; farklı düşünüş biçimlerinin kendini dışa vurduğu karma alandır. Her felsefi ve inanç grubunun etken olmaya çalıştığı toplumsal, siyasal ve kültürel grupların belirleyiciliğini sürdürmek istedikleri davranışların ortak potasıdır güncel.

(...)

İlkelerin sağlıklı bir zemine kavuşması ve güncelden etkilenmemesi için neler yapılabilir? O zaman işi temelden ele almak gerekmektedir.

(...)

Sorunların sağlıklı bir zeminde çözümünü sağlayabilmenin temeli ‘bütün bakış’ı ‘bütün yaklaşım’a dönüştürebilmektir. Bütün bakış; sorunları oluşturan bütün faktörlerin incelikli olarak tanımlanarak bir idrak oluşumunu sağlayan çoğulcu bakışın düzeylerini doğru tanımlayarak işlevselliğini tanımlamaktır.

(...)

Toplumda ‘yürüyen Kur’an’ olabilmenin getireceği psikolojik gerilimi hesaba katmadan böyle sevdalanmaya talip olmak, kendi içinde ciddi sıkıntılara neden olabilir. Önemli olan ‘yürüyen Kur’an’ olabilmeye talip olmaktan çok onu sürdürülebilir bir konumda tutabilme becerisidir.

(...)

Toplumda yürüyen Kur’an olabilmek, bütün zorluğuna rağmen ahlaki duyarlılığı en üst düzeyde temsil etmeye bağlıdır. Düşüncede ve eylemde sürekli bir şekilde ahlaki duyarlılığı üst seviyede tutmaya göstereceğiniz duyarlılık, toplumun vahyin değerleri çerçevesinde dönüşümünü sağlayacak bir imkanı da bahşedecektir. Hale hale yayılacak ahlaki duyarlılık, insanları tek tek sarmalayarak onların dönüşümün anahtarı olacaktır.

(...)

İslami düşüncenin mücessem hale gelebilmesinin şartları, her halükarda İslami düşünceyi ve hassasiyeti bir tavır ve duruş olarak yaşayacak insanların bulunmasına bağlıdır. Yoksa varlığı ile yokluğu arasındaki fark kaybolacaktır.

(...)

Müslüman hayatın merkezine kurulmalıdır. Eksende kendisi ve bütün olaylara karşı basireti öne alan bir yaklaşımı temel almalıdır.

(...)

Toplumda yürüyen Kur’an olabilmek, ancak ahlakın görünür alanda mücessem hale gelerek gerçekleştirilebilir. Bunu sağlayan Müslüman insan, kendisine yüklenmiş tarihsel misyonunu yerine getirmiş sayılacaktır. Toplumsal dönüşüm ve değişim ancak yürüyen Kur’an olan Müslümanların toplumsal hayatta daha fazla yer almalarına bağlıdır…

Kişiliğin Ahlaki Duruş Ontolojisi

Varoluşun bize kazandırdığı davranışlarımızın; doğaya, insana ve Allah’a dair hassasiyetlerimize ve hususiyetlerimize belli bir amaç çerçevesinde, sorumluluk duygusuyla yön verme, anlam kazandırma ve düşüncenin kişilikle buluşması, organize etmesi ve etkin belirleyici olmasıdır ahlak. Ahlak, insan olmanın anlamla ilişkili bir yaşam sürmesinin garantörüdür. İnsan olmaktan uzaklaşmanın yeter şartı olarak, ahlaki düşüklüğün başlamasıdır.

Ahlak; kişiliğimizi tezahür ettiren ve ‘ben’ olabilmeyi sağlayan, insan, doğa ve Allah ile ilişkimizi niteleyen bir tutum ve davranış biçemidir.

Bir ahlaki tutumu diğerlerinden ayıran en temel özellik, bağlılıktır.

(...)

Parçalanmış bir kişilikten bütün bir kişiliğe ulaşmak, özgür, tercih edebilen, irade ortaya koyabilen, haklarından vazgeçebilme imkânına sahip, insanı kurtaran ama insanları değil insanlığı kurtaran bir kişilik. Böyle bir kişiliğin oluşabilmesi için de bir düşüncenin meydana gelmesi gerekecektir.

(...)

Kur’an’ın çokça bahsettiği bir konu, namaz. Konuyu, Kur’an’da araştırmaya başladığımızda, konunun daha çok anlamı ve işlevselliği, amacı ve oluşturması beklenen bilinç düzeyi açısından ele alınmaktadır. Konunun nasıl olacağı kaç rekat olacağı vs. gibi fıkhi boyutu daha az anlatılmaktadır.

(...)

Ahlaki tutumların dayanakları arasında değerlendirilen doğa ahlak yasası Avrupa ahlak anlayışının en önemli temelini oluşturmaktadır.

(...)

Düşünce, kendisini bir ahlaki tutuma yöneltirken belirli ilkelere gönderme yapar. İslam düşüncesinin bu bağlamda üç temel ilke tespit ettiğini düşünüyorum.

‘Mekân’, ‘zaman’ ve ‘dönüş’ diye tanımladığım bu kavramların birer ilke olarak nasıl işlev gördüğünü ifadelendirmeliyim.

‘Dönüş’, kendini “Biz ancak Allah’a aidiz ve ancak ona döneceğiz” vb. ayetlerde ifadesini bulur.

(...)

‘Mekân’; insanın hayatını idame ettirdiği ve ‘dönüş’ için bir süreliğine kaldığı yer olarak tanımlamak işlevini küçümsemek olarak değerlendirilmemelidir

(...)

‘Zaman’, ‘mekân’ da ‘dönüş’ için belirli bir süre yaşamanın ve bu yaşam süresi içinde karşı karşıya kalacağı ‘imtihan’ın adıdır. Dünyada kaldığımız süre içinde bu imtihan bilinci önümüzü aydınlatan bir ışık görevi görecektir. ‘Zaman’ hızla akmaktadır. Hızına ulaşmak mümkün görünmemektedir. Hz. Ali’nin “Zaman iki ucu keskin bir kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser” sözü konunun ne kadar ehemmiyetli olduğunun altını çizmektedir. Burada elimizdeki en önemli silah, tevbe; yaptıklarından pişman olup af dileme ve yeni bir başlangıç yapabilme imkânıdır. İnsanın korunma silahı olarak dua, tevbe ve istiğfar sürekli, yeni ve kalıcı davranışlar imkânı olarak vardır.

(...)

“Dönüş, mekân ve zaman” ilkelerini doğru algıladığımızda ‘yakaza’ durumu kendiliğinden oluşacaktır. Bilgi, bilinç ve tecrübe bize bu ilkelere uygun bir düşünce inşâ ederek sağlıklı bir ahlaki yapıya ulaşacağımızı ifade ediyor.

(...)

Hepimizin kafasını kurcalayan temel soru ve sorunlardan bir tanesi, yoğun İslami çalışmalara rağmen, insanların tutkuyla İslam’a yönelmelerine şahit olmamıza rağmen, niye örnek olacak bir Müslüman prototip oluşmadığıdır? Başkalarının İslam’ı yaşamalarını bu kadar dert eden insanlar, niye kendi Müslümanlıklarını dert edinmiyorlar? Samimiyetlerinden hiç kimsenin asla şüphe duymadığı bir düzlemde, bu ahlaki düşüklüğün nedeni nedir? Dik durulması gereken yerde, eğik durmayı nasıl becerdiğimizin anlaşılması gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz ahvali beğenenlere sözümüz yoktur, ama beğenmeyenlerin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirme diye bir kaygısının olduğunun emaresine rastlanmamaktadır. “Eğer amaç insanı ve insanlığı kurtarmaksa, kişinin kendine dönüp, kendisini sigaya çekmesi gerekecektir.” Kendini kurtarmak için herhangi bir çabaya zemin oluşturmayan insanın ahlaktan bahsetmesi sadece bir komiklik örneği olarak hafızalarda kalacaktır. “İnsan, insanlığın potansiyel gücünü içinde taşıdığından dolayı insanı kurtarmak insanlığı kurtarmaktır” diyoruz.

İnsanlar söz konusu olduğundan dolayı bir parçalanma ve tüm insanların kurtarılması söz konusu olamayacağından, ancak insanı ve dolayısıyla insanlık kurtulduğu zaman, insanlar kendini kurtarmak için bir imkân elde etmektedirler. Demek ki bir tek insanın kurtarılması çok önemli olmaktadır. Hâlâ anlamakta zorlananlara sadece Hz. İbrahim (as) örneğini hatırlatmakla yetineceğim.

 “Dik duruş”, insanlığı kurtarmak gibi bir derdi olanlarla ilişkili bir ahlaki duruş örneğidir. Olayların ve olguların etkisine rağmen kendini muhafaza ederek tersine bir durum olarak olayları ve olguları etkileyen ve belirleme imkânını elinde tutan bir tavırdır. Ahlaki bir kişiliğin en temel vasfı bir duruş sahibi olmaktır. Bu duruşa farklı isimler konulabilir, ancak işlevselliği açısından bir değişiklik olmamaktadır. Dik duruş, bir eğilip-bükülmeyi ortadan kaldıran ahlaki durumdur. Erdemi her şeyin önüne koyarak kendinden vazgeçme olayıdır. Ahlaki ilkeleri kişiliğinin temel zemini yapan insan, diğer insanların kurtuluşu için bir imkân olarak tarihe geçmektedir. Resul ve onun takipçi alimlerinin tarihe düştükleri not böyle değerlendirilmelidir. Böylece insan, insanlık ve insanlar arasındaki ayrım netleşmiş olmaktadır.

(...)

Mal/mülk, makam/mevki, başarı/başarısızlık, geçmiş/gelecek, tembellik/çalışkanlık vs. gibi ahlaki duruşa kaynaklık edecek kavramların doğru zeminde ve doğru bir anlam ile anlaşılmalıdır. Çağdaş yozlaşmalara karşı, çağdaşlığın birey diyen sesine rağmen inadına insan üzerinde durulmalıdır. “Alimin ölümü, âlemin ölümüdür” peygamber sözünü doğru kavradığımızda ne yapmamız gerekir konusunda zihinler açık bir görüşe sahip olacaktır.

Türkiye’de mevcut Müslümanların hali-pür melallerini doğru analiz ederek sorunun kaynağı konusunda doğru bir fikre sahip olunmalıdır. Müslümanların içinde yetişerek farklı çizgilere kayan insanların yozlaşmalarını bir şekilde yorumlamalıyız. Reddettiğimiz dünyanın süreç içinde pratik nedenlerle bizi kuşatmasına zemin oluşturan nedenleri doğru anlamayı ve doğru çözüm üretebilmeyi üstlenmeliyiz. Bu topraklarda Müslüman kimliğinin/kişiliğinin kalıcı olarak durmasını arzuluyor ve gereğinin yapılmasını istiyorsak sorumluluğumuzu kuşanmamızın vakti geldi hatta geçmektedir. Birinci temel görevimiz, “doğru bir ahlaki yapıyı, doğru bir düşünceyi ve bunları sağlayacak bir dünya görüşüne sahip olmayı” hedef olarak belirlemeliyiz. Suçun kaynağını dışarıda aramaktansa doğru olanın suçu kendimizde aramak olduğunun farkında olmak, ilk adım olarak kayda geçilmelidir. Başkalarına yöneltilen her suçlama sadece suçun ortada kalmasına yaramaktadır.

Söz ve tavır, hâlâ kendisine saygısı olan kişilikleri beklemektedir.

Salih ve Sahih Düşüncenin ve Amelin Aynasında

Bireysel ve toplumsal hastalıkların ortaya konulmasında bir sıkıntı bulunmaz! Ancak bu hastalıkların çözüm önerileri ile karşı karşıya kaldığımız zaman sorunlar yumağı ile karşılaşırız. Dolayısı ile çözüm önerileri konusunda ortak bir zemin bulmak biraz zorlaşmaktadır. Farklı düşünüş biçimleri farklı çözüm önerilerine kaynaklık edebilir. Bu noktayı unutmadan düşüncelerimizi ilerletmeliyiz.

(...)

Çözümün bağlı olacağı düşünce zemini üzerine birkaç noktayı açığa çıkarmak elzem hale gelmektedir. Düşüncenin kendi doğası üzerine bir belirlenime sahip olmadan bu alanda söylenebilecek sözlerin kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Düşüncenin doğası, farklılığı düzeylerin farklılığına bağlamaktadır. Bir düşünce, kendi doğası gereği bir başka düşünceden farklı olacaktır.

(...)

Ben öznel düşüncenin de nesnel bir boyutu olduğunu düşünenlerdenim. Ortak zemin dediğimiz vasatta bu nesnel boyutta yatmaktadır. Burada İslami çözüm söz konusu olduğunda da çok ciddi bir farklılık olmayacaktır.

(...)

Bir Müslüman’ın nesnel zeminde dört kategoride diğer Müslümanlarla buluşması bir sorumluluktur.

Birincisi, ümmetin tümünü bağlayan inanç ve amel ilkeleri… Eskiler buna; “Sübutu kat’i ve delaleti kat’i” ilkeler derlerdi.

İkincisi, bir ana akımın içerisinde yer almak… Örneğin; ehli rey ve ehli eser diye de tanımlanan genel akımlar içinde yer almak gibi... Bu grupta olanlar, kendi aralarında bir takım farklılıklar içerip yöntem değişikliği taşımakla birlikte genel kaidelerde ortak zemine sahiptirler.

Üçüncüsü, Hanefi mezhebi, Şafii mezhebi gibi belli bir metodolojik bakışla dini yorumlama biçimine tabi olmak... Bu mezhepler de kendi içlerinde farklılığı meşru gördükleri halde ortak noktalar taşırlar.

Dördüncüsü, ferdin tamamen öznel zeminine ait olan boyutta da yine ortak noktalar olduğu ve bu ortak noktalar ancak, farklı bireylerde de olsa tecrübelerin ortak nesnel zemininde bulunmaktadır.

(...)

Ortak iyinin hâkim kılındığı, ortak vicdanın öne çıktığı zeminlerde ortak çözüm arayışlarının başarısından söz açılabilir. Bunun için yukarıdaki dörtlü kategori bizim için önemli açılımlar sağlayacaktır.

(...)

Çözümü çözümsüzlükten kurtararak kaygılarımızı hayatımızın nirengi noktası haline getirmeden doğruluğu, adaleti, erdemi, onuru, ahlakı, feragati, fedakârlığı öne çıkararak daha yaşanılır bir toplum, daha yaşanılır bir ülke, daha yaşanılır bir bölge ve daha yaşanılır bir dünya kurabiliriz. Umutlarımızı büyütelim korkularımızı küçültelim ve insan olarak bu dünyanın vazgeçilmez varlığı olduğumuzu, bu dünyanın daha yaşanılır bir dünya olması ve olmaması ile bire bir sorumlu olduğumuzu hatırdan çıkarmadan bir yaşam tarzı geliştirerek sorunlarımızın çözümlenmesini garanti altına alabiliriz.

Varoluşun Anlamı; İstikamet

İnsanlığın yeryüzü serüvenin başlaması ile birlikte bir istikamet sorunu ile karşılaştığını biliyoruz. Habil’in Kabil tarafından öldürülmesi ile birlikte bu sorun ayyuka çıkmıştır. Bu istikamet sorunu, şiddetlenerek devam ederken Allah (cc) bir Resul göndererek istikamet sorununa müdahale etmiştir. Fakat son peygamber Hazreti Muhammed (sav) gönderildikten sonra ilahi müdahale neticelenmiştir. Kur’an-ı Kerimde de belirtildiği üzere ‘Üzerinizdeki ni’metimi tamamladım ve size dininizi kemale erdirdim.’, ‘Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.’ Doğru yol ve eğri yol birbirinden ayrılmıştır. İstikamet üzere olma insanların vicdanlarına tevdi edilmiş ve bu ağır sorumluluk insanlığın omuzlarına yüklenmiştir. İnsanların mazeret olarak dile getirebilecekleri bir şey kalmamıştır.

(...)

Müslümanların istikamet için gösterdikleri çabaları dikkate aldığımızda gereken ehemmiyetin verilmediğini tespit etmek zor olmamaktadır. Müslümanların yönelimlerini istikamet olarak tanımlamalarından meydana gelen istikamet bulanıklığı ve aldanma psikolojisi, sorunu sadece katmerleştirmektedir. İşin kötüsü bu durumdan şikayet etmenin kıymeti harbiyesini tartışmak ayrı bir soruna işaret etmektedir.

(...)

Müstekbir güçlerin eline verilen kozların özelliklerine bakıldığında, görüleceği odur ki, tali unsurların dinin temelleri haline getirilmesinden kaynaklanan ümmetin genel gövdesinden kopuk unsurların eylemlerinde yatmaktadır. En basit örneği şudur: Din, barışı önceler. Bunun için sadece bu dinin taşıdığı isme bakmak yeterlidir.

(...)

İslam düşüncesinin kendi iç sorunu olarak yorumlayabileceğimiz bu durumu; İslam düşüncesi üzerine yapılacak derinlikli çalışmalarla vuzuha kavuşturulması ve en önemlisi de böyle bir sorunun mevcudiyetini kabullenmekten geçmektedir ki müstekbir güçlerin İslam dünyası ve düşüncesi üzerine yapabilecekleri oyunları bozabilme imkanını elde edelim.

(...)

Her düşünce bir hedefe sahiptir. Ve bu hedefe yönelirken temel ve yan unsurları içinde barındırır. Temel hedefe yöneliminde yan unsurların destek ve muvafakatiyetini alır.

(...)

İtidal; denge ve adalet terazisini sürekli dinamik ve dingin tutmadır. Furuat’ı asli olanla karıştırmayacak zihni duruşu sağlayacak olan itidal, aynı zamanda asli unsurların kendi müstakar hallerini korumakla neticelenir. Daha sağlıklı düşünmenin yöntemi itidalde gizlidir. Tahriklere kapılmadan, heyecana gelmeden, serinkanlılıkla meseleleri konuşmanın ve değerlendirmenin teminatıdır.

İtidal: Fert ve toplum hayatının bütününde vasat bir yol tutarak tüm aşırılıklardan kaçınmaktır. Çünkü, varlıklar değerlerini Rahman’dan alırlar. Hiçbir varlık değeri açısından, bir diğeri adına yok sayılamaz, küçümsenemez. Düşünce ve eylemlerinde takvayı esas alarak; nefsani arzulara kapılmadan sıhhat, ahenk ve süreklilik üzere tutarlı/dengeli olmaktır.

(...)

İstikamet Allah’a yönelmenin adıdır. Bu yönelme yine Allah tarafından kullarına gönderilen emir ve yasakların tümüne riayetten geçmektedir. Ve asla samimiyetten uzaklaşmamaktır. Samimiyet istikamet üzere kalmanın temel niteliğidir.

Adalet Mülkün Temelidir

İslam düşüncesi bağlamında yozlaşma; nefsi tutkuların esiri haline gelmede yatmaktadır. Ötekileştirilmiş şeytan, soyut bir kavramsal düzeneğe sahiptir. Şeytan, apaçık düşman olarak tanımlanmaktadır.

(...)

Adalet, “ahlaki olanın varlığının teminatı”dır. Bir ahlak savunusu inşa edenlerin adalet üzere bir bireysel ve toplumsal yaşamın imkanlarını oluşturmaları gereklidir. Ahlak ve adalet birbirini besleyen en önemli kavramsal dünyalara sahiptirler. Ayrıca adalet üzere bir yaşam özgür bir eylemin ahlaki teminatı olabilir.

(...)

Adalet; olgusal düzlemde, bir şeyin kendi doğasına uygun, psikolojik, sosyolojik ve siyasal bağlamı içinde özgün ve uyumlu duruşunu ifade etmedir. Bunu gerçekleştirirken de hikmetle davranmayı zorunlu kılmasıdır. Adalet, hak üzere, farklılık gözetmeden estetik boyutu itibarıyla da güzelliği, iyiliği bağrında taşıyan hareketler toplamı olmasıdır.

Adalet, “ontolojik olarak varoluşsal bir gerçeklik”tir. Varoluşun bütün aşamalarında adalet üzere bir hareketin olması, varoluşun insan düzleminde de sür-git devamı konusundaki yeterliliği sağlayan mekanizmayı da işaret eden adalettir.

(...)

Bu durumda İslam düşüncesinin rasyonalist/modernist kanalının adalet mefhumunu eşitlik mefhumuna indirgeyerek yorumlamasının kaynağını da tespit etmiş oluyoruz. Bu şu demek değil! Elbette ki eşit davranış adalet mefhumu içinde önemli ve vazgeçilmez olmasıyla birlikte bütünüyle onunla hitama ermez!

(...)

Dolayısıyla eşitlik kavramını adalet kavramını kapsar bir hale getirmenin yanlışlığı ortaya çıkıyor. Zaten İslam coğrafyasının yaşadığı bu kafa karışıklığı ve batılılaşmış kadroların siyaseti ve kültürü ellerinde bulundurmanın faturasını ağır ödemektedir. Buna teşne olarak meşrulaştırılacağını umanların sağladığı zararı ise burada kelimelerle ifade etmenin zorluğu ayrı bir olgudur.

Burada Türkiye’de meydana gelen zulüm ve bu zulmün halk üzerinde oluşturduğu tahribat, halkın yaşadığı sıkıntıların büyük bir kısmının bu kavrama biçiminin sağladığı vasatta yönetici elit açısından bir meşruiyet zemini oluşturmasına ve adaletsizliği adalet olarak sunmalarına neden olmuştur. Adalet kavramının sağlayacağı aydınlıkla birlikte iktidar elitlerinin yaptığı haksızlıkların ve zulümlerin yeniden tanımlanması, ahlaki kriterler haline getirilmeli ki; siyaset tabakası sahip olduğu gücü kendi isteği üzere kullanma hakkına sahip olmasın.

(...)

Aydınların ve muhalefet yapan siyasetçilerin tepkileri ise ahlaki zemini muhafazaya yönelik olmaktan çok, yarın iktidara geldiğinde eleştiriye tabi kıldığı olgunun muhatabı olmayı yeğliyor. Mesele ahlaki zemin değil, gücü kimin kullanacağına yönelik kavgadır. Bu durum, iktidar aygıtının farklı kompartımanları için de geçerlidir. Sivil ve askeri bürokrasideki çatışmanın özünü de bu oluşturuyor. Dolayısıyla buradan hakkın ortaya çıkması ve adaletin ikame edilmesi mümkün olamıyor.

(...)

Batılı veya batı dışı aydınların sahip oldukları felsefi bakış ve ahlaki duruş, insan hakları bağlamında dile getirilen ve batı düşüncesinin tepe noktasını gösteren bu göstergelerden kaynaklanan sorunlara yaptığı eleştiriler bunu göstermektedir.

(...)

Batı dünyası, bir gürültü ve kirlilik çağı oluşturuyor. Bu gürültü ve kirlilik ise gerçekliğin/hakikatin üzerini örtüyor. Bu gürültü ve kirlilik nedir sorusunu açımlayabiliriz. Görsel ve yazılı medya ile kültürel kompartımanların tümü bu gürültü ve kirliliğin dayanağı haline geliyor.

(...)

Düşünce, gerçeği arayış yerine dünyevi mutluluğu yakalama adınadır. Bütün bu karmaşa ve kaos ortamı, bir gerçekliği, doğruyu, hakikati gizlemeye yarıyor.

(...)

Dolayısıyla bir çıkış arayışı ancak bu yaşanan tarihsel ve toplumsal sürecin oluşturduğu kirliliğin farkına varmak ve buradan çıkışı sağlayacak düşünsel ilkelerin oluşturulması ve oluşturulmuş ilkelerle bir ahlakı inşa etmeye bağlıdır. Bunu sağlayacak zihni vasat ise; yaşadığı bu tarihi tecrübeyi derinden kavrayarak buna yönelik düşünsel çözümlemesini yapacak uyanıklığı gösterebilmekte yatmaktadır.

Sonuç:

Kaygısı olmayanın imanının somut bir göstergesinin bulunamayacağı, somut bir göstergeye sahip olmayan imanın içi boşalmış kütük örneğindeki gibi sorunlu olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir. İmanın olmazsa olmazı olan cesaret ve şüphenin imana katacağı derinlik ve güç ayrıca düşünmeyi hakkediyor.

İman güvene dayalı bir psikolojiyi inşa ederek dilini sembolleştirir.

(...)

Yaşadığımız dünya, ruhunu kaybetmiştir. Vicdanı olan bütün ilim adamları ve felsefeciler çağdaş dünyanın ruhsuz olduğunu söylüyorlar. Bu ruhsuzluğun batıda Tanrı’nın ölümünün ilanı ile ilişkisi düşünülmelidir. O yüzden bir batılı aydın olan Michel Foucault İran İslam devrimi için ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ tanımlamasını yapmıştır.

(...)

Yabancılaşmanın yadsınamaz gerçekliği karşısında fıtrata yönelmenin kaçınılmaz olması elzemdir. Fıtrata dönüşü hangi Saiklerle ve neye dayanarak gerçekleştirmemiz gerektiğini tartışmalıyız ve bizim belirleyici özelliklerimizi konuşmalıyız.

(...)

Fıtratın yapı bozumuna uğradığı kabul edilen bir gerçekliktir. Fıtratın yozlaşması beraberinde yabancılaşmayı getirmektedir. İşte kulluk, bizi fıtrata taşıyarak imanın engin denizinden beslenen bir ruhla yabancılaşmayı durdurur ve imanın doğasına tutunmaya imkan tanır.

Kulluk bir istikamet üzere olmayı betimler.

İstikamet, yönü sağlam ve fıtratına sahip çıkan bir yaşam tarzı ile tutturulabilir. Yönsüzlük girdabında kaybolmuş insanlığın yönünü bulabilmesinin teminatı olarak İslam namazı işaret etmiştir. Günde beş kez kılınan namaz bize sürekli istikameti hatırlatmaktadır. İman mümin olmayı içerir. Mümin fıtratına kulluk ile koruyarak namazla istikametini belirler.

(...)

Tevhid, varoluşsal anların titreşimlerinde ilahi sıfatları yaşamın temel kodlarında kavramaya çalışmaktır. Allah’ın birliği temelinde hayatın kuşatıcılığında birliğin ilahi zeminini algı düzeyinde kavrayarak kişinin sahip olacağı bilgiye gönderme yapmalıyız. Tevhid, dünya, ahiret, emirler ve yasaklarla ilişkisini doğru kavramalıyız. Hayatın bütün renklerinde, siyasi, kültürel, sosyal, psikolojik zeminlerin tümünde tevhidi boyutu aramalıyız.

(...)

Vahiy, insanın kulluk edimlerini nasıl ve niçin yapacağının bilgisini içerir. Ancak vahiy üzerine İslam tarihi bağlamında sürekli yeni bakışlar geliştirilme çabaları sürdürülerek yeni yorumların imkanı araştırılmıştır. Fakat bu yeni arayışlar, müminler arasında bir bütünlüğe işaret etmediği için bazen ayrışmaların nedeni haline gelmiştir. O zaman müminlerin üzerinde ittifak edebilecekleri bir vasatı yakalamaları şarttır. Bu vasat, klasik İslami ilimlerin sonuçlarını hesaba katan ve güncel yaşamın işaret edeceği hayatı dikkate alarak itidal çizgisini oluşturmada yatmaktadır. Çağdaş İslami düşüncede vahiy üzerine çokça okumalar yapılmıştır. Bu çağdaş İslami düşüncenin farklılaşmasına; yani modernist, gelenekçi, selefi, fıkhi okumalar yaparak ayrışmasına neden oluyor.

(...)

Her düşünce ekolundan doğru boyutu alınabilir. Bunun içinde sağlam ve sahih bir İslami düşüncenin sahibi olmak gerekir.

(...)

Kur’an, insanlığın kurtuluş rehberidir.  Yönsüzlük bataklığını kurutacak dünya görüşü Kur’an’a dayalı olma zorunluluğundadır. Halklar, zalim yöneticiler karşısında bir dayanak arayışındadır.

(...)

Kur’an ilahi hitap olan vahiydir. Vahiy, varlığın eli, kolu, dili, ayağı, aklı ve kalbi olmalıdır. Kişi, vahiyle bütünleşmiş bir hayatı fıtratın kendisi haline dönüştürmelidir. Müminlerin annesi Aişe (ra)ın ifadesi ile ‘Yürüyen Kur’an’ olma çabasında Resulü örnek edinmeli insan! Kişi, İman ettiği ilmi amele dönüştürerek öncelikli olarak kendisi uymalıdır ki düşüncesi başkalarına örneklik edebilsin. Burada teslimiyetin ve bağlılığın ontolojik zemini öne çıkar.

Varlık kazanmayan bir düşünce hayatta karşılık bulamaz!

(...)

Adalet mülkün temelidir. Adalet, hikmetin mücessemlik kazanmasıdır. Hikmet, eşyayı adil bir konuma getirmektir. İlişkileri adalet çizgisinde buluşturmaktır. Varlık adalet ile kaim olabilir. O yüzden atalar, ‘zulümle abad olunmaz’ derler. Her halükarda adalet, insanın Allah’ın huzuruna açık alınla çıkma gücüdür…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Çok okunan haberler
Çok okunan yazılar