A. Cemaat Nedir?
Cemaat sözlükte toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem‘ mastarından türeyen Arapça bir isim olup “insan topluluğu”,1 “bir şeyi başkasına katmak, eklemek”2, “çok sayıdaki insan topluluğu… belli bir maksat etrafında toplanmış bir insan topluluğu”3 anlamına gelir.4
N. el-Akl, “Sünnet ve Cemaat Kavramı” adlı eserinde şer‘î bir terim olarak cemaat kavramının anlamlarını yedi şıkta toplayıp bu anlamların gerekçelerini de kısaca açıkladıktan sonra5 vardığı sonucu şu sözleriyle tamamlamaktadır:
“Şer‘î nasların bütününden, imam ve ilim adamlarının aktarılan sözlerinden çıkartılan “cemaat”in şer‘î kavramı, birbirine yakın anlamlar etrafında dönüp dolaşmaktadır…
Cemaat; sünnet etrafında toplanıp onu ittifakla kabul eden, hakkın etrafında ve imamların yanında toplanan kimselerdir.”6
Sosyolojik bir terim olarak cemaat; “cemaatin üyelerinin ortaklaşa paylaştıkları bir şeye -genellikle bir kimlik duygusuna7dayanarak özel olarak oluşturulmuş bir toplumsal ilişkiler bütünüdür.”8
Konumuz gereği “cemaat” terimini daha yakından tanımamız gerektiği açıktır. Bu sebeple aşağıdaki bazı hususlara sınırlı bir şekilde de olsa değinmek gerekir.
İslâmî bir terim olarak cemaatin çeşitli ve farklı anlamları bulunduğuna göre bu farklı anlamları mümkün olduğunca özlü ifadelerle sınırlayıp kaydetmeliyiz. Daha ayrıntılı bilgi ve bu farklı anlamların ortaya çıkışının bazı dayanaklarını, sebep ve gerekçelerini görmek için de bazı kaynaklara atıfta bulunmakla yetineceğiz.
Bu hususta sebep ve dayanaklarıyla güzel açıklamalarda bulunanlar arasında İmam Şâtıbî'nin değerlendirmeleri -kendi dönemi ve şartları açısından olduğu kadar İslâm ümmetinin günümüzdeki şartları açsından daönemsenecek değerdedir. Şâtıbî, “kurtuluşa eren fırka/fırka-i nâciye” hakkındaki hadis9 münasebetiyle açıklamalarda bulunurken bu ve benzeri hadislerde geçen “cemaat”in10 mahiyeti hakkındaki görüşleri şöylece özetlemektedir:
1. Müslümanların en büyük topluluğu (es-sevâdu'l-a‘zam),
2. Müctehid ve önder âlimler topluluğu,
3. Özellikle ashâb-ı kiram topluluğu,
4. Bir hususta söz birliğine varmaları hâlinde diğer din ve çeşitli kanaat sahiplerinin kendilerine uyması gerekenMüslümanların tamamı,
5. Aralarından birisini başlarına yönetici olarak getirmek üzere ittifak eden Müslümanlar.11
Bu alanda çeşitli başlıklar altında çalışma yapan çağdaş bazı âlim ve araştırmacılar; cemaatin terim anlamıyla ilgili Şatıbî'nin bu açıklamalarına ek bazı açıklamalar getirmiş ve bunlara daha başka şıklar da eklemişlerdir.12
Fıkhî bir terim olarak cemaatin “namazı imam ile birlikte kılan topluluk”u ifade etmek için kullanıldığını hatırlatmak yararlı olacaktır. Çünkü bu bile, -İslâmî anlam ve çerçevesi ilecemaatin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu ortaya koyabilmek için başlı başına yeterli bir gösterge olabilir.
Âdem (as)'in risâletini istisnâ ederekrahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Allah tarafından seçilen rasûlün risâletini tebliğ etmesi risâletin temel şartıdır. Rasûlün risâletini tebliğ etmeye başlaması ile birlikte muhatap alınan toplumdan bir süre sonra bu yeni çağrıya uyarak inanç, ahlâk, değer, hayata bakış ve yaklaşımları itibari ile farklı birçok kişinin ortaya çıktığı da tarihî bir gerçektir. Bu farklı topluluğun ortaya çıkışı risâletten risâlete değişik şartlarda ve farklı etki ve boyutlarda -çoğunluk, azlık ve nitelik bakımındanortaya çıkmış olabilir.
İşte bu noktada “cemaat” ile ilgili olarak yapılan tariflerden ve tarihsel vâkıalardan hareketle şunu söylemek imkânımız vardır:
Risâletin başlangıç teşkil ettiği inanç, ahlâk ve değerleri ile hayata ve kâinâta bakış açıları, inançları itibari ile farklılık arz eden bu topluluk; elbette teorik boyutta farklı olmakla kalmayarak, bu farklılığın amelî hayata -en az itikadî ve fikrî alanda olduğu kadarbirçok yansımalarının olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Hatta olmaması düşünülemez. Çünkü aslında rasûllerin risâletleri neticesinde ortaya çıkan bu cemaatlerin bütün gaye ve maksatları, varoluş sebepleri sadece kendilerinin içinde yaşadıkları toplumdan ayrı ve farklı olmakla gerçekleşmiş olmaz, istedikleri hedefi ve sonucu almak için bu kadarıyla yetinmeleri mümkün değildir. Aksine onlar inançlarını ve değerlerini diğer insanlara ulaştırmak suretiyle kendileri gibi inanan ve hareket edenler topluluğunun artması için özel çaba ve gayret harcamışlardır.
Egemen sistem (câhiliyye); ilk zamanlarda çeşitli süreçleriyle farklılık gösterebilmekle birlikte cemaatin varlığına tepki göstermemiş, onu önemsememiş olabilir. Ancak cemaatin varlığını hissettirmeye başlaması ve farklılıklarını gittikçe yaygınlaştırmasıyla egemen ve kurulu sistemlerine zararlı olmaya başladıklarını görüp kabul eden egemen sistemler onlarla ciddi bir mücadeleye girişmişlerdir.
Gerek rasûllerin kıssaları, gerekse geçmiş ümmetlere ait bu bağlamda Rasûllulah (sav) Efendimizin hadis-i şeriflerinde bize aktardığı olayların ifade ettiği öz şudur: İçinde doğduğu toplumun dokusuna, inanç ve değerlerine muhalif olan yeni müminler yada cemaat, hiçbir zaman toplumsal barış ve huzuru hedef alarak ilk bozgunculuk yapanlar ve huzursuzluk çıkartanlar olmamıştır.
Toplumun inançlarına, ahlâk ve değerlerine eleştiriler yöneltenler ve bunlara itiraz edenler onlar olmakla birlikte, istediklerini veya inandıklarını kendilerinin dışındakilere fizikî bir baskı uygulayarak, cebrederek, zorlayarak kabul ettirme yolunu asla seçmemişlerdir.
Aksine izledikleri yol, türlü eziyet ve sıkıntılara katlanmak pahasına bile olsa İslâmî bir terim olarak “tebliğ”in boyutlarını hiçbir zaman aşmamıştır.
Fakat -dediğimiz gibiiçinde bulundukları egemen sistemlerin, kendilerine bu yeni oluşumu tehlikeli görmeye başladıkları andan itibaren ellerinden gelen her türlü baskıyı uyguladıkları bilinen bir husustur. Bu açıdan Kur’ân-ı Kerim'deki nebi kıssalarında, risâlet kıssalarında oldukça zengin bir bilgi ve malzeme vardır.
İşaret ettiğimiz gibi İslâm davası Rasûlullah (sav) tarafından ilk olarak Mekkelilere duyurulduğu zaman bu süreç rasûl olarak önce onun için, ikinci olarak da bu davaya davet dolayısıyla etrafında toplanan yeni cemaat için geçerli bir “sünnet” olarak vakıada etkilerini gösterdi. Bu davetin başı sıfatı ile Allah Rasûlü de ona tabi olanlar da belli bir dönemden itibaren -sîrette bilinençeşitli tepkiler ile karşılaştılar.

Ciddiyetten uzak itirazlar, küçümseyici, alay edici karşılıklar ve tepkiler gördüler; süreç içerisinde işkencelere, zulümlere, baskılara maruz kaldılar ve hatta sonunda hicret etmeye mecbur bırakıldılar. Dahası bu işkence ve zulümler neticesinde bazı kimselerin ölümü ile neticelenecek türlü baskılar gördüler. Mekke'deki câhilî sistem bu ve benzeri türlü haksızlık ve zulümleri yapmaktan asla geri kalmadı.
Bu yönüyle sîreti yakından takip edenler veya bilenler şunu görecektir: 13 yıllık Mekke'deki risâlet, davet ve cemaatleşme döneminde iken bu yeni cemaat hiçbir zaman muhataplarına fizikî ve maddi baskı oluşturmak -ve hatta âdil ve haklı görülebilecek tepkiler vermekdurumunda olmamıştır.
Zamanla yapılan haksızlıklara karşı benzeriyle sınırlı dahi olsa karşılık verecek bir duruma gelmiş olmalarına rağmen böyle bir fiziki karşılığın dahi izlerini görmek -istisnâî bir iki hadise dışında – imkânsızdır.
Bunun neticesinde herkesin bildiği Habeşistan'a birinci ve ikinci hicretler, Rasûlullah (sav)'ın Mekke dışında bir sığınak arayışı, Taif'e gidişi, Akabe bey‘atları gerçekleşmiştir.
Mekke'deki bu baskıların neticesinde meydana gelmiş hareketler ve arayışlar olmakla birlikte, câhilî sisteme onların yaptıkları maddî ve fizikî baskıya denk hiçbir zaman karşılık verilmemiştir. Ama iman ettikleri davanın büyük ve gözleri kamaştıran hakikati, Kur’ân'ın mucize beyanının kalpleri fethetmesi ve fikir dünyasını karşı konulamayacak kadar teslim alan gücü, yüce Rasûl'ün tebliğ ettiği davasıyla son derece uyumlu ve tutarlı şahsiyeti ve duruşu, etrafında kümelenen ve gittikçe genişleyen cemaatinin, ashabının imanî salâbetleri, davalarına ve yüce önderlerine kayıtsız şartsız bağlılık ve itaatleri, fedakârlıkları ve her türlü baskı ve zulme rağmen davalarındaki sebat ve dirençleri… cahiliye mensuplarının ve onların egemen düzenlerinin -maddî manevîher türlü baskı ve zulümlerini yelin sağlam kayalara çarpması gibi anında etkisiz kılıveriyordu.
Bu yeni cemaat, her geçen gün zayıflayacak, dağılacak yerde gelişiyor büyüyor, adeta her bir zulüm ve baskı bu davanın, bu cemaatin önünde başarının, büyümenin, gelişmenin nihaî hedeflerine her lahza bir az daha yaklaşmanın müjdeleyici ufuklarını açıyordu…
Buradan hareketle konumuz ile alakalı olarak özetle söylemek istediğimiz şu ki:
Cemaat esas itibariyle etraflarını kuşatan ve saran sosyal topluluğun ve bu topluluğun siyasal ve itikadî yapısının dışında kalan, ondan farklı ve birçok alanda belki de aykırı duran, durmakla da yetinmeyip bu itikadî yapısını ve bu doğrultudaki amelî hayatını kabul etmeye çağırıp yaymaya çalışan bir topluluğun ismidir.
Bu itibarla rasuller vasıtasıyla ve onların önderliğinde ortaya çıkan cemaatlerin aslında kendilerini saran ve kuşatan itikadî, amelî, ahlâkî bir hayattan -alternatif değil ancak ondantamamıyla farklı bir hayat ve inanç anlayışına sahip bir topluluk olarak karşımıza çıktıklarını görüyoruz. Cemaat, akide bağı ve birlikteliği yanında inanç ve amellerinin gereklerini imkân bulduğu durumlarda toplu olarak eda ederek bu birlikteliğini amelî birliktelik ile de perçinleyen bir topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
İslâm tarihinde zamanla -hicretin, belki birinci asrının sonlarına doğru uçları ortaya çıkan, ikinci asırda daha belirgin bir şekilde görülen“ehl-i sünnet ve'l-cemaat” tabiri ile karşılaşıyoruz. Bu tabir -özetle İslâm'ın ağırlıklı olarak itikat ile ilgili meselelerinde kendi bünyesi içerisinde farklı kanaatlerin ortaya çıkması neticesinde zamanla benimsenip yaygın bir hâlde kullanılır olmuştur. Delillerin yani Kur’ân ve sünnetin özellikle delâlet ettiği ve onların yalın anlamının ifadesi olan inanç, değer ve hükümleri kabul eden topluluk, “ehl-i sünnet ve'l-cemaat” adını almıştır.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat sıradan bir sünnete bağlı olmayı ya da uymayı ifade eden bir terim değildir. Amelî hükümler kadar inanç ve değerler manzumesinin Kur’ân-ı Kerim ile birlikte sünnete uygun olmasının ve bunların sünnetten kaynaklanarak belirginleşmesinin de ifadesidir. Bunun zıttı ise “ehl-i bid‘at ve dalâlet”tir. Bu da anlayış ve duruşu ehl-i sünnet ve'l-cemaatin kabul ettiği iman ve değerler manzumesi ile şu ya da bu oranda bağdaşmayan ve bundan dolayı bu çerçeve içerisinde hatalı olduğu kabul edilen fırkaları ifade eder.
“Ehl-i sünnet” terimi belirlenen çerçeve içerisinde olanları ifade etmekle birlikte her zaman için ümmetin en büyük kitlesini teşkil etmiş ve İslâm ümmetinin gövdesini ifade etmiştir. Bu bakımdan çerçevesi itibariyle inanç -ve hatta yerine göre amelî bakımdan“Efendimizin ve ashabının yolunu benimseyip izleyenler”13 anlamındaki bu terim “ehlu's-sünneti ve'l-cemâat” yani “ehl-i sünnet ve'l-cemaat” ifadesinin kısaltılmış şekli olarak da ifade edilebilmektedir.
Buradaki sünnetten maksat dini tebliğ ve beyan etmekle görevli bulunan Rasûlullah'ın anlattığı ve uyguladığı İslâm'ın temel konularını, ilk neslin kendisinden anladığı ve onların kendilerinden sonra gelenlere aktardıkları gibi anlama ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı da burada her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğunu (sevâd-ı a‘zamı) teşkil edenlerin ve ictihad edenlerin yolu olarak yorumlanmıştır. Bundan da asıl anlaşılması gereken, vahyin ilk muhataplarının inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm'ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran “ashâb cemaati” anlamına geldiği şeklindeki açıklama tercih edilmiştir.14 Dolayısıyla ehl-i sünnet ya da “sevâd-ı a‘zam” arasında yer almak için Efendimiz'in de işaret ettiği gibi “kendisinin ve ashâbının yolunun izleyicisi olmak” bir zorunluluktur.
Aslında bu anlayış diğer yorumların da temelini oluşturmaktadır. Buna göre ehl-i sünneti “peygamber ile ashab cemaatinin dinin temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler” diye tarif etmek mümkündür. Bu tarifte yer alan dinin temel konularından İslâm'dan olduğu kesinlikle bilinen ve “usulu'd-din” diye de adlandırılan hususların kastedildiği de ayrıca bilinmesi gereken bir husustur.15
Burada şu hususa da dikkat çekelim: İslâm ümmeti arasında da farklı kanaatleri temsil eden ve bu kanaatler etrafında toplanan grupların varlığı tarih boyunca görülegelmiştir. İslâm'ın bizzat kendisi, kendisine tamamıyla zıt ve yabancı sistem ve yapılar içerisinde ortaya çıkışı ve varlığını sürdürüşü, tamamıyla barışçıl bir yol ve yöntemi izlemekle günümüze kadar gelindiği ne kadar tarihî bir gerçek ise, İslâm ümmeti bünyesinde de farklı kanaat, inanç ve değerlere sahip olanların bir şekilde kanaatlerini zora başvurmadıkları sürece ortaya koyup açıklamak imkanına sahip oldukları da o çapta bir hakikattir.
B. Cemaat Derken Ne Anlamalıyız?
Böyle bir yazı çerçevesinin sınırlarını zorlamamak için -maalesefolayları çok hızlı bir şekilde atlayarak günümüzde İslâmî cemaat diye anılan yapılara ve varlıklarına temas etmemiz gerekmektedir. O hâlde şunu hatırlatabiliriz:
Birinci Dünya Savaşı'na kadar İslâm devleti, -İslâm devletinin birçok temel özellik ve niteliklerini kısmen kaybetmiş kısmen bazı kurumları yapıları ve nitelikleri, sosyal, toplumsal ve siyasal etkinlikleri itibariyle zayıflamış bir hâlde olsa davarlığını devam ettirebilmişti. Özellikle Birinci Dünya Savaşı neticesinde ümmet, siyasal varlığını kaybetmekle birlikte, perçinleyici ve birleştirici bir role sahip halifeliğin lağvedilmesi sonucunda darmadağın oldu.
Ancak Müslümanlar bu yedikleri ağır darbenin sersemliğinden hızlı denilebilecek kadar çabuk kurtulmaya çalıştı. Kendilerine bu darbeyi indirerek işlerini bitirip ümmet olarak tarihe gömeceklerini sananların beklentilerinin aksine çabucak kendilerini toparladılar veya en azından bu hususta kafa yormak suretiyle, zihnini hadiseleri değerlendirmekle, ümmetin meseleleriyle meşgul eden kimseler bu sersemlikten çabuk ayıldılar, diyebiliriz.
Bundan dolayı on dokuzuncu asrın ortalarından itibaren başlamış olan çeşitli vesilelerle Sudan'daki Mehdilik hareketinden Abdulkadir Cezairî hareketine varıncaya kadar bu uykudan uyanma eylemlerinin özellikle 20. asrın başlarından itibaren daha da müşahassaslaşmaya, belirginleşmeye ve etraflı bir hâl almaya başladığını söyleyebiliriz. (Müslüman Kardeşler, Cemaat-i İslâmî, Ehl-i Sünnetin İleri Gelen Âlimleri Cemiyeti… ve daha başka örnekler)
Bu uyanışın öncü kadrosunu teşkil edenler, kendilerine dayatılan mevcut şartları değiştirebilecek güç ve imkâna sahip değillerdi, hiç şüphesiz. Fakat bunların varlığı bir anlamda ümmetin bu oldu bittiyi kabul edemeyeceğini ve bunun ilânihaye devam edemeyeceğini ifade ediyordu. Onların bu husustaki yapılanmalarının, bir araya gelişlerinin bir manada anlamı bu idi. Yani ümmet ölmemiştir, hasta adam gömülememiştir, öyle zannedilse bile yok olmamıştır.
Aksine ümmet hayat emareleri, belirtileri göstermeye başlamış ve varlığının tanıklığını temsil edecek şekilde dayatılan emperyalizmin zorladığı şartlara ve sömürgeciliğin temsilcisi durumunda olan yönetici yapı ve yapılanmalara razı olmadığını, olamayacağını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu süreç işaret ettiğimiz dönemlerde tarihsel olarak başlamış olmakla birlikte, henüz istenen sonucu yani tekrar İslâm ümmetinin bir araya gelerek inancının ve değerlerinin ön gördüğü bir hayatı kendi var olduğu şartlar içerisinde egemen kılamadığı da bir gerçektir.
Ancak ümmetin bu yolda ilerlediğinin, mesafe aldığının göstergeleri de vardır ve hatta pek çoktur, diyebiliriz. Yani ümmetin Birinci Dünya Savaşı'nın neticesinde yirminci asrın başlarında bir manada oldu bitti ile veya dayatmalar neticesinde karşı karşıya kaldığı dağınıklığı kabul ettiğini söylemeye ve buna razı olduğunu yaymaya veya öyle görmeye imkân bulunmamaktadır.
Oluşan yeni şartlar içerisinde sağlıklı bir şekilde İslâm'a dönüşü temsil eden ve tekrar İslâm'ın öngördüğü şekilde bir ümmet varlığının ortaya çıkmasını ve kurumsallaşmasını yeniden beşeriyete davetini, çağırısını bütün ihtişamıyla mükemmelliği ile sunmasını sağlamak isteyen sağlıklı yapılar bulunmaktadır16.
Bunun yanı sıra bir diğer gerçek de zaman içerisinde şu veya bu oranda İslâm adına meydana atılan, gerçekte ise İslâm'ı ya yarım yamalak temsil etmenin yada tahrif etmenin yahut cahilleri bu anlamda kandırmanın ötesinde olmayan birtakım oluşumların ortaya çıkıp şu veya bu şekilde İslâm'a mahsup edildikleri gerçeğidir.
Bunların varlığı maalesef olayı etraflı ve gereğince anlayıp idrâk edemeyenler için kötü bir örnek olduğundan neredeyse Müslümanların bir cemaat olarak varlığına ve var olmalarına itiraz edecek bir hâle geldiklerini görüyoruz. Oysa eskilerin dediği gibi “su-i misal misal değildir”. Dolayısıyla bu kötü örneklerden etkilenerek İslâm'ın taleplerini doğru usulüyle dile getiren bir topluluğun varlığına itiraz etmemek de icap etmektedir.17
1 Mustafa Uzunpostalcı, Cemaat, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, VII, 28
2 İbn Fâris, Mekayîsu'l-Luğa, “cim-mim-ayn” maddesi.
3 Mısır Arap Dil Kurumu, el-Mu‘cemu'l-Vasît, “cim-mim-ayn” maddesi.
4 “Cemâat”in sözlük anlamıyla ilgili daha etraflı bir yaklaşım için bk. Prof. Dr. Nâsır b. Abdulkerim el-Akl, Sünnet ve Cemaat Kavramı, Çeviren: M. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1422/2001, s. 51-52.
5 El-Akl, age., s. 53-72
6 El-Akl, age., s. 73
7 Burada sosyolojik açıdan “kimlik duygusu”na vurgu bizim açımızdan da önemlidir.
8 Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Çevirenler: Osman Akınay ve Derya Kömürcü, Ankara 1999, s. 90
9 Ebu Davud, 4596, 4597; Tirmizî , 2640,2641; İbn Mâce,
3991, 3992, 3993; Dârimî, 2560; A. B. Hanbel, Müsned,
8396, 12208, 12479, 16937.
10 Meselâ, Ebu Davud, 4597; Tirmizî, 2165, Nesaî, 4020, İbn Mâce, 3992, Dârimî, 2561, A. B. Hanbel, Müsned, 7964, 10333, 10334…
11 Şâtıbî, el-İ‘tisâm, Riyâd tarihsiz, II, 260-265.
12 Meselâ, el-Akl, şer‘î bir terim olarak “cemaat”i açıklarken yedi anlamına işaret ettikten (Bk. el-Akl, age., s. 53 vd.) sonra, Şatıbî'nin işaret ettiğimiz yerdeki açıklamalarını özetleyerek (Bk. el-Akl, age., s. 71-72) bu husustaki açıklamalarını tamamlamaktadır. Buna karşılık Huseyn b. Muhammed b. Ali Câbir, et-Tarîku ilâ Cemaati müslimîn (Kuveyt 1406/1986, s. 25 vd.) adlı eserinde Şâtıbî'nin tasnifini -yaptığımız gibimaddeler hâlinde özetlemekle yetinerek açıklamalarını sürdürmüştür.
13 Tirmizi, 2641. Ayrıca bk. el-Akl, age., s. 79 ve devamı.
14 Bu husustaki gerekli delillendirme ve açıklamalar için bk. Şâtıbî, aynı yer.
15 Y. Şevki Yavuz, Ehl-i sünnet, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1994, X, 525
16 Bk. Hasan Ahmed ed-Dıkkî, Meşrû‘u Temkîni'l-Ümmeti'l-Müslime, İstanbul 1443/2021.
17 Önümüzdeki sayıda -nasip olursabu bahsin devamı olmak üzere: Cemaat Varlığının Gerekçeleri, İslâmî Bir Cemaati Farklı Kılan Özellikler Nelerdir?, Cemaat Nedir Ne Değildir gibi başlıklar altında ele almak niyetindeyiz.
(medeniyet bülteni)
Rıza Pehlevi'ye 'domates'li saldırı
24.04.2026
Sadakanız, İhtiyaç Sahiplerinin Umudu Olsun!
25.04.2026
İhracatçıya kurumlar vergisi indirimi
26.04.2026
Hasan Hüsrev Hatemi vefat etti
02.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ -1 ÜSTÜN BOL 24.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026
İran Rejimi DERVİŞ ARGUN 24.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 2 ÜSTÜN BOL 29.04.2026
Dizilerin toplum üzerindeki etkileri MEHMET GÜMÜŞ 28.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026
Green Card Sevdalıları CYRANO DE BERGERAC 07.04.2026