metrika yandex

ZEKİ VELİDİ TOGAN’IN AF MEKTUBU (KİFAYETSİZ BİR MUHTERİS REŞİT GALİP-3)

Üstün BOL

01.05.2021

10 Aralık 1890’da şimdiki Rusya Federasyonuna bağlı Başkurt Özerk Cumhuriyeti topraklarında dünyaya geldi Zeki Velidi (Togan). Babasından Arapça, annesinden Farsça öğrendi, aynı zamanlarda Rusça öğrenmeye başladı. 
 
 
1915 yılında Rus meclisinde vekillere Müslüman halkların sorunlarını anlatmak üzere Başkurt temsilcisi seçildi. Tarih araştırmaları için Türkistan coğrafyasına birçok araştırma gezisi yaptı. 1921’de Türkistan Milli Birliğinin başına getirildi. Rusların Türkistan’a saldırması üzerine önce İran’a geçti, ardından Afganistan ve Hindistan üzerinden Türkiye’ye geldi. Vizesi olmadığı için Türkiye’den ayrılarak Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı. 1925 yılında Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver) daveti üzerine Türkiye geldi ve bir hafta içinde vatandaşlık alarak Türkiye’ye yerleşti. Zeki Velidi Togan genç yaşına rağmen Türk tarihi üzerine çalışmaları ile tanınan bilinen bir isimdi, Türkiye’ye gelir gelmez Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine atandı. Ankara’da geçen 1,5 yılın ardından Darülfünun Edebiyat Fakültesi Türk Tarihi Muallimliğine atanarak İstanbul’a yerleşti. 
 
Her şey yolunda giderken Zeki Velidi’ye Türk Tarih Tetkik Heyetinin 1930 yılında hazırladığı Türk Tarih Tezi kitapçığı ulaştırıldı. Bu kitap Türk Tarih Tezi’nin ilk aşaması olarak belirli sayıda bastırılmış ve ilgili kişilere gönderilmişti. Kitabı inceleyen Zeki Velidi’nin kitapta anlatılan tezlere itirazları vardı. Bu itirazları 1932 yılında yapılacak 1. Türk Tarih Kongresinde de tekrarlayınca şimşekleri üzerine çekti. Bu, Zeki Velidi için geri sayımın başlaması anlamına geliyordu.
 
Üstün Bol / Reşit Galib
 
2 Temmuz 1932 tarihinde toplanan 1. Türk Tarih Kongresinde amaç; Türklerin ve Anadolu’nun tarihini İslam, Selçuklu ve Osmanlı’dan soyutlayarak yapay bir tarih kurgulamaktı. Zeki Velidi bu tezlerden bazılarına tarihi gerçekleri yansıtmadığı gerekçesiyle karşı çıktı. Oysa 1930 yılında basılan ve kendisine de gönderilen Türk Tarih Tezi kitabı Mustafa Kemal’in de onayı alınarak oluşturulmuştu! Zeki Velidi, Mustafa Kemal’in de izlediği oturumda Başta Reşit Galip, Şemsettin Günaltay ve Sadri Maksudi olmak üzere kendini makama pazarlamak isteyenlerin hışmına uğradı. 
 
Türk Tarih Tetkik Heyetinin hazırladığı kitapçık, geçmişten bütünüyle kopuşu amaçlıyor, ırkçı tutumları benimsiyordu. Bu tutum yeni cumhuriyetin İtalyan faşizmi ve Alman nazizmi etkisinde kaldığı dönemin etkilerini barındırıyordu (Yeni Cumhuriyetin İtalyan faşizmi ve Alman nazizmi etkisi: https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-kifayetsiz-bir-muhteris-resit-galip-2235). İlerleyen yıllarda Türklüğü ispat için kafatası ölçümü de bu tez bağlamında yapılacaktı.
 
Bu tez açıkça aşağılık kompleksiyle yazılmıştı. Türklerin Avrupalılar gibi beyaz ırka mensup olduğunu, Türklerin Avrupalılığının tartışılmazlığını ispat etmeye çalışıyordu. İlaveten bir yandan Türklerin İslam’la bağını koparmayı amaçlarken, diğer yandan düşman bellediği Osmanlıyı, tarihinden silmek için bu tezi meşruiyet kaynağı ilan ediyordu.
 
Reşit Galib
 
Türk Tarih Tezine itiraz eden sadece Zeki Velidi değildi! Fuat Köprülü’de Tarih Tezi’ne itiraz ediyordu. Ona göre bazı kaynaklar tezi hazırlayanların işine geldiği gibi değerlendirilmiş, bazı kaynaklar görmezden gelinmişti. Köprülü bu eleştirilerini 1. Türk Tarih Kongresinde olağan dışı bir nezaket ve çekingenlikle yapıyordu. Bu nezaket ve çekingenliğe rağmen uğradığı şiddetli tenkit Köprülü’nün geri adım atmasını sağladı. Kongre boyunca bir daha tezle ilgili eleştiri yapmadı. Aksine yanlış anlaşıldığını, kendini doğru ifade edemediğini beyan ederek geri adım atmıştı.
 
Köprülü muhalif damgası yememek için elinden geleni yaptı. Çünkü ‘muhalif’ olanın başına ne gelebileceğini çok iyi biliyordu. Yıllar sonra Türk Tarih Kongresindeki tutumu sorulduğunda ‘Ne yapsaydım, benim evim sırtımda değil ki’ diyecekti. Bu sözleriyle Zeki Velidi’yi işaret ediyor, onun gidebileceği bir yerinin olduğunu, kendisinin ise burada kalmaya mecbur olduğunu söylüyordu.
 
Zeki Velidi eleştirilerinden geri adım atmadı, başta Reşit Galip olmak üzere kendisine yönelik hakaret ve aşağılamalara nezaketle karşılık vermeye çalıştı.
 
Ama karşısındakilerin şedit üslubu karşısında onun nazik cevapları kifayetsiz kalıyordu. Ertesi gün Gazeteler talimat almış gibi Zeki Velidi’ye saldırıyor, Zeki Velidi vatana ihanetle, tarihi evraklarda sahtecilik yapmakla suçlanarak topun ağzına sürülüyordu. Zeki Velidi bu organize saldırılara daha fazla dayanamayarak aynı yıl üniversiteden istifa ettirildi. Bunun üzerine Viyana’ya gitti. Burada Türk tarihi çalışmalarına devam etti, doktorasını tamamladı. Doktoranın ardından Almanya’ya giderek önce Göttingen ardından Bonn üniversitelerinde Türk tarihi üzerine çalışmalarını sürdürdü. 
 
1937 yılında Mustafa Kemal'e ulaştırılmak üzere Afet İnan  eliyle bir af mektubu gönderdi. Avrupa’da saygın bir bilim adamı olan Zeki Velidi’nin bu mektubu daha önce Mustafa Kemal’e yazılmış af mektuplarından farklıydı. Çünkü o ‘evini sırtında taşımanın’ rahatlığını yaşıyordu! Zeki Velidi yalvarmıyordu! Yıllardır sürdürdüğü çalışmalarını daha faydalı olacağını düşündüğü ülkesinde yapmak istiyor, kitaplarını Türkçe yazmak istediğini belirtiyordu. 
 
Cumhurbaşkanlığı arşivinde  01019745 sayı ile kayıtlı bu mektuba Çankaya hiçbir cevap vermedi. (Mektup metnine aşağıda yer verilmiştir. Cumhurbaşkanlığı arşivinde 01018843 sayı ile 1933 tarihli bir mektup daha bulunmaktadır. Bu mektupta Zeki Velidi 1. Türk Tarih Kongresi sonrasında ortaya atılan hakkındaki iddiaları yalanlayarak Mustafa Kemal’e kendisi hakkında doğru bilgileri vermeye çalışmaktadır. Bu mektuba ait sayfalar da yazı aralarında fotoğraf olarak yayımlanmıştır.) 1938 Kasımında Mustafa Kemal’in ölümü sonrasında Türkiye’ye döndüğünde ise tarih 1939 yılını gösteriyordu. Döner dönmez İstanbul Üniversitesinde göreve başladı. Ancak şartlar hızla değişiyordu. 2. Dünya savaşının sonlarına kadar nazi Almanyası yandaşı bir tavır sergileyen Türkiye, savaşı Almanya’nın kaybedeceğini anlayınca tavır değiştirmiş başta ABD olmak üzere müttefik devletlere şirinlik yapmaya başlamıştı. Bu kapsamda Milliyetçi-Turancı dernek ve kişilere yönelik operasyonlar başladı. Zeki Velidi bu kez Milliyetçilik-Turancılık iddiasıyla Alparslan Türkeş ve Nihal Atsız gibi isimlerle yargılandı. Türkeş ve Atsız beraat ederken Velidi 10 yıl hapis cezası aldı. 1,5 yıl yattıktan sonra askeri Yargıtay cezasını bozdu, 1945 yılında tahliye edildi 1947 yılında davadan beraat etti. 
 
1948 yılında ise kapatılan Darülfünun yerine kurulan İstanbul Üniversitesindeki kürsüsüne döndü. Ölünceye kadar da Türk Tarihi üzerine çalışmaya devam etti.
 
Bu davayla Nihal Atsız’la Zeki Velidi Togan’ın yolları ikinci kez kesişiyordu. 1. Türk Tarih Kongresinde Reşit Galip’in ‘Zeki Velidi beyin Darülfünun’daki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum’ sözlerine karşı; Nihal Atsız ve üniversitedeki asistan arkadaşları bir protesto telgrafı çekerek ‘Zeki Velidi’nin talebesi olmaktan iftihar ediyoruz’ demişti. 
 
Reşit Galip’e meydan okuyan Nihal Atsız elbette cezasız bırakılmayacaktı. Bu hadsizliğine önce Üniversiteden hocası Fuat Köprülü tepki gösterdi ve ilişkisini kesti. Ardından Reşit Galip, Hikmet Bayur ve Hasan Ali Yücel işbirliği ile Darülfünun’dan kovularak Malatya Ortaokulu’na Türkçe öğretmeni olarak atandı. 
 
Sadece bu kadarla kalmadı. Otorite bir yol çiziyor ama bir takım ‘hain iç mihraklar’ itiraz ediyordu. Bu otoritenin kabul edebileceği bir durum değildi. Bugüne kadar onlarca muhalif kurum ve kişi susturulmuştu. Ama öyle anlaşılıyordu ki, tezlerine itiraz eden Darülfunun’da temizlenmeliydi. Zeki Velidi’nin 1. Türk Tarih Kongresindeki tutumu, onun tarafında yer alan Nihal Atsız ve diğer akademisyenler Darülfünun’un istenilen amaca hizmet etmediğini gösteriyordu. O halde
 
Darülfünun’un kapatılması kaçınılmazdı. Her kapıya kilit uydurabilen Reşit Galip, 1933 Temmuzunda Darülfünun’u kapattı,(1) ve bütün hocalarını kovarak işsiz bıraktı.
 
Reşit Galib
 
İşin ilginç tarafı Zeki Velidi, Nihal Atsız gibi Milliyetçilere-Turancılara en şiddetli şekilde mukabele eden Reşit Galip; bugün, kendisine Türk Milliyetçisi diyen büyük bir kalabalık tarafından –‘Andımız’a duydukları kör hayranlık sebebiyle- baş tacı edilecekti. Hem Zeki Velidi’yi, hem Nihal Atsız’ı aşk seviyesinde seven bu kitlenin aynı zamanda onların en büyük düşmanı olan Reşit Galip’e duydukları büyük hayranlığı tanımlayabilecek kavram henüz bulunmuş değil!
 
İşin başka ilginç bir yanı ise son üç yazıda konu ettiğimiz Reşit Galip’in her taşın altından çıkması, her yerde bir izinin bulunması olmalı. Bu izlerin tarihimizde hiç de iyi bir yere tekabül etmediğini bilmem söylemeye gerek var mı?
 
O mektuptan bir bölüm:
 
Türk ulusunun büyük kılavuzu Büyük Atatürk.
 
Bundan iki yıl önce Viyanadan Huzurudevletinize yazdığım mektubumda buradaki tahsilimin ikmali ve mealim hakkında Zatidevletinizi haberdareyleyeceğimi arzetmiştim. Türkoloji, İraniyat ve İktisat Tarihı sahalarında tahsilim gerek yazmış olduğum doktor tezimin ( ki İbn-Fadlanın Türk ellerinde siyahatını izahtan ibarettir) ehemniyetle kabulü ve gerek imtihanla kazandığım aliyüla’lâ imtiyazla Haziran 7 sinde hitam bulmuştur. Elde ettiğim şehadetnamelerin birer musaddak kopilerini babamsınız ve atamsınız diye nazaridevletinize arzediyorum. Doktorluk unvanı verilmek merasimi şamı Viyana universitesi salonunda profesörler ve talebeler huzurunda “rupa ve Şark ilmi teşrşkümeasi yolları” mevzuu üzerine konferans vererek orada Zatidevletinizin ilim ve bilhassa metodik ilim hususuna atfettiğiniz yüksek ehemniyetten de bahsettim; ve ikinci gün Almanya’ya hareket ederek dokuz Haziranda Bonn universitesindeki mesaime başladım. Şimdi iki aydan fazla zamandır ki buradayım.
 
Buradaki mesai mavzuum eski Arap coğrafi edebiyatı ve yeni İran tarihi (önümüzdeki sümester için Safaviler tarihı) olarak resmen ilan edilmiştir. Türkçe ise yalnız lisan dersi olarak verilmiştir. Türk tarihı için haftada iki yahut bir saat ders isteyip gördümdü ; fakat burada Türkiye ile bilhassa filoloji noktainazarından alâkadar oluyorlar. Bu münasebetle Zatidevletinize arzım var :
 
Düşünüyorum ki, benim Almaniyadaki ilmî mesaim ilim gözbakımından ehemmiyetli olsa yine hayattan, bilhassa Türk hayatından temamiyle uzak. Mesela eski Arap coğrafi eserleri üzerindeki mesaimiz çok mühim olmakla beraber, ekseriyen Türklüğün haricinde kalıyor. Fakat bu mesai mücerret ilim olmakla beraber beni gittikçe kendisine celbeder ve hayattan, yaşıyan Türkün hayatından bizzarura uzaklaştıra bilir. Halbuki ben kendi milleitim içinde, Türk evladı arasında yaşamak için yaradılmış Türk tarihi ve destanları üzerinde çalışmak için yetişmiş olan bir oğlunuzum. Almanca bir eser yazacak yerde daha kolay olan kendi milli dilimde iki üç eser yazabilirim. Benim almança yazdığım eserleri ancak birkaç Avrupalı okul türkçe olursa binlerce millettaşlarım okurdu. Sonra ilim olmak itibariyle de Türkiyata karşı bizim alâkamız başka Alman ve diğer Avrupa alimlerinin alâkası başka. Hele şe Türk destanlarına gelince, evvela ben kendim destancılar muhitında doğmuşum, sonra da onu öğrenmek yolunda çocuklukdan beri Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Karakalpak, Türkmen arasında her tarafa koştum. Bu destanlar bizim için milli kültürümüzün candamarıdır: Avrupalı bir alim bunlarla ancak bir etnografiya mevaddı sifatiyle alâkadar olur, onu ( mesela İranlılarda olduğu gibi ) bir kül olarak tanımaz ve inanmaz. Onlar bununla ancak milli hayatımızda tekrar tecelli eyleyebilmesi nispetinde alâkadar olurlar, yoksa ben milli destanlarımız hakkında almanca bir eser yazarak onları alâkadar edemem, bilakis kendim gittikçe bunları unuturum. Onun için candan isterdim, ki milletimin Büyük Kılavuzu yanında onun vucüde getirdiği yeni Türk kültür hayatından ilham alarak çalışan Büyük Atatürk Türk budun için tarihta emsalsız büyük büyük işler yapıyor. O elbette Türkün etkmil ilim sahalarındaki mesaisını tanzim ve idare edecek bilgi Akademisi,ve Ankara'da yeni bir üniversite vucüde getirecektir. Eğer Atatürk lütuf buyururlarsa beni de bu mesaiye iştiraktan mahrum bırakmazlar.
 
Ben şimdi Avrupada üç yıl zarfında eski bildiklerime ilave olarak da bazı birşeyler öğrendim. Bilhassa yüksek ilmî teşkilat, enstitular tesisi yolunda faydalı olabilirim. Türk tarihı, Türk iktisat tarihı, Orta-Asyanın ve Türk intişar sahalarının tarihî cografyası üzerinde çalışa ve tedrisatta bulunabilirim. Bilhassa zikri geçen Türk destanlarını muasir Türk hayatı, “Karahaniların tarihı” ve saire gelecektir. Eğer Temür tarihında tab’ı tensip buyurulacak ise makineye çevrilmesini derhal ikmal ederek huzurudevletinize takdim eylerdim.
 
Türkiyedeki yeni Öztürkçe yolundaki mesaiyı daha takip edemedim, onun için lisan hususundaki kusurlarımı affeylemenizi bilhassa istirham ederim.
 
Buradaki mesaimin hatırası olarak Bonn universitesinde çıkarılan bir resmi ilave ediyorum.
 
Bilvesile derin hürmet ve samimi tazimatımı arzeylerim Büyük Ata.
 
A. Zeki Validi (Togan)
 
Darülfünun’un kapatılma gerekçesine dair bir görüş için bknz: Nabi AVCI, Enformatik Cehalet – TİMAŞ Yayınları, 2020 – sayfa.29
 
Kaynaklar:
 
 
 
 
 
Yıldıray OĞUR, Alternatif Türkiye Tarihi-1 (1850-1950), VADİ Yayınları, 2018
 
Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş