Din-felsefe-bilim ilişkileri düşünce tarihinin en önemli konularından ve tartışma alanlarından biridir. Özellikle din- bilim ilişkisi, kökleri akıl- vahiy, din –felsefe ilişkilerine kadar giden tarihsel bir arka plana sahiptir. İslam düşünce tarihinde Gazali- İbn Rüşd arasında yaşanan entelektüel tartışma da bununla ilgilidir.
Günümüz pozitivist bilim anlayışının en büyük iddiası, Allah'ın kudretini bilim ile sınırlandırmak hatta dinin yerine bilimi ve bilimsel düşünceyi geçirmek arayışıdır. Çünkü pozitivist bilim anlayışı, dini ve dini düşünceyi, insanlığın bilim öncesi bir düşünce kategorisi olarak görür. Bu anlayışa göre din, insanların tabiat olaylarını açıklayamamasından dolayı içine düştükleri korkudan doğmuştur. Bilim ilerleyip tabiat olayları hakkında duyulan korku bilimsel olarak açıklandıkça, dini açıklamalar terk edilerek yerine bilim geçecektir.
Bilimin din konusundaki reddedici tavrı, karşı tepkiyi doğurmakta gecikmemiştir. Bilim kutsallığı ve bilim karşıtlığı arasında kalan tartışma olayı açıklamakta yetersiz kalmıştır. İlk olarak göz önünde tutmamız gereken ilke, bilimin mutlak değil izafi hakikati yansıttığıdır. Yani bilimsel paradigmalar hakim oldukları dönemde bir gerçeklik değerine sahiptir; paradigma değiştikçe doğası gereği bilimsel anlayış da değişecektir.
Mesela Ortaçağda egemen olan Batlamyus astronomisi gereği yer merkezli sistem vardı. Bilimsel düşünce, yer merkezli sistem üzerinden bütün olanları anlama çabası içinde idi. Yer merkezli sistemin dışındaki sistemler, mesela güneş merkezli anlayış bilim dışı sayılıyordu. Bu sistemi temel alanlar dini kitaplara yer merkezli anlayış çerçevesinde yapılıyordu.
Din- bilim ilişkisinde yeni bir yaklaşımın egemen olması gerektiği açıktır. Bilim, sürekli değişen ve ilerleyen bir sistem olduğuna göre asıl soru şudur: Bugün bilim son sınırına geldi mi? İleride paradigma değiştiğinde ne olacak? Oysa Vahiy kıyamete kadar, kendisinde hata barındırmayan son söz olarak vardır. Sürekli ilerleyen ve değişen bilim ile hiç değişmeyecek olan mutlak hakikati denetlemek ya da yaratılan bir şey üzerinden yaratanı denetlemek son derce sorunlu bir yaklaşımdır. Burada karşı çıkılan bilimsel verilerin Kur’an yorumlarında yaralanılmasına karşı çıkmak değildir. Karşı çıkılan, sürekli değişen ve insan zihninin ürünü olan bilgi ile mutlak hakikati denetlemektir.
Sünnetullahın bir bölümü olan bilim, vahyi anlamak için önemli bir kaynaktır kuşkusuz. Ancak tek belirleyici kaynak değildir. Sanat, ahlak gibi doğası gereği bilim dışı olan kaynaklara da ihtiyaç vardır. ( Bu konuda Kant okumaları zihin açıcı olabilir) Öte yandan hakim pozitivist bilimsel düşünceden yola çıkarak pekala ateizme varılabilir.
“Dini anlamak için bilimsel düşünce tek başına yeterli midir?” sorusu da üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sorudur. Öyle olsa vahye ne gerek vardı? Dahası bilim adamlarının tümünün inanması gerekmez miydi? Bu sorular konu ile ilgilenenler için zihin açıcı sorulardır.
Kuşku yok ki, hakikat tektir ancak görünümleri çoktur. Vahyi gönderen kaynak aynı zamanda aklı ve tabiatı da yaratmıştır. Kuşkusuz tabiatta vahyin bir açılımıdır. Kur’an ayet derken tabiat olaylarını da, insanın yaratılışını da ayet olarak nitelendirmektedir. Bu noktada İbn Rüşd’ün gerçek gerçeğe aykırı olamaz anlayışını referans almak gerekir.
“Beşer zihni ilahi olanı kuşatabilir mi?” sorusu üzerinde de düşünmek gerekir.Beşer zihninin tarihsel, yanılgıya açık ve sınırlı olduğunu düşünürsek, bu soruya hayır cevabını vermemiz gerekecektir. Beşer zihni hakikate ne kadar yanaşırsa yanaşın arada bir açıklık kalacaktır. Çünkü Allah’ın ilmi sınırsız, insanın ilmi ise sınırlı ve hayata açıktır. İnsan ilmi seviyesi ne olursa olsun ulaştığı bilgi düzeyi Yaratıcı ile eşitlenemez.
Olayın bir diğer yönü Allah’ın kudreti hakkındaki tartışmalardan kaynaklanıyor. Allah'ın koyduğu yasalar onun kudretini aşıyor ve dahası gücünü sınırlandırıyor ise Kur'an'da anlatılan hiçbir mucizenin gerçekliği yoktur; çünkü mucize Allah'ın yasaya müdahalesidir.
Hiçbir beşer, konumu bilgisi, birikimi ne olursa olsun Kur'an'ın anlamını tüketemez ve onu kendi yorumuna mahkum edemez. "Kur'an şöyle diyor, Allah'ın muradı budur; diğer yorumlar yanlıştır" iddiasında bulunamaz. Sadece "Kur'an'ın bu ifadesinden benim anladığım budur" diyebilir. Çünkü Beşer zihni, onu yaratan gücü kuşatamaz.
Allah'ın yaratma ve kudretine akli veya başka bir yöntemle sınır konulabilir mi? Bu soruya da evet cevabı verilemez. Beşer zihni yaratma ve onun içinde gizli kanunları keşfederek anlayışını geliştirebilir. Ancak yaratılan Yaratıcıya sınır çizemez.
Kur’an’ın bilimsel okunmasının önündeki en büyük engellerden biri Kur’an’ın bildirdiği mucizelerdir. Mucize, insan idrakini aşan ve Allah’ın varlığın kanunlarına müdahale etmesi sonucu gerçekleşen olağanüstü olaylardır. Bu olayların anlatımı Allah’ın sınırsız kudretini göstermek içindir. Kur’an’daki mucizeleri, aklı deliller içine sığdırma çabası, kuşkusuz deizmin kullandığı en önemli argümandır.
Allah- insan-varlık ilişkisi üzerinde düşünmek gerekiyor. Soru şu: Allah'ın gücü herhangi bir şeyle sınırlandırılabilir mi? Ya da yarattığı üzerinden Allah'ın gücü denetlenebilir mi? Dahası Allah'ın gücünü denetleyecek bir veri elimizde var mı?
Mehmet Yaşar Soyalan ile Derkenar...
05.06.2026
İktibas'ın Haziran 2026 sayısı çıktı
07.06.2026
2026 yaş çay alım fiyatı belli oldu
13.05.2026
Şehit yakınlarına iki asgari ücret verilecek
13.05.2026
Rasim Ozan Kütahyalı gözaltına alındı!
14.05.2026
Sülfürik asit krizi bütün dünyayı etkiliyor
13.05.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026