metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

İyiliği Savunmak, Kötülüğe Karşı Durmak / Ümit Aktaş

05.06.2021

“Emri bil maruf, nehyi anil münker”, yani “iyiliği/doğruluğu savunmak, kötülüğe/yanlışlara karşı durmak”, müminlerin en temel sorumluluğu ve yükümlülüğü. Kuşkusuz ki bu siyasal olduğu kadar ahlaki bir yükümlülüktür de. Bu yükümlülük ise, müminlerin bireysel varlığından ziyade, tekilleşmiş bir topluluk olarak “cemaat”leri de sorumlu kılar. Gerçi İbrahim (as)’in “tek başına bir ümmet” oluşundan yola çıkarak her müminin “tek başına bir ümmet” (tekilliğin çoğulluğu) olma bilinci ve sorumluluğundan da söz edilebilir. Bu sorumluluk ise bizi ister istemez cemaatleşmeye, toplumsal bir bilince de çağırmaktadır. Zira bu temel yükümlülükler kadar dinî bir yaşantı da, cemaatsel (toplumsal ve toplumcu) bir iklimi gerektirir. Öyle ki bu iklim, ortak bir tarih bilinci üzerinden “zamanı mekânlaştırır”.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (as) de Mekke’deki davetini en yakın çevresinden başlayan bir cemaatleşmeyle sürdürmüştür. Başlangıcın kendisinden sadır olan “söz”e (vahye) dayandığı bu cemaatleşmeyi mümkün kılan ise onun eminliğidir. Sadece bu değil elbette: cesareti, zekâsı, olayları okuma (derinlemesine düşünme) ve uygulama (strateji, hikmet) yeteneği, sabrı, nezaketi ve tevazuu gibi olumlulukları da bu gelişmeyi mümkün kılmıştır. Zira hicretten itibaren başlayarak yayılan İslamlaşma, her şeyden önce bu olumluluğa dayanmaktadır. Kendisi sonrasında ise bu sorumluluk cemaat’in, yani toplumun yükümlülüğüne bırakılsa da, Muaviye’den itibaren başlayan ve tüm yatırımını iktidara ve muktedire yapan bir süreç, toplumsal yükümlülükleri büyük ölçüde askıya alarak, toplumu (cemaati) etkisizleştirmiştir. En önemli yükümlülük ise kuşkusuz ki “iyiliği/doğruluğu savunmak, kötülüğe/yanlışlara karşı durmak”tır.

Günümüzde toplumumuz ciddi bir kriz yaşamakta ve bu kriz şartlarını bir türlü aşamamakta. Artlarındaki saikler bir yana, Gezi olayları, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz gibi girişimler, temelde bu krizin belirtileridir. Bu krizin temel etkeni ise iktidarın eminliğini yitirmesidir. Oysa özellikle Ak Parti’nin kuruluş manifestosunu esas alan toplum, 1990’lı yıllardan beri süregelen krize karşı Ak Parti’ye girdiği daha ilk seçimde iktidar çoğunluğunu sağlayarak güvenini izhar etmiştir. Ve hatta 2007 ve 2010 yıllarındaki referandumlarda da desteğini sürdürmüştür. Ama “Gezi olayları” ve “barış süreci”nin akamete uğramasından itibaren bu güven yerini bir kuşkuya ve giderek bir endişeye bırakmıştır. Özellikle Fetullahçılığa verilen sınırsız destek ve buna karşı tezahür eden 17/25 Aralık ve 15 Temmuz girişimleri, toplumun endişelerini haklı çıkarsa da, Ak Parti, iktidarını korumak için başlangıçta kendisinin vazettiği toplumsal mutabakattan saparak, krizi aşmaktan ziyade iktidarını korumak için milliyetçi-ulusalcı kesimlerle işbirliğine gitmiştir. Hatta orada bile kalmayıp, 1990’lı yıllardaki krizi andıran bir biçimde kayıt dışı güçlerin desteğine bile başvurmuştur.

Bir siyasal parti için bu tip stratejik savrulmalar mümkün ve muhtemeldir belki. Ama asıl sorun, temel akidesi “iyiliği/doğruluğu savunmak, kötülüğe/yanlışlara karşı durmak” gibi bir yükümlülüğe dayanan “cemaatler”in (dolayısıyla da aydınların, âlimlerin, yayın organlarının), bu savrulmalara karşı koymaları ve direnmeleri beklenirken, sessiz sedasız bir biçimde kendilerini bu savrulmaların dümen suyuna bırakmalarıdır. Oysa onların temel ölçütü aidiyete değil, değerlere dayanan bir dikkatlilik (takva, ittika) olmalı değil midir? Ama oldukça saptırıcı bir etken olan iktidar arzusu, daha doğrusu iktidarsız kalma endişesi, doğrulukların savunucusu olması gerekenleri, iktidarın savunucusu olmaya sürüklemiştir. Dolayısıyla bu kesimler, adeta bir sürü gibi iktidarın eğrisi ve doğrusuyla tüm adımlarını izlemiş; Kur’an’ın Hz. Resul’e karşı bile riayette “raina” (sorgusuz itaat: güdülme) ilişkisini değil, “unzurna” (istişare: birlikte düşünme ve eyleme) ilişkisini esas alma vâzını bile dikkate almamışlardır. Kaldı ki bu ayetlerin dosdoğru bir biçimde incelenip anlaşıldığı da oldukça kuşkuludur. Çünkü cemaatler, yüzlerce yıllık bir gelenek içerisinde, kendi içlerinde dahi kelimenin tam anlamıyla istişareye ve sorgulamaya dayanan ilişkiler yerine, buyruğa dayanan ilişkilere koşullanmış bulunmaktadır. Bu ise cemaatleri yaşadıkları çağla hesaplaşsalar da, bu çağa açık bir tutum yerine, tepkisel ve savunmacı bir kapalılığa zorlamaktadır. Bu tepkin tutum, onları eleştirellik ve sorgulamadan uzaklaştırmakta ve cemaat içi otoritenin söylemi kadar iktidara da bağ-ım-layan göbek bağını oluşturmaktadır.

Cemaatlerin bu geleneksel davranış biçimi toplum ve siyasal partiler tarafından da benimsendiğinden, neredeyse yüz yıllık demokrasi geleneğine rağmen, toplum hâlâ siyasal ilişkileri bir birlikte karar verme (unzurna, katılım, istişare) ilişkisi yerine güdülme (itaatkârlık, raina, sürüleşme) ilişkisi üzerinden sürdürmektedir. Bu durumda ise, Kur’an’ın en temel düsturu olan “iyiliği/doğruluğu savunma, kötülüğe/yanlışlara karşı durma” vâzı, iktidar buyruğuna görelileşmekte, dolayısıyla birçok konuda toplumsal açıdan muhatapsız kalmaktadır. Oysa bu, oldukça temel bir toplumsal düsturdur. Zira müminler özellikle kötülüklere karşı elleri, dilleri ve kalpleriyle mücadele etmekle yükümlüdürler. Ama şayet bu temel yükümlülük, bu yükümlülüğe riayeti esas alanlarca üstlenilmezse, ortaya çıkan doğrular ve yanlışlar başkalarınca ifade edilecek ve hatta bu konudaki sorumluluklar da başkaları tarafından ifa edilecektir. Hatta bu, kimileyin Susurluk olayında olduğu gibi bir kaza ile, kimi de günümüzde olduğu gibi bir kaçkın tarafından bile ifade edilebilecektir.  

Burada asıl sorun, ilanihaye gizli saklı kalmayacak bu meselelerin nasıl ve kimler tarafından ifadesi değil, bu sorumluluğun asıl muhatabı olan “cemaatler” tarafından ifade edilmemesidir. Özellikle daha önceleri yerli yersiz, haklı haksız demeden defalarca iktidara desteğini sunmuş olan cemaatlere, -tarikat yapılanmaları veya buna benzer çıkar örgütlerinden ziyade-, özellikle de İslamcılık iddiasını kimseye bırakmayan, her yükselen dalga ile yükselmeyi marifet belleyenleredir sözümüz. Sonuçta ise Allah’ın sünneti (yasası) işlemekte ve kurulan çarklar ifşa olunmaya başlamaktadır. Mesele ise bunların ifşasından da öte, kıyısından köşesinden bilinmekte olunan bu gibi savrulmalar karşısında neden bir “mafya lideri” kadar cesaret ve feraset gösterilemediğidir. Peki, doğruları kim söyleyecek, iyiliği kimler savunacak, yanlışlara kimler karşı duracak ve kötülüklerle kimler hesaplaşacaktır? Adaleti savunma, doğruları söyleme, zulme karşı koyma, kim(ler)in yükümlülüğüdür? Kimler sorumludur bunlardan? Komplo teorileriyle, trol gazlamalarıyla şişirilmiş beyinlerin hazımsızlığının sebepleri nerelere dayanmaktadır?

Bu meseleyi biraz derinleştirirsek bu sorunun temelde bireyden cemaate doğru giden bir tekilleşme mantığı yerine, liderden bireye doğru giden bir tekleşme mantığına da dayandığını söyleyebiliriz. Bu durumun, itaatkârlaştırılarak sürüleştirilen cemaatlerin, kendi akıllarıyla fehmetme gücüne ve cesaretine sahip olmayan, eleştirel bir zihinden uzak olan ve hatta böylesi girişimlerin cemaatten kovulmakla sonuçlandığı, aklın yerini ideolojinin aldığı yapılarına dayandığı oldukça açıktır. Zira bu geleneksel tutum, süreç içerisinde mensuplarını teslimiyetçi bir vasatlığa düşürmektedir. Aksi halde yıllardır gözümüzün içerisine baka baka sürdürülen yanlışlar fark edilir, iktidarın sözlerinin yaydığı büyünün bu kadar kolaylıkla etkisi altında kalınmazdı. Liderle takipçileri arasındaki ilişkinin karşılıksız bir teslimiyete değil, yazılı veya zımni sözleşmelere, ilkelere dayandığının bilincinde olunur ve bu sözleşmelere uyulmadığı zaman bu tutum eleştirilir, dahası bunun hesabı sorulur, hiç olmadı bu ilişki tek yanlı da olsa sona erdirilirdi. Bunlar yapılmadığında ise, özünde biz ve onlar mantığına dayandırılan bu lidere veya iktidara teslimiyetçiliğe dayanan yanlıştan, ancak gemi buz dağına çarptığında, yani iş işten geçtiğinde uyanılacağı ise oldukça açıktır.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Y izzeddin karakan | 06.06.2021 21:51
Selahadin eş çakırgil de okusun belki akilleşir