metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

İslam bilimi ve düşüncesinin Batı'ya etkisi / Ümit AKTAŞ

29.06.2022

Batı'da, bir zamanlar hayranlıkla izlenen İslam dünyası hakkında giderek değişen izlenim ya da yargı, İslam dünyasının "gerilemesi"ne verilebilse de, belki de asıl neden, bu dünya ile kurulan sömürgeci ilişkilerde beklenilmeyen bir tepki ve dirençle karşılaşılmasıyla da ilgili olsa gerek.
 
Ernest Gellner, "Ortaçağın sonunda dört büyük okuryazar dünya uygarlığı vardı. Bunlardan yalnızca İslam'ın modern dünyada sanayi öncesi inancını koruyabildiği görülüyor" derken, bu yargının sebebini de açıklamakta.
 
Zira emperyalizme karşı kayda değer en önemli tepki bu dünya tarafından verilmiştir.
 
Bununla birlikte İslam dünyası, her ne kadar direncini, kimliğini ve iddiasını korumuş olsa da, en geç 15'inci yüzyıldan itibaren olmak üzere üretkenliğini ve etkinliğini yitirmeye başlamıştır. 
 
 
Nitekim bu dünyanın yetiştirdiği son önemli bilim insanlarından birisi olan İbn Haldun da, bu gerçekliğe işaret eder.
 
"İbn Haldun'un toplumbilimi, bu durağanlığı ve toplumların yakalandıkları o ölümcül döngüyü fark ederse de, 'bundan çıkış nedir?' sorusuna cevap ver(ile)mez. İşte tam da orada, o mahut 'kader' ve buna ilişkin olgunun bilimleştiği düşünce boy gösterir.
 
O ise, bu çöküşün tasvirini yaparken, İslam dünyasını buna götüren kimi nedenlere de değinir: Cehalet, eğitim sisteminin ezbere ve taklitçiliğe gömülmüşlüğü, sonu gelmeyen iktidar kavgaları, üretim yetersizlikleri vb. Ama bu durumdan kurtuluş için çok daha fazlasına ihtiyaç bulunmaktadır.
 
Kendisinden bir asır sonra yaşayacak olan Machiavelli ise, farklı bir toplumsal tablo önündedir. Belki simetriktir duruşları ama ivmeleri terstir. Birisi çökmekte olan bir gidişatın içerisindeki tecrübesini toplumbilimleştirirken, diğeri yükselmekte olan bir toplumsal ivmeyle geleceğe doğru bakmakta; geleceğin siyasetbilimi üzerinde konuşmaktadır. 1
 
 
İbn Haldun'a göre Avrupalılar bir zamanlar müdavimi oldukları Kurtuba ve Palermo gibi medreselere artık adım atmamaktadırlar. Zira kendi üniversitelerini kurmuşlardır.
 
Dahası anılan beldeler kaybedilmiş, Bağdat, Ezher ve Zeytuniye'de ise artık eskisi gibi bir eğitim verilememektedir.
 
Tutuculuk, ezber, taklit ve tekrar, eleştirellikten uzaklık, yeniliğin ve yaratıcılığın yerini almıştır.
 
Aliya da günümüz için hemen hemen aynı sorunlardan söz eder İslam dünyasındaki eğitim hakkında ve zorunlu ihtiyacımız olan eleştirel düşünce dersleri ihtiyacını dile getirir.
 
Zira bu dünyanın en hoşlanmadığı şey olsa da eleştirellik ve eleştirel düşünce, bilimin, eğitimin ve siyasetin temel şartıdır. 
 
İlk Avrupa üniversitesi, sadece tıp fakültesi olarak, İtalya Salerno'da ve Bologna'dan yüz yıl önce, Tunuslu bir Müslüman tacir tarafından kurulmuştur. Okutulan kitapların çoğu Arapçadan, Arap medreselerinden (Mesela kuruluş tarihi Hicrî 120 / Miladî 737 olan Zeytuniye Medresesinden. ÜA) tercüme edilir. İstanbul'un fethiyle ise İslam dünyasına hayranlık yerini bir küçümsemeye bırakır ve bakışlar giderek Yunan'a çevrilir. 2
 
Dolayısıyla da o zamana değin bilim ve düşüncenin üreticisi olarak görülen Müslüman düşünürler, giderek Yunan bilim ve düşüncesinin aktarıcıları olarak telakki edilmeye başlanır.
 
 
Alexandre Koyre'ye göre ise,  Latin Batının ustaları ve eğiticileri Araplardı.
 
Yunan eserleri Latinceye çevrildiyse, bu yalnızca Latinlerin Yunanca bilmeyişinden değil, felsefe bilmemelerinden de kaynaklanıyordu.
 
Dolayısıyla Farabi, İbn Sina veya İbn Rüşd gibi Arap düşünürlerinin eserlerini ve şerhlerini okumaya mecbur kalmaktaydılar…
 
Öte yandan, tıpkı Osmanlılar gibi Romalılar da, "kılgın şeylerle ilgilenirdi: Tarım, mimarlık, savaş sanatı, siyaset, hukuk, ahlak. Ama bütün klasik Latin yazınında bunlara dair tek bir bilimsel yapıt da aransa bulunmaz… Buna karşılık Arap dünyasında olaylar böyle gitmez. Siyasal fetih daha yeni bitmişken, Arap dünyası şaşırtıcı bir istekle Yunan uygarlığının, biliminin, felsefesinin fethine girişir. Bütün bilimsel ve felsefi yapıtlar ya çevrilecek ya da -Platon için yapıldığı gibi- özetlenip açıklanacaktır. Arap dünyası kendisini Yunan dünyasının sürdürücüsü ve mirasçısı diye görür ve öyle söyler." 3
 
 Bu nedenle, Arap dünyasının gerilemesini izah için, sözgelimi E. Renan gibi oryantalistlerin yaptıkları gibi Arapların felsefeye isteksizliklerinden ya da entelektüel yeteneksizliklerinden bahsetmek doğru bir yaklaşım değildir.
 
Bu gerileyiş daha çok, "felsefenin din dışı tutumunu eleştiren İslam ortodoksluğunun hiç de haksız olmayan şiddetli tepkisinin etkisiyle, özellikle de, Arap uygarlığını birleştirip, İslamlığı bağnaz, felsefeye bütünüyle düşman bir dine dönüştüren Barbar, Türk, Moğol (İspanya'da Berber) akınlarının yıkıcı etkisiyle açıklanabilir." 4
 
 
İslam dünyasında olduğu gibi, Avrupa'da da filozoflar genelde dindar; Tanrı ise, Yunanlılarda olmadığı bir biçimde tek ve yaratıcıdır.
 
Ama bu yaratıcı Tanrı, Platon'unki gibi İyi, Aristo'nunki gibi Düşünen bir Tanrı'dır. 5
 
Françeskocu keşiş Roger Bacon, İbn Sina'nın imam (halife) hakkında söylediklerini rahat rahat papaya uygular. 6
 
 
İbn Sina'nın mistikliğine karşı İbn Rüşd akılcıdır ve hayatın akli bir açıklamasını esas alır.
 
Bunun Batı'ya yansıması ise nesnel bir akıl ve buna karşılık gelen bir kamusallıktır.
 
Ve hatta Avrupa aydınlarının, o da Kiliseye karşı bir alan kazanmak için ihtiyaç duydukları "çifte hakikat" fikri de, İbn Rüşd'den ziyade, onun referansıyla da olsa, bu aydınların fikri olsa gerek.
 
Laikliğe doğru akan bu fikrin gerçekleşmesi ise Kilisenin, Tanrı adına işlenen cinayetlerinin sonrasında itibarını yitirerek geriye çekilmesiyle mümkün olacaktır.
 
Bilimin Ortaçağ'daki olağanlığını aşan, bilimsel nesnelliğe gözlem kadar deneyi de ekleyen -ki bunlar, Müslümanlar tarafından uygulanmaktaydı zaten-, Galileo'dur.
 
Aristocu duyumculuğa karşı fiziğe matematiğin sokulması ise bir tür Platonculuğa dönüşle mümkünleşecektir.
 
 
İslam'ın başarısı ise sadece düşünsel atılımıyla sınırlı değildir. Hıristiyan ruhbanlığıyla karşılaştırıldığında, hayatı oldukça "seküler"leştirmiş, kadınları günün şartları içerisinde özgürleştirmiştir.
 
Günümüzde ulaşılan haklar açısından bakıldığında kadınların miras ve boşanma hakları ya da şahitlikleri yetersiz gibi gözükebilir ama o günün şartları açısından bunlar birer devrimdir.
 
Gerçi özellikle de kadınlara mirastan pay verilmesi, tarihi geriye dönük bir okuma ile değerlendiren günümüz kapitalizminin bakış açısınca, ailesel sermayeyi dağıtarak İslam dünyasının kapitalizme geçişini ketleyen bir neden olarak da değerlendirilmektedir. 7
 
Müslümanları Batı dünyasının gerisine düşüren başka bir neden ise, etkileri şirketleşmede de hissedilen istişari ve çoğulcu ilişkilerden giderek uzaklaşılmasıdır.
 
 
Avrupa ile ilk temaslarında korku kadar hayranlıkla da karşılanan Müslümanlar, tepkinin ötesinde, bir takibin de yollarını açacaktır.
 
Kiliseyi tehlikelere karşı korumak isteyen Cluny papazı Muhterem Peter (1094-1156), İspanya'da bir tercüme heyeti oluşturarak, Arap kaynaklarını çevirtmeye başlar. 8
 
 
Coğrafya hakkında hiçbir bilgileri olmayan "Haçlılar ise, Sicilyalı İdrisî ve Endülüslü İbn Said gibi coğrafyacıların eserlerinden yararlanırlar." 9
 
Sicilya'daki temas melez bir kültür oluştururken, Palermo üniversitesi Avrupalı öğrencilere hizmetin yanı sıra, tercüme eserlerle geleceğin Avrupa üniversitelerine de kaynaklık edecektir.
 
Özellikle İbn Sina'nın eserleri çevrilir ki "o dönemde filozof denince akla Müslümanlar gelmekte… Ve bunlara karşı savunmacı eserler kaleme alınmaktadır... İmparator II. Friederich ise, Arapça bildiği gibi vaktini Müslümanlarla tartışarak geçirmektedir." 10
 
"Neredeyse 17. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde İbn Sina'nın tıbbı okutulacak"11…
 
İslam'ın müdafaasını yüklenen Richard Simon (1638-1712), tarafsızlıkla suçlanınca kendini, 'İslam ahlakçılarını okursan meseleyi anlarsın'12, diyerek savunacaktır.
 
Hatta Osmanlıların müsamahasıdır örnek gösterilen. Yahudiler kadar Protestanlar veya siyasal muhalifler, günümüzün tersine, Doğu'ya, Osmanlılara sığınmaktadır.
 
1800'lere doğru değişmeye başlayan bu hava, -yine de insafını koruyanlar olsa da-, büyük ölçüde sömürgeci isteklere karşı gösterilen tepkilere (Osmanlı, Hindistan, Afrika…), Batı'ya karşı direnişe ve bunların da ötesinde giderek yayılan bir unutkanlığa ve belirginleşmekte olan bir üstünlük duygusuna, hatta ırkçılığa dayanmaktadır. 
 
 
Edward Said'in "Oryantalizm"i de, bu tarihten sonra belirginleşen bir Doğubiliminin bilimselliğini tartışmaya açarken, birçok kişiyi suçüstü halinde yakalar.
 
Ian Almond ise, Cezayirli bir Yahudi olan J. Derrida'nın İslam ve dahası Yahudilik hususundaki konuşamamasına değinir:
 
… Konuşamaması'nın anlamı, yazarın aşmayı tercih ettiği geleneklere 'ait olmamasında' bulunuyorsa o zaman bu ihmal daha da ilginç bir hal alır: Alman bir Dominiken ya da Bavyeralı bir fenomenolog hakkında yazarken kendini 'evinde' hisseden ama kendi inancı üzerine (terk edilmiş olsa da)… yorum yapmakta tereddüt eden Cezayirli bir Yahudi. 13
 
 
Kısacası, aradan bunca zaman geçmiş ve bu zamana özgü birçok trajik hikâye yaşanmış olsa da, bu hikâyelerin oluşturduğu önyargılar kadar içselleştirilmiş baskıların etkileri de sürmekte.
 
Düşüncesizce ya da değil, bu noktada 'İslami gelenekler' Fransız bir postyapısalcının yazabileceğinin ötesinde radikal bir Arap-öteki ile bağlantılı olarak bir öteki (autre) şeklinde karşımıza çıkar. İslam bir kez daha konuşulamayan Öteki'ye dönüşür; herhangi bir Hıristiyan negatif teoloji eleştirisinde basitçe yeri olmayan bir Öteki"ye. 14
 
 
Oysa tek bir İslam kadar, tek bir Batı da yoktur. Ama İslam, en önemli yönüyle, "pagan olmayan bir tektanrıcılık"tır.
 
Tanrı'nın ölümü düşüncesine karşı bir direniştir. "Talal Asad ise şöyle yazar: İslamın özsüzleştirilmesi Avrupalı olmayanların Avrupa medeniyetinde asimilasyonuna dair tüm düşünüş için paradigmatiktir." 15
 
 
B. Salman Sayyid'in "Fundamentalizm Korkusu" ise İslam'ın oryantalize edilerek bir sömürü nesnesi olarak takdimine kökten bir itirazdır.
 
Ona göre "Doğu" (Şark) imgesi doğrudan Batı(lı iktidar) tarafından kurulmuştur. 16
 
 
İslamcılık ise bu hegemonik "bilim" kurgusuna bir tepkiye olduğu kadar, "Batılı olarak algıladığı üst anlatılara yönelik şüpheye dayanmaktadır". 17
 
Zira bu anlatı bir "hakikat rejimi" olma iddiasındadır. Üstelik maruz bırakılan bu Batılılaşma icbarı, bir modernleşme olarak da takdim edilmekte ve alternatif modernleşme biçimlerinin de önünü kesmektedir.
 
Bu ise dünyanın sadece tektipleşmesi değil, aynı zamanda kapitalist bir mantığa ve iktidara da boyun eğmesi anlamına gelmektedir. 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş