metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

Günah / Ümit Aktaş

21.01.2022

İnsanı eksikli bir “beşer,” yani canlılar içerisinde bir canlı; muhtaç, zayıf, aciz kılan, toplumsal bir varlık olmaya koşulluluğudur. Tabi ki sadece eksiklerini ve ihtiyaçlarını gidermek için değil, bir “insan” olabilmek için de o, bir aile veya bir cemaat içerisinde olmaya yazgılıdır. İçerisinde vücut bulduğu dünya kadar, kendine bir yol kıldığı yoldaşları da onun “kaderi”nin belirleyicileridir.

Eksikli ve zaaf içerisinde olan beşer, bir insan olarak kendisini gerçekleştirebilmek için, tıpkı o masmavi derinliklerde boğuluyormuşçasına denizin üzerine sıçrayan ama akabinde, aldıkları o bir nefesçik “özgürlük”le yeniden denize düşen balıklar gibi kendisini yazgılı ve koşullu kılan tabiattan, aile veya cemaatinden dışarı sıçraması ve orada kendisine bir nefes alabileceği patikalar açması gerekmektedir.

Çünkü onun için ailesi ya da cemaati üzerinde yürüyebileceği bir yol (ethos, tarikat, mezhep, şira…) olsa da bu yol, kendisini icbar eden bir caddedir. Oysa bir bilgenin ifade ettiği gibi gerçek yolculuklar ancak bu hazır ve açılmış yolların, yani caddelerin bittiği yerlerde, patikalarda başlar. Zira patika size aittir. Orada düşer ve kalkarsınız ama açılmış yolların konformizminden kurtulur ve kendi yol(culuğ)unuzu oluşturmaya çalışırsınız. Yani kelimelerinizi, yoldaşlarınızı, siretinizi veya ufkunuzu; dolayısıyla da gerçek cemaatinizi. Çünkü bir yolu oluşturan gerçekte yoldaşlarınızdan başkası değildir.

Tabi ki bu kendine özgülük, arızalardan ve kazalardan da masun veya muaf değildir. Bir beşer için arıza veya kaza olan şey ise bir insan için günahtır. Onun kemali bu eksikliğinde; özneleşmesi, yani bir insan olmanın bilincini, sorumluluğunu ve özgürlüğünü kazanması da bu kazalara, düşmelere kalkmalara, yani günahlarına ve arınmalarına (itiraf, tövbe, özeleştiri, kefaret…) dayanır. Nitekim dilimizde de “düşme” ve “düşünce” kelimeleri aynı kökten gelir. Zira -keşke böyle olmasaydı ama- beşer ancak düştüğünde düşünmeye başlar; o da yapabilirse. Ve de ancak düşündüğündedir ki insanlaşmaya ve özgürleşmeye başlar; yani sorumlu biri haline gelir.

İyilik/kötülük, günah/sevap, dişi/erkek gibi insana dair kavramsal çiftler, pozitif/negatif gibi matematiksel veya olumlu/olumsuz gibi dilbilimsel terimler gibi tam olarak bir karşıtlık ifade etmezler. Bu kavramları karşıtlıktan ziyade geçişken, görece ya da akraba ve hatta müstakil kavramlar olarak almak da mümkündür. Hatta iyilik/kötülük, günah/sevap kavramları arasındaki farklılık arızi veya bilişsel olmayıp; kökensel veya ontolojiktir.  İyilik her zaman kötülüğün karşıtı olmadığı gibi, karşısında da olmayabilir. Bazen iyilik yapmak için kötülük işleyebiliriz. Musa kıssasındaki bilge kişinin masum insanların gemisini kurtarmak için gemiyi hasarlaması gibi. Günahkâr olmak da sevaplardan büsbütün uzaklaşmamızı gerektirmez. Dişi ve erkek ise cinsiyet olarak farklı olsa da, bir insan olarak aynıdır.

Nitekim bütün insanlığın öyküsünü sembolize eden Âdem kıssasında da Âdem, bildiği ya da düşünebildiği için meleklerin itaatine ve saygısına (secde) mazhar olur ama eşiyle birlikte (aile, cemaat, yoldaş) çıktığı yolculuğun belki daha ilk adımında hata yapar (düşer). Bir beşer oluşu açısından hata olsa da bu, insanlığı açısından bir günahtır. Ama o düştüğü yerde kalmaz; kalkar, tövbe ve pişmanlık ile Rabbine rücu eder ve yolculuğunu sürdürür. Kendi dünyasında ve kendi yolundadır artık.

Bir günah ya da hata, oradan gereken dersler çıkarıldığı ölçüde, bir yol kazasıdır sadece ve bu, duçar kalanı ve yaptığından pişman olarak kurtuluşunu arayanları ebedî bir günahkâr kılmaz; hatta bu, bir insanın özgür ve sorumlu oluşunu ortaya koyar ve onu özneleştirir. Toplumlar gibi bir insan da olumsuzlukların eğiticiliğiyle, düşmelerden devşirdiği -devşirebilmişse tabi-  düşünceleriyle yolculuğunu kemaline doğru ilerletir. Bir kemale ulaşabilir mi? Bunun için yolculuğun bütününü görebilmek gerekir. Tabi ki biz yarıda kalmış yolculukların kemal çizgisine vakıf olamasak da, Yaratan bu çizgiyi kemaliyle okur ve değerlendirmesini de ona göre yapar.

Bir davranışı ahlakî kılan ise niyeti, amacı ve edimidir. Velev ki bu amacına ulaşamasa da Allah nezdinde bu davranışı, niyeti ve yönelimi doğrultusunda bir anlam kazanacaktır. Düşe kalka yolculuğu içerisinde özneleşen insanın davranışları, ahlakiliği itibarıyla da “beşer”inkinden ayrılmıştır. Her adımı bir riski de göze alan bu yolculuklar ise yol kazalarından muaf olamaz ve hatta bu kazalar eğitici bir yönü de haizdir. Asli olan ise genel istikamet ve bu istikamete tutunmak için gösterilen cehddir. Nefsin arındırılması ise işte bu istikamet üzerinde tutulabilme çabası olarak cihaddır.

Orada nice ayartılarla karşılaşılabilecek olunsa da, asli istikametten kopulmadığı ve  yaşanılan kazalardan veya olumsuzluklardan dersler çıkarılarak doğru istikamete rücu edildiği sürece, günahlar bir hata olarak bağışlanabilir. Tabi ki bu bağışlanma, günahın sadece geçmişe doğru değil, geleceğe doğru tutum alış üzerindeki işlevine de görelidir. Çünkü insan mekanik bir varlık olmayıp, karmaşık bir düşünsel kimyayı haizdir. Onda aşk nefretle, iyilik kötülükle, arzular sakınımla, akıl körlükle, umut ediş bezginlikle, acelecilik sabırla dolaşıktır. Bu karmaşaların kimyasına bakarak bir karara varmak ise düşünebilmemizle ilgili bir basireti gerektirir. Bir edim ise ancak bu karmaşadan çıkardığı amacına göre bir anlam ve değer kazanabilir.

Tanrısal lütuf ise kendi bakışını bize aktarmak, bizi bir yere çıkarmak, kendine yakın ve belki de bir yoldaş kılmak ister. Karmaşık yollar arasından birisini seçmek ise, tarihsel akıntıları bir ana akıma dönüştürmek için değildir sadece. Sessizce bir yol açmak, ürkütmeden kimseleri, alabildiğine yansız – lâkin mümkün müdür bu yansızlık; insanlığımızı ayartılardan, hırslardan emin kılmak mümkün mü?..

Kopmakla geri dönmek arasındaki tereddüt, yuva ile yol arasındaki açıklıkta yarattığı o daracık gerilimle besler kendisini. İçinde kıpırdayanı duyduğunda – ama bir çocuk olarak değil, başka bir duyguyla; kıvranan, kımıldayan o imgenin doğum sancılarını ilk çekmeye başladığında peyda olan bakışlarındaki o ürküntü, orada kaim olan yabanıllığın yumuşayarak bambaşka bir sesle kendisini ifşa etmesidir. Kimdir seslenen, çağıran kim; çabalayan, umutlanan, kaldıran başını yıldızlara doğru? Işığa, kamaşmaya, parıldamaya doğru akan o coşku. Ve artık tüm tarih boyunca serimlenecek olan oradadır. Orada beklemektedir kendisini dile dökecek olanı. Çekip çıkarmasını kendisini o gizemli rahminden tanrısallığın. Dilsizliğin cehenneminden kurtarmasını ve ritmik bir terennüme dönüştürmesini.

İlk çığlık atıldığında o farklı vezinle, kendisini bile ürküten, şaşkın kılan, sulardaki yansımalar ve dalgalanmalardan kaçan o ilk bakış; bir şiir midir yoksa bir şarkı mı? Belki de her ikisi. Bir ressam, bir şair veya bilim insanı. Aramızda sadece adımlar vardır o ilk çığlıkla, farklı bir biçimde atılmış ve en fazla atanı ürkütmüş olan. Çünkü bu bir çılgınlıktır belki – olsa olsa… Bu ister insanlığından sıyrılmak, isterse beşeriliğinden kurtulmak için olsun. Sıyrılmak! Kaçıp uzaklaşmak mı, yoksa kendisini o çılgınlık uğrağından kurtaracak selamete dair hissiyatı derinlemesine bir kavrayışa dönüştürmek mi? Aslında tam olarak olan, beşeriliğiyle arasında bir mesafe açan o parlayıştır. İncecik bir suyolunu ışıldatan bu parlayış, eline çarpan bakış, kendisini anakıtayla ayıran o yarılma, dilinden kopan o anlam/sızlık… Bu ikilemden kurtaramayacak olsa da kendisini, kendi ve gölgesi, o sinsi hayvanı hep yanı başında bulacaktır; dikizlerken kendisini, baştan çıkarırken ya da aşağılarken. Oysa sorun olumlu olanı ilerletebilmek, derinleştirmek, unutmamak ve kıvrımlı hale getirebilmektedir. Yolları içerisine taşıyarak, renkleri ve sesleri… Onlarla sadece yongalar yapmakla yetinmemek, resmetmektir sularda yansıyanı kayalıklara, kayada saklı olanı açığa çıkarabilmektir yontularıyla ve çığlıklarını bir umuda dönüştürebilmektir gücü yettiğince. Orada yükselen artık bir mabet ve derinleşen bir yurtlanmadır kendisini çevresinde döndüreduran.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş