metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Göçmen Karşıtlığı Üzerinden İdeolojik Duruş-Mehmet Şaşmaz

01.08.2023

 

Gücü elinde bulunduranların güçsüzlere tahakküm kurduğu gerçeği insanlık tarihi kadar eskidir. Güç biriktirenlerin oluşturduğu zulüm ve adaletsizlik güçsüzlerin aleyhine ve sömürülmesiyle sonuçlanan insanlık dışı bir durumdur.  Güç bir insanda veya toplulukta birikebilir, kabilevi tarzda kendi taraftarı çok olanın güçlü olduğu ve güçlü kabilenin krallar çıkardığı kadim tarihte zayıf, güçsüz ve köleler, güçlülere her ne durumda olursa olsun tabi olmak zorunda kalmışlardır.

Rabbimiz, vahyinde güçsüzlerin yeryüzüne hakim olmasını ve adaletle şahitlik yaparak Hakk'ı ayakta tutmalarını murad etmiştir. Zalimce güç biriktirenlere misal olarak; genel özellikleri müstekbir olan Firavun, Nemrut isimleri  verilmiştir. Bunların, güç biriktirerek oluşturdukları dünyada büyüklenme ve zalimlikleriyle güçsüzler üzerinde ilahlık ve rablik taslamaları vahye konu olmuştur.

Tarihin tozlu sayfalarında mazlumların çilekeş dünyaları birbirine benzerdir, zaman ve mekân değişse de acılar insani anlamda da hep aynıdır. Mazlumlara reva görülen; açlık, sürgün, ölüm, geçmişte alınıp satılma, modern dönemde de kölece işçilik gibi az bir meta ile geçinmek ve hayatta kalmak için insan şerefini ayaklar altına alan güç biriktirenlerin zulmü ile yaşamak zorunda kalmaktır. Bu durumda en mazlum olanlar; savaşlar, hastalıklar, doğal afetler ile göç eden insanlardır.

Tarihte insanların göç hareketi hep olmuştur. Bundan sonra da olacaktır ama tarihte yaşanan göçler kabilesiyle beraber hareket eden insan kitlesi ile olmuştu. Kabilesiyle beraber göç eden kitle  kendi şerefini koruyarak yaşamlarını sürdürmüştür. Çünkü, kabile onların vatanı anlamındadır. Günümüzde vatan ne ise geçmişte de kabile aynı yaşamsal anlama gelmektedir. Eskiden bir kişi için en büyük ceza kabileden sürülmekti.  Çünkü, kabilesiz insan vatansızdır. Vatansız olmak da en güçsüz olmaktır. Savunanı olmayan ve insanlık şerefini koruma desteğinden yoksun olmaktır. Bu nedenle günümüzde vatanlarından sürülen veya göç ederek başka bir yere giden insanlar, geçmişin kabile göçünden farklı olarak kabileden sürülenlerle eşdeğer bir hayata taliptir. Bu da  mazlumiyetin en uç noktası olup kişiyi her türlü zulüm ve sömürüye açık bir duruma getirir. Bu coğrafyaya göç edenler nedeni ne olursa olsun bu durumda bir hayat yaşayan bir mazlumiyete tabidirler. Hiçbir insani hakları olmayan açlık, acı ve gözyaşıyla baş başa kalan emeği sömürülen müracaat edebileceği hiçbir dayanağı olmayan, bu dünyadan ama bu dünyada yeri olmayan arafta kalan insanlardır.

Hâlbuki, Allah'ın arzı geniştir, insan da vahiy ile şekillenen düşüncesinde Allah'ın arzının maliki değil imtihan için kullanıcısıdır. Biz Müslümanlar bu bilinçle Allah'ın arzına bakarız fakat modern dönem, ulus-devlet  kavramı ile arzı mülkiyetleştirmiş tek malik ve kullanıcı diktatörlüğü kurmuştur.  Bu sebepledir ki, Batılı düşünür ve siyasetçilerin etkisiyle İslam dünyasını da kasıp kavuran ideolojik bir milliyetçilikle gelen ulus devlet ve vatan kavramı ümmet olmanın önünde en büyük engeldir.

Avrupa vatan ve milliyet kavramını  halkları sömürü için oluşturmuştur. Avrupa, Yunan ve Roma'nın devamıdır. Roma'da emperyal bir imparatorluk kurmuş ve siyasi hedefleri için Arap Yarımadası, Kızıldeniz ve Hindistan ticaret yollarını kontrol altında tutmak istemişlerdir. Bunun için Mısır'ı merkez üs haline getirmiştir. Sömürünün devamı için Roma, Asya ve Afrika coğrafyasına bilimsel çalışma adı altında; coğrafi durum ve insanların yaşayışları, kabilelerin durumları, krallıkların gücü ve askeri kapasitesini  araştırmak için bilgin ve kâşifler göndermiştir. Bu bilgin ve kâşiflerin temel görevleri, Roma'ya istihbari bilgi ve belge sağlamaktı. Bunun en iyi örneği Roma'da Batlamyus’dur. (M.S. 100-170) Coğrafya, Arap kabileleri ve krallıklarıyla ilgili yazıları günümüze kadar gelen Batlamyus, matematikçi ve astrofizikçidir ama ama coğrafyacı kimliğiyle yaptığı haritalama ve bilgilerle dönemin Roma’sının da resmi bir görevlisidir.

Avrupa devletleri, Roma’nın devamı olarak sömürü ve dünya hakimiyeti kurmak düşüncesinden yola çıkarak 18. yüzyılda, Araplar üzerinde özelde İngilizlerin başlattığı istihbari faaliyetler İslam coğrafyası için hazin sonuçlara sebep olmuştur. Osmanlı devletini parçalayıp yıkmak için, farklı etnik kökene sahip tüm milletleri özellikle de Arap kabilelerini -aralarındaki ihtilafları körükleyip- milliyetçilik  duygularını aşılayarak, Osmanlı devletine isyan için kışkırtmışlardır. Osmanlı saflarında, yani bizimle beraber sonuna kadar canla başla mücadele edenler olduğu gibi, İngilizlerin oyunlarına gelip isyan edenler de olmuştur.

Bu isyan ve karşılıklı kışkırtmalar  neticesinde de Osmanlı Arap ilişkileri ciddi darbe alıp âdeta zehirlenmiştir. Arapların İngilizler desteğiyle Osmanlı'dan ayrılması  aydınlarda ve halkta Arap karşıtlığını beslemiştir. Osmanlı sonrası kurulan Türk halkı içinde  ümmet bilincinin yok edilmesi için; vatan topraklarımıza saldıran İngiliz, Fransız ve sair düşman ülke değil, yüzyıllardır dost ve kardeş yaşadığımız Müslüman Araplar hain düşmanlar olarak gösterilmiştir. “Araplar bizi arkadan hançerledi! Araplardan dost olmaz!” gibi itici, kötüleyici söylemlerle; okullarda, yayın basın kanalıyla, olabilecek tüm imkânlarla dimağlar zehirlenmiştir. Bir zamanlar kardeşler olarak yaşamış, cephelerde beraberce savaşıp şehitler gaziler vermiş olan  insanların torunları artık birbirinden nefret eden düşmanlar olmuştur.

Araplara: “Osmanlı sizi sömürüyor sizin ayrı devlet olmanız gerekiyor.”  Türklere de: “Araplar hain, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”  Kışkırtmalarıyla birbirine düşman eden “Böl-Parçala-Yönet” sömürgeleştirme kuralı  uygulanmıştır. Böylece, küçücük devletçikler kuran/ kurdurulan Müslüman halklar arasında milliyetçilik ideolojisi zirve yapmış ümmetçi siyasetten ulusçu siyasete geçilmiştir.

Farklı din ve milletlerden halkıyla 623 yıl boyunca birada yaşayan Osmanlı devletinin ardından cumhuriyetle beraber “Türkiye Türklerindir.” düsturu  hakim olmuştur. Artık yeni devletin yönetim düşüncesinde İslam, ümmet gibi kavramlar yoktur. Avrupa’da öğrenim görmüş, Batı hayranı, laik aydınların uygun gördüğü modern Batılı tarzda bir süreç başlamıştır. Bu anlamda yeni cumhuriyetin kurucu felsefesini oluşturanların başında Ziya Gökalp gelir.

Ziya Gökalp, Fransız düşünür Durkheim'den etkilenerek yeni bir devlet, yeni bir halk ve yeni bir ulus oluşturmak için mücadele etmiştir. Cumhuriyetin kurucu iradesi, Ziya Gökalp'in fikirlerinden etkilenmiştir. Ulus kimliğini oluşturmak için Türklük, vatan, bayrak gibi yeni kutsallar oluşturulmuş ve bu oluşturulan kutsallar ile halk eğitime tabi tutulmuştur. “Kabe Arab'ın olsun bize Çankaya yeter!” diyebilen bir Aydın tipinin beslendiği ideoloji tamamen Arap İslam karşıtlığı üzerinedir. Türklük  kimliğinden İslam'ı dışlamak için oluşturulan ideolojik durumdur.

Bu ve bunun gibi İslam Arap karşıtlığı üzerine sistemli eğitim tabanda zamanla taraftarını çoğaltmıştır.  Seksenli yaşlara gelmiş Cumhuriyet neslinin kendi torunlarına Arap karşıtlığı üzerinden sözler söyleyebilmesi ve nefret duygularıyla kin kusması projenin başarılı olduğunu gösterir. Bu nedenle göçmenler üzerinden söz söyleyen günümüz siyasiler ve aydınlarının beslendikleri kökleri yeni değildir. Sadece iş ve aşa  indirgemeyecek kadar ideolojik bir kutuplaşmanın ürünüdür.

İslam ortak paydasında birleşen ve Müslüman olan halkın çoğunluğu, İslam karşıtlığı üzerine yapılan bu toplum mühendisliğini kabul etmemiştir. Bu nedenle Türk toplumu bölünmüş bir toplumdur ve iki grubun uzlaşması mümkün değildir. Seküler, milliyetçi, Türkçü İslam karşıtı söylemleri kabul edenler ve etmeyenler olarak bölünmüş bir toplum. Bölünmüş toplumlar da en çok emperyallerin işine gelir. Kendi çıkarları için, işbirliği yapabileceği bir taraf üzerinde plan yapar ve bu kesim de, genellikle seküler kesimdir. Türkiye özelinde bu hep böyle olmuştur.

“Kâbe Arab'ın olsun bize Çankaya yeter!” diyebilen bir damardan beslenen günümüz seküler milliyetçi aydın kesimi, Türklük ve vatan üzerinden Göçmen karşıtlığını büyütmüştür. Siyasilerin oy uğruna da olsa göçmenler üzerinden tartışma başlatmaları doğru değildir. Emperyal hırslarla Türkiye'yi karıştırmak isteyenler için toplumsal zeminde göçmen karşıtlığını körüklemek için yatırım yapabilirler. gelecek yıllar bu ayrıştırıcı dilin ve karşıtlığın artacağını göstermektedir. Mazlum insanların dişiyle tırnağıyla biriktirdiklerine hasetlik eden ve bunu “Ekmeğimizi, işimizi  elimizden alıyorlar.” diyen bir kitle oluşmaya başlamıştır. Türkiye'deki ekonomik krizin etkisiyle özellikle de okumuş genç kesim üzerinde etkili olabilmektedirler. Son seçimlerde gençler üzerinden göçmen karşıtlığıyla oy devşirme çabaları da boşuna değildir. Türkiye'deki ekonomik kriz en fazla okumuş ama iş sahibi olamamış gençleri etkilemiştir. Ekonomik krizin devam etmesi göçmen karşıtlığını körükleyen bir durumdur.

Allah'ın arzında hep beraber yaşamak ve rızkı paylaşmak bir dünya imtihanıdır. Biz insan aklıyla rızkı dağıtıcı değiliz ama ekonomik krizin getirdiği bunalım iktidar olup muktedir olamayanları da etkilemiştir. Son günlerde göçmenlerin geri gönderileceği, vatandaşlık almanın zorlaştırılacağı, sınırların daha iyi korunacağı gibi sözler iktidar tarafından da dillendirilmektedir. Bu söylemler tabanın gazını almak için oluşturulan söylemlerdir. Ekonomik krizin halkı vurduğu bu yeni durumda göçmen sorunuyla iyi mücadele ediyoruz, mesajıdır.

Bileceğimiz yegane şey: Göçmen konusu bir insanlık sorunudur. Ya insanlığımızı kuşanarak İslam ortak paydasında bu insanlarla kardeş olacağız ya da zalimleşerek onları yok edeceğiz. Devlet, vatan, bayrak insandan daha kutsal değildir. İnsan yaşamı, insan şerefi ve insan olmanın erdemi hepimizi ilgilendiren bir imtihan konusudur.

İktidar olmak, bir fazla oy almaktır Bu nedenle siyaset gelecek yıllarda da göçmen konusunu gündeme getirecektir. Fakat Müslümanlar, iktidar ve siyasetten bağımsız olarak İslam ve insani ortak paydada mazlum göçmenlerin haklarını savunabilmeli ve iktidar ve siyasete etki edebilecek projeler üretebilmelidirler. Bu nedenle İslami vakıf ve dernekler sadece aş ve gıda ile değil, göçün sosyolojisi psikolojisi ile de ilgilenebilecek bir  birikimi ve pratiği ortaya koymalıdırlar.  Göç eden bu insanların duyguları, toplumdan beklentileri, nasıl bir hayat istedikleri üzerinden eğitim faaliyeti yürütülmelidir.

Batı tarzı bir entegrasyona ihtiyacımız yoktur. Batı’nın dillendirdiği entegrasyon, seküler Batı yaşamını benimseyen bir göçmen tipidir. Bizdeki aklı evvel aydın tiplerimizin de entegrasyondan kastı budur. Suriye özelinde Türkiye'ye gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu müslümandır.  Değerlerimizi oluşturan ortak kimlik islamdır. Fakat kültürel farklar ve alışkanlıkların itici olmaması için toplumsal yaşama uyarlanabilmelidir.  Dernek ve vakıfların proje bazlı göçmen sorununu ele almaları yarınlar açısından umut oluşturur. Sadece siyasete ve iktidara bırakılan göçmen sorunu zamanla çatışmacı ve toplumsal ayrıştırıcı bir işlev görmeye adaydır. Bu nedenle şu anki göçmen sorununu ele alış tarzı umut vaat etmiyor ve imtihan dünyasında Müslümanım diyen her bir birey, vakıf, dernek, sivil toplum kuruluşu bu imtihanı kaybetmeye aday bir profil çiziyor.

Rabbimiz, bizleri bu imtihandan yüz akıyla çıkarsın. Vesselam...

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş