Yaklaşık bir buçuk aydır televizyonlardan canlı canlı izlediğimiz Amerika ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü saldırganlık ile ilgili olarak tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Türkiye’deki genel kamuoyu vicdanı, İran’ın yanında yer alsa da aykırı sesler de gazete köşelerinde ve asosyal medyada arzı endam ediyor. İşin ilginç yanı muhafazakâr ve dindar bazı kalem erbabı da sanki Türkiye ile İran savaşıyormuş gibi İran’a yumruk sallıyorlar. Tabi bu durumda ahalinin kafası karışıyor.
Farkında olmadan kendilerini emperyalist saldırganlar safına düşürecek tarzda görüş beyan edenler, bunu milliyetçi veya mezhepçi bir bakış açısıyla yaptıklarını zannediyorlar. Lakin bu bakış açısının milliyet ve mezhep meselesinden öte bir çeşit “dar kafalılık”tan kaynaklandığı aşikâr. Çünkü hem milliyet davası ve hem de bir mezhebe mensup olmak insanı böyle düşünmeye mecbur etmez.
Savaşla ilgili yazıların en önemli eksikliği, gidişatı sadece teknolojik güç üzerinden değerlendirmeleridir. Öyle ki insan ve toplum psikolojisi bile hesaba katılmadan sadece tanka, füzeye ve uçak gemisine bakarak görüşler serdediliyor. Halbuki korkak bir adamın elindeki silah, cesur bir adamın yumruğu kadar tesirli değildir.
Atlanan hususlardan bir tanesi de sanki fail (özne) sadece insanmış Tanrı’nın dünya üzerinde hiçbir iradesi yokmuş gibi değerlendirmeler yapılmasıdır. Halbuki Müslüman zihninde Allah, hiçbir zaman alemi kendi haline bırakmamıştır (her ne kadar onun neyi murat ettiğini bilemesek de). Savaş söz konusu olduğunda O, nice az toplulukları çok topluluklara karşı galip getirmiştir. O, zayıfları müstekbirlere karşı desteklemiştir. Kur’an-ı Kerim‘in bildirdiğine göre Allah, bir topluluğa yardım etmeyi dilediğinde bunu onların düşmanlarının kalplerine korku salarak yapmaktadır.
İran halkı, “Canfeda” ismini verdiği bir gönüllülük yöntemi ile Amerika’nın ve İsrail’in saldırı düzenleyebileceği enerji kaynakları, köprüler ve tesislerin etrafında toplanarak canlı kalkanlar oluşturdular. Bugüne kadar bunun benzerini dünyada hiç görmedik. Allah, onların yüreklerine nasıl bir cesaret vermişse varın siz düşünün. Yahudilerin ise sığınaklar da bile korkudan ödleri patlıyor.
Bizim televizyonlarımızda, savaşın başlaması ile İran’dan Türkiye’ye büyük bir göç dalgasının geleceğine ilişkin pek çok masal dinledik. Ama hiç de öyle olmadı. Aksine dışarıdaki muhalifler bile ülkelerini savunmak için sınır kapılarımızdan İran’a geri döndüler.
Savaşın ilk günlerinde Ali Hamaney ve üst düzey yöneticilerin öldürülmeleri Türkiye’de pozitivist kafayla yetiştirilmiş kişiler tarafından büyük bir tedbirsizlik ve zafiyet olarak görüldü. Saldırganlar, bu suikastlar ile İran halkının moralini bozacaklarını ve iç kargaşa çıkarabileceklerini sanmışlardı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Tam tersi, halkta büyük bir birlik ve vatanperverlik duygusunun zirve yapmasına yaradı. Hatta bu ülke yönetiminin gençleşmesine bile vesile oldu denebilir. Kim bilir, belki bu Allah’ın bir takdiridir?
Bir kız okuluna düzenlenen bombardımanda 200’e yakın masum kız çocuğun şehit edilmesi düşmanın nasıl acımasız bir soykırımcı ve cani olduğunu zihinlere iyice kazıdı. Rejim muhalifi olduğu söylenen insanlar da herhalde beyinsiz değillerdi düşmanın gerçek yüzünü böylece gördüler ve sokaklardan çekildiler. Ayrıca bu hadiseden sonra hastalıklı İsrail halkı arasında olmadı ama Amerikan halkı arasında bir memnuniyetsizliğin ve sorgulamanın başlangıcına şahit olduk.
İran’ın Müslüman kadınları, ülkenin gidişatını belirleme konusunda bizimkilerin zannettiğinden daha etkililer. Rejimin yani “İslam Cumhuriyeti”nin korunmasında da durum böyledir. Televizyonda gördüğümüz manzaralardan biri de kadınların ziynet eşyalarını yürekleri cız etmeden savaş için devlete bağışlamalarıydı. Böyle bir tavrı Amerikalı ve Avrupalı kadınlarda hatta Türkiye’deki batıcı, laik ve kemalist kadınlarda görmek mümkün değildir. Bu, inanmışlığın şiddet ve derecesini göstermesi bakımından ilginçtir.
Amerika’nın Afganistan, Irak, Libya ve Suriye saldırılarında yanında yer alan başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri bu defa onun yanında yer almadılar. Bütün bu olan bitenler, seküler kafaya sahip olanlarca sadece “insan” iradesi ve hatta “mekanik insan” davranışları ile açıklanmaktadır. Ama İslam vahyi, bunu kesinlikle Allah ile birlikte düşünmemiz gerektiğini söylemektedir. Ona göre, alemlerde Allah’ın izni olmaksızın bir yaprak bile dalından düşmemektedir. Bu yüzden Müslümanlar, “Gayret bizden tevfik (başarı) Allah’tandır” derler.
Ezcümle, meseleye sadece maddeci bir kafayla bakanlar yanıldılar. Saldırganlar, umduklarını bulamadılar. Zafer kazanmış edasıyla konuşsalar bile geri adım attılar. Saldırıya maruz kalan İran ise büyük bir direniş gösterdi ve en azından kendi iç bütünlüğünü muhafaza etti. Yani Erdoğan’ın ülkemiz için sözünü ettiği “İç cepheyi kuvvetlendirmek” işini İran İslam Cumhuriyeti için başardı.
40 günün gösterdiği gerçek I Hamza Er
09.04.2026
İSRAİL SONA YAKLAŞIYOR - Mehmet Taşdöğen
19.03.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Eleştiri ve Ahlak YUSUF YAVUZYILMAZ 11.04.2026
Mezhebin Kadar Savaş! DERVİŞ ARGUN 13.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026