metrika yandex
  • $18.69
  • 19.34
  • GA1079

Haberler / Yorum - Analiz

Geleceğe Dair / Ümit Aktaş

28.06.2021

Hayat içerisinde karşılaştığım imtihanlarımın birçoğunu kaybettim. Cesaret isteyen yaratıcı çabaların pek çoğundan geriye durdum. Sinsi bir temkinlilik çoğu kez ahlaki bir endişe olarak aldattı beni. Daha doğrusu kendimi dalgaların akıntısına bırakarak güvenli limanlara sığınmayı, kaçmayı bir erdem gibi kabullendirdi nefsim. Geriye baktığım zaman, memnuniyet duyacağım kaç edimim var diye, elleri boş dönmekteyim. Doğrusu bir yaratıcı olsaydım eserimden pek de hoşnut kalmazdım.

Yaşadığınız sürece, siz hayatı bıraksanız da hayat sizi bırakmıyor. Tam her şeyden uzaklaşmaya karar verdiğiniz anda, birden alıp havalandırıyor sizi ve köşesine çekilmiş bir münzevi olayım derken, devrimci bir aziz haline sokuyor; ya da tersi.

Bir dalganın en yükseğe çıktığı nokta, düşmeye de başladığı noktadır. Ama ne zamandır bu an, hiç bilemezsiniz. Yükselmenin devam edeceğine dair o zehap, sizi bu eğilim içerisinde tutabilir. Ama düşmeye başladığınızda sadece başınız döner ve mideniz bulanır biraz. Daha kötüsü ise o parçalanmışlık duygunuzdur; bir daha hiçbir şeyin geride bıraktığınız o kıvancı geri getiremeyeceğine dair nahoş hissiyat. 

Hayatımızın bazı sahnelerine ansızın bir ışık düşer. Bir film sahnesinin o yapay ama etkileyici sahne düzenlemeleri gibi değildir bu. Kendiliğinden bir ışıma ansızın parlatır o sahneyi. Unutulup gider çoğu kez. Günün birinde yeniden ışıyıncaya dek. Neden ışıldar, bilinmez. Bilinçaltından bir yerlerden fırlayarak parıldar. Yakıcı ve hatta yüreği tutuşturan bir imge gibi aydınlatır o ânı. Mesela dolunayın harmandaki sapsarı başakların üzerine vurduğu o akşam gibi. Başaklar dedimse, yerlere yayılmış samanların sarısıydı. Üzerinde delice koşuştuğumuz, saklambaç benzeri bir oyun sahnesi. Sanki binlerce yıl öncesinden gelen eskil bir ışık oyunu; saadet, ışıma, düş ve çocukluktu. Göksel bir idea gibi, o anda yaşanan değil de, yaşanmış olan tüm benzeri anları ezelileştiren bir lahza. Trajik olanı ise bu ezeliliğin artık sonuna ulaşmış olmasıydı. Bir daha çünkü, yaşanmayacaktı bu sahne. Hiçbirisi olmayacaktı artık bunların.

Dünyayı anlamak/tanımak için önce bir dünya resmi inşa ederiz zihnimizde; sürekli yenilenen, yenilenmek zorunda olunan bir resim. Bu, hiç bitmeyen bir çabayı ve dolayısıyla da bu yöndeki bir arzuyu gerektirir. Çabamızın ve arzumuzun tükendiği noktada zihnimizdeki dünya giderek solgunlaşır ve artık tanıyamaz oluruz dışımızdaki dünyayı.

Tabi ki ilk bakışta dünyayı bütünüyle kavrayamayız. Çünkü o, olmuş bitmiş bir şey değildir. Geçmiş kadar geleceğe dair de bir şeyleri barındırır. Cüruflar kadar hayaller, ölüler yanında umutlar… Ne var ki gelecek, bazılarının kavlinin aksine asla yazılmış, tüketilmiş olanın adımlaması değildir. Oraya doğru kurgulanmış tasarılar, umutlar, planlar vardır kuşkusuz. Ama tüm bunlar her şeyin olup bittiği, sadece yazılanları oynayacağımız anlamına gelmez. Geleceğin en sahici yanı ise işte o asla öngöremeyeceğimiz sürprizleridir. Kibirli muktediri dilencileştiren, görmezlikten gelinen yeteneği gün ışığına çıkaran o sürprizler yumağı. Bunun da ötesinde, Allah elbette yaşamak konusunda pürdikkat davrananların yanındadır. Yani kendilerini akıntıya bırakanların değil de, kendi öngörülerini bile değiştirmeye azmetmiş o akıntıya karşı kürek çekenlerin…

Gelecek şimdide sürekli olarak bir yerlerde uçlansa da, bu uçlanmalar sadece tasarımlar ya da yönelimlerdir; gelecek değil. Bir gelecekten ise ancak onu geçmişte bıraktığımızda söz edebiliriz. Sahici bir gelecek ise hiçbir zaman bilinemeyecektir. Paradoksal bir durumdur bu belki. Çünkü şayet bilir isek o, artık bir gelecek değil, bir geçmiş olacaktır. Bir düşünürün söylediği gibi, ancak geçmişi bilir, geleceğe doğru adımlarız hayatı. Tabi bu kendi zihnimiz açısından böyle. Tanrı’nın zihnini kavramamız ise mümkün değil. Yine de o, bizleri özgürleştirmek ve “biz” denilebilecek hasılaları mümkün kılmak için geleceğe dair bir bilinmezliğe fırsat vermiş, bazı noktaları müphem bırakmıştır. O da sadece ve sadece yaratıcı girişimlerimizi görebilmek için. Çünkü gelecek diye sahici bir şey varsa, sadece işte o yaratıcı çabalardadır.

Van Gogh, farklı meslekleri denese de, sonunda varlığının derinliklerindeki yönelişe boyun eğer ve resme başlar. Doktoru ise ressam olmak isteyen ama doktorluğu yeğleyen biridir. Van Gogh’un resim hayatı ise sekiz yıl sürer ve ölümüyle sonuçlanır. Ama bu sırada, sadece birkaç resim satabilse de, dünyanın en önemli resimlerini yapar. Dahası resme ve hayata bakma biçimi açısından getirdiği devrimci yeniliktir. Zaten ne olup bitmekteyse işte orada, yani zihinde ortaya çıkan o farklı bakıştadır. Gerisi basit bir işçilikten ötesi değildir.

Ölümüne yol açan ise yaşadığı iç çatışmadır. Çünkü onun resimlerini yapabilmesinin maliyetini, kendisi zorluklara düşse de, kardeşi Teo karşılamaktadır. Yetersiz bir ressam olan ve kendisine gıpta ile bakan arkadaşı ve doktoru, bir tartışmaları sırasında, acımasız bir biçimde bu gerçeği yüzüne karşı söyler ve zaten ruh sağlığı yerinde olmayan Van Gogh’u ölüme sürükler. Bu, birçok insanın da yüzleştiği temel bir sorundur. Ama arzunun ya da içsel karmaşanın gücü veya etkisi, insanı bir karara vardırır. Kimi insan aşkı için ölümü göze alır kimi de onun yerine bir başkasını ikame eder ya da ebedî bir suskunluğa gömülür.

Davranış özgürlüğümüz bu açıdan da aldatır bizi ve önümüze aşamayacağımızı düşündüğümüz engeller koyar. Kimi ressamların aşamadığı o geleneksel tutkuları veya sıradanlığı aşsa da, Van Gogh’un da aşamadığı engeller vardır. Kardeşine borçlu kalmak ya da onu sıkıntıya sokma duygusu gibi. Ama çoğumuz da, önümüzde açılan yolları yürümektense imtina ederiz bundan, uyduruk bahanelerle. Belki de bunun yerine giderek tali bir yol haline getiririz hayatın gerçekliğini. Kendi okumalarımızın, bakma ve yürüme biçimimizin elverdiği ölçüde bir yol. Bir tür baştan sav(ıl)ma belki. Öyle veya böyle; sonuç değişir miydi? Çünkü daha başlangıçtaki o girişimimizi kadükleştiren sığa, sonuçta da yüzleşecek olduğumuz gerçekliktir. Kendi koşullarını aşamamak, zamanla bir duvar gibi önümüzde yükselir. Kaderdir bu belki; Tanrı’yı, başkalarını veya koşulları sorumlu tuttuğumuz. Aslında ise kendi sığamızın bir ölçümüdür tüm bunlar.  Sorun ise bu tanımlamadadır. Kendi sığamız, etkinleştiremediğimiz yaratıcılığımızın bir hikâyesidir; yoksa tanrısal bir yazgı değil.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş