Tamam ama Hamas da sivil öldürdü gibi bir (öz)eleştiri değil bu. Dayatılan gündemle, işgalcinin anlatısıyla meşgul olmanın sırası değil. Saldırı ve direniş bütün şiddetiyle devam ediyor. Böyle gündemleri koltuklarında rahat oturanlar, ermişler sürdürebilir. Huzursuzları birleştiren bir şey oldu bu savaşta. Buna dair bir eleştiri; birleşmenin kıymetine dair bir uyarı…
Gazeteci Thomas Fazi, politik doğruculuk, woke çılgınlığına düşen soldan yıllar içinde uzaklaştığından bahsediyor. Aslında soldan uzaklaşan o değil, sol ondan uzaklaşıyor. Pek çok sağcının fikirleri ile uyumu artmış bu süreçte. Ancak şimdi Filistin direnişini desteklemesi sebebiyle kaskatı İsrailci kesilen sağcılarla yüzleşmiş. Soldan pek çok arkadaşı kaybetmiştim, şimdi yeni arkadaşlarımdan da önemli bir kısmı gidecek diyor. Mecburi çözümü ise sürekli değişen ittifaklarda görüyor. Çözüm kısmı fazla aceleci ama mühim değil.
Fazi’nin sözleri, her ne kadar Türkiye’de geniş bir İsrail karşıtı cephenin konforunu yaşıyor olsam da –Avrupa’lı yoldaşlar bugünlerde katı totaliter bir rejimi tecrübe ediyorlar- zihinsel ittifak arayışlarıma ve hayal kırıklıklarıma tercüman oldu. Tiviti Yasir paylaşmıştı, belli ki onun da böyle hisleri var. Sanıyorum epey bir kişiyiz böyle.
Eşitlikçi, halkçı pek çoğumuz, eski yoldaşlarımızı kaybettik. Arkadaşlıkları bir nostalji seviyesinde sürdürenler karda gördü kendini. Politik doğruculuğun, tekfirci solculuğun, halka rağmenciliğin şehveti; bu yolun politik imtiyaz seviyesini arttırması… yuttu yoldaşları. Hal böyleyken çok kişi bir kulak kesilmedi mi “sağcı”nın bazı sözlerine? İçe sinmeyen pek çok tarafıyla, epey huzursuzlukla birlikte…
Hatta öyle ki aşırı sağ partiler oldu işçi sınıfının yeni adresi. Türkiye’de bile Yeniden Refah ya da Zafer Partisi’nden çok sosyal adalete dikkat çeken parti olmadı; yoksulluğu eleştirirken BİM’in değil Macro Center’ın süt fiyatlarını örnek gösteren TİP’i saymazsak. Durum sadece Türkiye’de böyle değil.
Çok şükür ki fazla geçmeden, Netanyahu’dan cehennem olup Gazze’ye yağmasını isteyen sağ ile tanıştık.
Filistin direnişi ise bize önce onuru, hayatı, sonra düşmanı ve ölümü hatırlattı. İzzette, mücadelede, endişede, korkuda, üzüntüde birleştirdi.
Bir de… çaresizliğimizi unutturdu.
Kapitalizm karşısında alternatifsiz kalışımızı; sosyalizmin, İslamcılığın çöküşünü; ezilenlerin, ezilenlerin mücadelesini örgütleyenlerin artık ne bir ajandası ne de bir diğerine tebliğ edebileceği bir hakikatinin kalmayışını… unutturdu. Hatırlattığı kadar unutturdu da. Tam ihtiyacımız olduğu gibi!
Londra’da yürüyüş yapan yüzbinlerle, Avrupa’da yasaklara rağmen sokaklara dökülenlerle, Filistin sınırlarına dayanan Mısırlılar ve Ürdünlülerle, Türkiye’den İsrail diplomatlarını kovan halkla omuz omuza olmaya ihtiyacımız; çaresizlik, bölünmüşlük ve çürümüşlük içinde olduğumuz gerçeğinin yakıcılığı ile yüzleşme cesaretimizden çok daha yüksek. Şimdilik buna bir kolaycılık demek küstahlık olur. Şimdilik…

Edward Said, 24 sene önce, filistin mücadelesine dair özeleştirisinde şöyle diyor;
“Tehdit edici bir yabancı ya da dışsal bir varlığın (gerçek ya da hayali olması çok önemli değil) var oluşu yalnızca toplumun kimliğini barbarlığa karşı bir tür mitolojik engel olarak muhafaza etmesi için gerekli değildir; aynı zamanda uzun zamandır fark edilemeyen ve çürüyen içsel durumla yüzleşme ihtiyacının ertelenmesinde kullanılan bir yöntem olarak gereklidir. Bu durumda dışsal tehdite karşı seferberlik ilan edilebilir.”
Said, yazısının devamında Araplar için iki seçenek olduğunu söylüyor; gerçek bir demokrasi, bir karşı hegemonya inşa etmek ya da İsrail nefreti şemsiyesinde buluşmak ve kendimize dair sorunları görmemeye devam etmek.
Biz de İsrail miti ile yaşamaya uzun süre devam edebiliriz. Ya da bolca kapitalizm karşıtı sloganlar atabiliriz. Ancak Filistin’in hakikatine sadakat kadar, halimizi tekrar hatırlamak da bir görev. Çünkü Said’in deyişiyle “çürüyen içsel durum”umuz, Filistin’den daha yakıcı bir hakikat. Hem değil mi ki Filistin direnişini mümkün kılan, onu küresel direnişin sembolü haline getiren biraz da sosyalizm ve İslamcılıktı? Filistin’i mümkün kılan; yalan veya doğru, gerçekçi veya değil, bir başka dünyanın mümkün olduğuna inanmaktı… Bu inanç yittiğinde, Filistin de düşecektir. Zaten Filistin düşmemek için bize bu inancı tekrar hatırlatıyor. Epey radikal bir şekilde, çokça bedelle.
Ama korkarım çok iyi bir noktada değiliz. Bugün egemenlere karşı koyuş ulus devletlerin stratejik konumları üzerinden değer buluyor ancak.
Yani Filistinli’den hapishanenin duvarlarını yıkmayı, çaresizliği kabul etmemeyi; ezilenler olarak aynı safta hizalanabileceğimizi öğrendiğimizi varsaysak bile sırada büyük bir ödev bekliyor; çürümüş yanlarımızla, çaresizlikle hesaplaşmak. Bu ödevi bize veren Filistin’de hergün öldürülen bebekler, hür ölmeyi köle yaşamaya tercih eden Gazzeliler.
23.10.2023 Medium
KEMENÇE Mİ KUMANÇE Mİ|KEVSER KIRAN
04.07.2026
Hayır ve Şer|Mukaddes Özkan
21.06.2026
İlkel “komünal” toplum|Vahdettin İnce
21.06.2026
Sait Çamlıca ile Derkenar
14.06.2026
Amerika Kaybetti / Mehmet Taşdöğen
26.06.2026
iman vitrine değil mihraba aittir. MUSTAFA AKMEŞE 04.07.2026
TEBDİL-İ MEKÂNDA FERAHLIK VARDIR! AYTEN DURMUŞ 10.07.2026
bırak da olsun be dost! MUSTAFA AKMEŞE 10.07.2026
Dindarların Çelişkileri YUSUF YAVUZYILMAZ 13.06.2026
İnsan, Ahlak ve Siyaset YUSUF YAVUZYILMAZ 21.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 7 ÜSTÜN BOL 19.06.2026
Bireyselleştikçe Tükenen Vefa AHMET GÜRBÜZ 15.06.2026