metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

NE YAPMALI?

YUSUF YAVUZYILMAZ
10.06.2023

 

Müslümanların yaşadıkları modern dünyada karşılaştıkları sorunlar, nasıl ve ne şeklide davranmaları gerektiği konusunda yeni arayışları gündeme getirmektedir.

1- İslamcıların bir bölümü çeşitli düzlemlerde kent eleştirilerini sürdürüyorlar. Kentin merkezinde yaşayarak ve ilişkilerini kent mekanlarında geçirerek itiraz etmek mi daha tutarlıdır; yoksa bu ilişkileri üreten kenti terk ederek mücadele etmek mi? Yoksa bu soru tümüyle yanlış bir noktadan mı temellendirilmişti? Öyle görülüyor ki, modern kentler Müslüman duyarlılığı ile oluşturulmuş mekanlar değildir. Modern kent, Müslüman akıldan farklı bir dünya görüşü ve sosyolojiden hareket etmektedir. Bu noktada dindar zihin, modern kentte modernliğin zihniyet dünyasına teslim olmadan alternatif üretmenin yollarını denemelidir. Çünkü gelinen noktada kenti terk etmek sağlıklı bir çözüm yolu değildir.

2- Bazı İslamcı gruplar finans kuruluşlarını Müslümanların ekonominin dışında kalmamak için ürettikleri bir ara arayış olarak değilde, kapitalist sisteme katılımı meşrulaştırmak olarak değerlendiriyorlar. Bu eleştirileri yapanların önemli bir kısmı devlet dairelerinde çalışarak ya da kapitalist düzenin kurallarına uyarak ticari hayata katılmaları acaba eleştirdikleri düzeni besleyen aktörler konumuna düşmelerini sağlamıyor mu? Bu sorunu sağlıklı bir şekilde analiz etmek gerektiği açıktır.

3-Modern dönemde yaşayan dindarların karşısındaki önemli bir sorun da, karşılarına çıkan sorunlar karşısında hangi yöntemi izleyecekleri sorunudur. Bir sistemin içinde kalarak mücadele etmek mi daha gerçekçi mücadele biçimidir, yoksa dışına çıkarak mı? Fiziksel olarak sistemin içinde kalıp ideolojik olarak eleştirel bir noktada durmak nereye kadar mümkündür? Bu soru analiz edilirken Hicret eylemi göz önünde bulundurulabilir. Hz. Peygamber Mekke'de mücadele etmenin stratejik olarak mümkün olamayacağından hareketle bir imkan olarak Medine'ye göç etmişti. Bugün sistem karşısında böyle bir hareket tarzını uygun ve uygulanabilir görmüyorsak eğer, içinde yaşadığımız toplumu Mekke şartlarına benzetmiyoruz demektir. O zaman geriye Medine vesikası gibi bir toplumsal sözleşme yapmak kalıyor hareket tarzı olarak.

5- “Eğer içinde yaşadığımız toplumu terk etmeyecek kadar İslami buluyorsak mücadele ne ile ve nasıl temellendirilecek? “ sorusunun cevabı izlenecek doğru yöntemi belirlemek açısından son derece değerlidir.

6-Kürt sorunu başta olmak üzere azınlık sorunları üzerinde sağlıklı düşünemememizin kökeninde kullandığımız ayırımcı ve ötekileştirici kavramsal sistem bulunmaktadır. Öncelikle dilimizi insanın ontolojik kökenine vurgu yapan söylemden eşitlikçi bir adalet diline dönüştürmek gerekir.

7- Müslümanlar içinde bulunduğu koşulları sağlıklı değerlendirmeleri açmaza düşmemeleri açısından önemlidir. "Müslümanların yaşadığımız dünyadaki durumları aşağı yukarı sağlam ve güçlü bir gemide bulunan bir piyadenin durumuna yakındır. İtikadı sağlam,yani kılıç kullanmakta üstüne yok. Askerliği de fevkalade. Ama piyade olduğunu hiç hesaba katmadan denize açılmak istiyor. Halbuki o denizlerde yalnızca tacirler ve korsanlar var,sadece onlar rahatlıkla seyredebiliyorlar. Tüccarlaşmadan ya da korsanlaşmadan o denizlerde barınmanın imkanı yok. Hele bir de denizcilikten anlamıyorsanız su üstünde bahadırlık göstermek yerine beceriksizlik göstereceksiniz demektir."(Bakanlar ve Görenler, Şule yayınları, İsmet Özel)Modern dünyada Müslümanların durumu buna benziyor.

8- Sol İslam, Muhafazakar İslam, Milliyetçi İslam kavramsallaştırmalarının altında yatan ve itiraf edilemeyen gerçek şu: İslam tek başına yetersizdir ve yaşaması için başka bir ideolojinin yardımına ihtiyacı vardır. Müslümanlar ne sosyalizmin ne liberalizmin ne de milliyetçiliğin temel kavramlarını alarak İslam’a uygun bir retorik ortaya koyamazlar. İslam Allah'ın insanlara adaleti sağlamaları için indirilmiş bilgi sistemidir. Başka bir ideolojiden yardım almak kısmen veya tamamen İslam’dan ümidini kesmek anlamına gelir. Çağımız Müslümanlarının en önemli derdi İslam’ı bir bütün olarak anlama ve yaşama konusundaki yetersizlikleridir.

9- Hz. Peygamber, Hıra Dağı'ndan kutsal kelimelerle Mekke'nin şirk kokan sokaklarına döndüğünde toplumun önderlerinin direnciyle karşılaştı. Ancak kimse onun güvenilir bir kimse olduğundan kuşku duymadı. On yılı biraz aşan bir mücadelesi sonucunda Müslümanların sayısı giderek çoğaldı. Bu noktada Müslümanların en büyük gücü, güvenilir, adaletli olmalarıydı. Bu tutumları yönetici kesimlerde olmasa bile halk arasında kendilerine büyük bir yönelişin olmasıyla sonuçlandı. Peki, günümüzde Müslümanlar diğerlerini etkileyebiliyorlar mı? Toplumun diğer kesimleri onları güvenilir buluyorlar mı?

Olmuyorsa Müslümanlar hak ve adaletin yanında durmuyorsa, İslam'ın temel ahlaki değerlerini taşımıyor, bunu kendilerine misyon edinmiyorlarsa dindar olmanın ne anlamı var? Bu noktada Kur'an'ın kutlu mesajına ve Hz. Peygamberin pratiğe aktardığı ahlaka dönüşten başka çare yoktur.

10- Siyasette iki farklı dindarlık düzeyi vardır. Bunlardan ilki muhalefet, ikincisi iktidar söylemine işaret etmektedir. Muhalefette dindarlık söylemi dürüstlük, ahlak ve adaleti ima eder. İktidardaki din söylemi ise ahlak ve adaletten uzaklaşıp, değişme ve bozulmayı, istikrar ve güvenliği ifade ediyor.Peki, hem iktidarı hedeflemek, hem de hukuk devleti ve adaleti gerçekleştirmek mümkün mü? Şimdilik bu ihtimal uzak görünse de bu amaçla mücadele etmek gerçekten önemlidir. Bu konuda gerçekten önemli bir siyasal zihniyet dönüşümüne ihtiyaç var. Bu durumdan kurtulmanın yolu, devleti ve iktidarı rant dağıtım aracı olmanın dışına taşımak ve dağıtım yapılıyorsa bunu hukuk ve adaletin içinde gerçekleştirmektir. Öte yandan rant dağıtımında adaletin ve hukukun işlememesi hukuk dışı yapıların devreye girmesiyle sonuçlanır. Mafyanın bir varlık nedeni de budur. Mafya, hukuk sitemindeki boşluklardan veya daha çok hukukun üstünlüğünün olmamasının bıraktığı çatlaklardan devlete ve topluma sızar.

11- Müslümanların asla ihmal etmemeleri gereken ahlaki ilke adaletli olmaktır. Siyasal ve toplumsal anlamda ötekilerle sağlıklı ilişki kurulacak en önemli kavran adalettir. “Toplumsal düzenin sağlanabilmesi için adalete ihtiyaç vardır. Hukuk, bütün toplumlarda yer alan, toplumsal huzurun devamını sağlayabilmek için kendisine özgü yazılı kuralların uygulanmasına dayalı önemli bir kurumdur. Hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek, kime karşı yapılırsa yapılsın toplumun uygun görmediği bir davranışın adil bir şekilde cezalandırılmasıyla sağlanabilir. İnsanların diğer insanlarla ilişkilerinde onların haklarına ve hukukuna riayet ederek davranması son derece erdemli bir tutumdur. Sorumluluk sahibi görevlilerin işlerini büyük bir ciddiyet ve adalet duygusu içinde yapmaları toplumun huzuru için çok önemlidir. "(Erkan Perşembe, "Toplum ve Ahlak", Ahlak Birey ve Toplum,Ed: H.Peker;M.Kara, Üniversite Yayınları,Samsun2015.)

12-Genelleyici ve toptancı bakış, alim ve aydınlardan yararlanma imkanını önemli ölçüde sınırlamaktadır. Düşünceye yönelmektense onu dile getirenin niyetine odaklanıyoruz. Böylece niyetinden dolayı konumlandığımız kimsenin doğru söylediği şeyin altında bile bir kötü niyet arıyoruz. Kaldı ki, karşı takımın niyeti konusunda da yanılabiliriz. Konumu, bilgisi,birikimi ne olursa olsun insan tarihseldir,unutkandır,bilgisi sınırlıdır ve hataya açıktır. Alimlerimiz de siyasetçilerimiz de insandır.

13- Adalet ve özgürlük arayışında ikircikli davranmamak gerekir. Adalet ve özgürlük arayışında en ön saflarda yer alıp, bürokratik bir makamı ele geçirdikten sonra farklı bir noktaya savrulanlara sıkça rastlanmaktadır. Adalet ve özgürlük, hiçbir makama feda edilmeyecek kadar önemlidir. İnsana değer katan asli değerlerdir. Tıpkı Ebu Hanife’nin, Ebu Zer'in Hasan Basri'nin yaptığı gibi, ilim ve duruşlarını bürokratik görev tekliflerine karşın asla bozmamışlardır.

14- Hz. Hüseyin, Muaviye, Ebu Zer, Hz. Ömer, Hz. Ali, Ebu Hanife, Ebu Zer, Zalim Haccac, Amr bin As...gibi tarihsel şahsiyetler aynı zamanda birer semboldür. Onları tarihe gömmemek gerekir. Çünkü onların her dönemde karşılıkları vardır. Tarihteki hiç bir olay, boş,anlamsız ve saçma değildir. Ebu Hanife örneğin, iktidar - alim ilişkisinde bugün çok daha günceldir.

15-Adaletin toplumsal depresyonu tetiklediği, insanların güvenlik inancını zayıflattığı açıktır. Bu noktada adaletsizliğe karşı duyarlı olmak gerekmektedir."Depresyonun nedenleri üzerinde duran kuramcılar, "bir toplumda adalet duygusu incinir, iyi ve dürüstler iltifat görmez, kötü ve namussuzlar cezalandırılmaz ise, toplumsal bir depresyonun sökün edeceğini, söylerler" (Kemal Sayar, Kalbin Direnişi, Kapı yayınları)

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş