metrika yandex
Anlam Kitap

İSLAMCILIK

Yusuf YAVUZYILMAZ

12.06.2022

Kuşkusuz İslamcılık belli bir tarih kesitinde yaşanan sorunlar karşısında, İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’e dönerek çözüm üretmeyi amaçlayan entelektüel bir çabadır. Bu çaba tüketilebilir mi? Sanıyorum İslamcılık tartışmaları,İslamcılık adına üretilen düşüncelerin ve pratiklerin başarısızlığı üzerinden yürütülüyor. Ama gözden geçirilen bir şey var: İslamcılık veya İslami siyaset, hatasız mükemmel bir siyaset anlayışına işaret etmiyor. İslam adına siyasete girenler veya İslamcılık üzerinden modern dünyanın gidişatına itiraz edenlerin elinde haksızlık olarak gördükleri sisteme alternatif arama çabası var. Yoksa ellerinde tamamlanmış bir siyasal proje yok. İnsan ontolojisini dikkate alırsak tamamlanmış mükemmel bir ideolojik siyasal sistemin olması mümkün değildir.

 “İslamcılık, XIX-XX. Yüzyılda, İslamı bir bütün olarak(inanç,ibadet,ahlak,felsefe,siyaset,eğitim…) hayata hakim kılmak ve akılcı bir metodla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten,taklitten,hurafelerden…kurtarmak; medenileştirmek,birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi fikri ve ilmi çalışmaların,arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir.”(İsmail Kara, 1987)

Köklerini Cemaleddin Efgani ve öğrencisi Muhammed Abduh’un addığı bu hareketin, Türkiye’deki ilk dönem temsilcileri,aralarında bir takım farklar olmak kaydıyla Mehmet Akif, Filibeli Ahmed Hilmi, Musa Kazım,Said Halim Paşa, Seyyid Bey, Ahmed Naim, Hamdi Yazır ve Said Nursi’nin isimleri sayılabilir.

İsmail Kara’ya göre İslamcıların savundukları düşünceler itibarıyla;

“1) Sınırları kişilere ve ülkelere göre değişiklikler, nüanslar göstermekle birlikte onlar da bir tür batılılaşmaktan, medeni unsurları almak yönü ağır basan kısmi bir batılılaşmaktan yana oldular. İlk anda “kaçınilmaz bir kötü” olarak algılanan batı, çok kısa bir zaman sonra “vazgeçilemez iyi” haline dönüştü.

2) Ardından usul olarak seçmeci-telifçi (eklektik-intibahi) bir yolu benimsediler. Buna göre batının medeni,ilmi, sınai, fenni(teknik) üstünlükleriyle İslamın kültürel ve ahlaki özellikleri birleştirildiğinde ortaya çıkacak bileşim Müslümanların büyük ölçüde işine yarayacaktır.

3) Taarruz değil savunma durumundaydılar. İslamı yaşamak ve anlatmaktan çok, onu batılıların açtığı yolda savunmakla uğraşan İslamcılar asıl yapmaları gereken şeylerden uzak kaldılar.”(İsmail Kara, 1987)

Ancak ilk nesil İslamcı düşünürlerin batının ilmi ile İslam ahlakının kolayca telif edilebileceği şeklindeki görüşlerinin zamanla tenkit edildiğini belirtmek gerekir. Çünkü batı biliminin onu üreten zihinsel ve felsefi alt yapı olmadan nasıl üretilebileceği ve daha önemlisi Batı medeniyetine hiç benzemeyen ilkelerden hareket eden İslam’la nasıl bağdaştırılabileceği sorunu kaçınılmaz olarak tartışılmaya başlanmıştır.

İslamcıların siyasi ve fikri planda ulaşmaya çalıştıkları hedefler de şunlardı:

“1) Müslümanları saf bir inanç sahibi kılmak.

2) Eğitim- öğretimin ıslahı ve cehaletle, bilgisizlikle taklitle mücadele.

3) Tasavvufun ıslahı.

4)İslam dünyasında yaygın olan ahlak anlayışını değiştirmek.

5) İslam’ın ilk devirlerinde olduğu gibi cihadın çok geniş ve kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını sağlamak.”(İsmail Kara, 1987)

Tarihsel olarak C.Afgani ve M.Abduh ile başlatılan İslami yenileşme projesini amaçlayan akıma İslamcılık ismi genellikle Batılılar tarafından verilmiştir. Dolayısıyla İslamcılık temelde oryantalist bir tanımlamadır ve olumsuzlamayı hedeflemektedir.

Afgani ve Abduh’la başlayan fikri dönüşüm ve yenileşme hareketine yenileşmecilik veya kökencilik diyerek, İslamcılığın neden olumsuzlandığını irdelemeye çalışalım. Batılı tanımlamaya göre İslamcılık, bizim tanımlamamıza göre İslami yenilenmecilik ya da kökencilik düşüncesinin ana parametrelerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Kur’an ve Sünnete dönüş
  • Cihat ruhunun uyandırılması
  • İçtihat kapısının açılması.
  • Medreselerin ve geleneksel eğitim anlayışının yenilenmesi.
  • Dinin sadece ibadetlerden ibaret olmayıp, hayatı kuşatan bir anlayış olduğunun kabulü
  • İslam inancını, tarih içinde ortaya çıkan gelenek ve yanlış inançlardan arındırmak.
  • Müslümanları tembelliğe iten tevekkül, kader vb. kavramların yeniden ve asli anlamlarıyla tanımlamak.
  • İnsanları pasifleştiren ve toplumsal gelişmelere karşı duyarsızlaştıran tasavvuf anlayışının yeniden tanımlanması.
  • İslam’ı anti emperyalist olarak tanımlayıp, İslam ülkelerinin bağımsızlığa kavuşmaları için aktif bir başkaldırı ideolojisine dönüştürmek.

Kuşkusuz İslam ülkelerini sömüren batılı emperyalist ülkeler için bu-temelde tanımlanan bir anlayış kabul edilemez. Çünkü bu temel parametrelerle tanımlanan İslamcılık anti emperyalist öğeler içeriyordu. Bundan dolayı sürekli İslamcılığı olumsuzlayan bir külliyat ortaya çıkarmışlardır.

İslamcılığın temel parametrelerinin hala geçerli olduğunu düşünüyorum
1-Kur'an ve Sünnet dönüş

2- İçtihat kapısının açılması

3- Cihat ruhunun uyandırılması.

4- İslam dünyasının sömürge durumundan kurtarılması.

5- Tasavvuf üzerinden ortaya çıkan ve insanları atalete sevk eden zihniyetin ortadan kaldırılması.

İslamcılık adına ortaya çıkan pratiklerin başarısızlığı bu temel yönelimin ortadan kalmasını gerektirmez. Esasen Müslümanlar yaşadığı sürece inançlarını pratiğe dökecek bir siyasal arayış da devam edecektir.

İslamcılık modern dünyanın sorunlarına karşı İslami ilkeleri temel alarak bir cevap üretme gayretiydi. Bu gayret,pratik ne olursa olsun  meşrudur.İslamcılık modern dönemde ortaya çıktığından ve modern siyaset pratiklerini izlediğinden kuşkusuz modern bir harekettir. Ancak temel aldığı referanslar göz önüne getirilecek olursa modernliğin zıttı bir epistemolojiyi de içinde taşır.

İslamcıların yaptıkları hatalar,uygulamadaki başarısızlıklar bu arayışın meşruluğunu ortadan kaldırmaz. Ben yoğun olarak yapılan İslamcılık eleştirilerinin altında bir samimiyet sorunu seziyorum. Sanki birileri kendi ideolojisine İslamcılığın reddi üzerinden bir temel oluşturmaya çalışıyor. İslamcıların tamamının hatalı sonuçlara varması, İslami değerleri temel alarak yeni bir siyasal pratik geliştirmeyi amaç edinen  arayışın sahihliğini ortadan kaldırmaz.

Ayrıca İslamcıların beklenenden daha başarılı oldukları tezi var ki,onu da tartışmak gerekir. İslamcıların nerede niçin başarılı olamadıkları açıkça ortaya konmalıdır. Öyle görülüyor ki,bazı eski tüfek İslamcılar, İslamcılığın başarısızlığı tezi üzerinden bulundukları yeri terk edip başka siyasal projelerin peşinde koşmalarını,kendi vicdanları ve çevrelerine karşı meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

İnsan üretimi olan her ideolojik tutum,her din okuması,hakikati tümüyle ifade etmesi ve tamamlanmış bir proje olamayacağı gerçeği göz önüne alınacak olursa sorunludur aslında. Doğası gereği, tarihsel, yanılgıya açık,bilgisi sınırlı olan insan hatasız ideoloji üretemez zaten. Bu yüzden tamamlanmış her haliyle sorunsuz İslamcılık tasarımı olamaz. İslamcılık İslami hayata hakim kılma amacına dönük bir arayışının adıdır.

Biz, Müslümanlar hatalı davrandı diye İslam’dan vazgeçmediğimiz gibi, İslamcılar yanlış yaptı diye İslamcılıktan vazgeçemeyiz. İslamcılık dinin temel öğretilerinden yola çıkarak adil bir dünya yaratma ya da adil bir dünya alternatifi ortaya koyma arayışının adıdır. Neden bu arayış gayri meşru olsun

İdeolojiler ve yerleşik tarih algısı genellikle gerçeği görmemizin önünde birer engel oluştururlar.Bu yüzden bir sosyal ya da siyasal sorunu analiz ederken onların sınırlandırıcı ve yanıltıcı etkisinden uzak durmak gerekir.

Kendi paradigmamızın tarihi ve sosyal olayları değerlendirmede yanılmaz bir ölçüt olarak kabul etmek ideolojik kısırlığa yol açar.Bu yüzden gerçekler ortaya çıktığında bizim ön kabullerimize aykırı da olsa onları veri kabul ederek yorumlamak gerekir.

Tarih ve önemli kişiler hakkında oluşturduğumuz pozitif ve negatif yargıları değiştirmekte zorlanıyoruz. Ama gerçek olan bizim zihinsel paradigmamız değil, tarihin kendi gerçekliğidir. Bunu aşmanın tek yolu paralel okumalar yapmaktır(Buradaki paralelin aktüel kullanımla ilgisi yoktur.) İçine hapsolduğumuz tarihsel zindandan ancak böyle çıkabiliriz.

II.Abdülhamit üzerinde çok tartışma vardır. İnsanlar çoğunlukla kafalarında kutsallaştırdıkları değerlerin yıkılmasından endişe ediyorlar:

Abdülhamit değerlendirmesi iki farklı uç arasında savrulmaktadır. Bir kısım Abdülhamit’i sert bir şekilde eleştirirken ,diğer taraf göklere çıkarmaktadır. Mehmet Akif Ersoy’un değerlendirmesi eleştireldir. "Gölgesinden bile korkup kaçan ödlek Bizi tam otuz üç yıl yönetti şeriat diyerek"(Safahat)
  Ercan Yıldırım’da Abdülhamit’i benzer şekilde değerlendirmektedir. "İslamcılık hareketini devletin resmi ideolojisi gibi yürüten Abdülhamit yemeklerden önce şampanya içmeyi severdi. Arkadaşları mali konularına bakan kişiler genellikle Ermeni ve Yahudi olan Abdülhamit imparatorluk bünyesine giren fotoğraftan,sinemaya,otomobilden ,tiyatro ,piyano gibi her türlü modern gelişmeye ön ayak olmuştur."(Ercan Yıldırım, 2013).

Diğer taraftan çeşitli çevrelerce II.Abdülhamid neredeyse bir tasavvuf ulusu, İslamcılığın kurucusu olarak tanımlanmaktadır. Bu farklı değerlendirmeler kuşkusuz tarihe bakanların ideolojik ön kabullerinden kaynaklanmaktadır.

İslam’da nasıl bir yönetim biçimi oluşturulacağı konusu da önemli bir tartışma alanıdır. Modern ulus devletin baskıcı ve otoriter tavrından yola çıkarak, İslam’da yönetim organizasyonu olmadığını savunmak çok tutarlı değil. Kur'an Allah’a, Peygamber’e ve Ulu'l emre itaati öngörür. Buradan her türlü otoriteyi ve iktidarı reddeden anarşizme gidilemeyeceği açıktır. Toplumda yöneticinin olmasının şart olmadığını savunan Haricilerin bir kolu ile hakimlik ve hekimlik mesleğinin olmadığı bir toplumu savunan İbn Bace gibi düşünürler ve bazı Harici gruplar hariç yönetimin gerekli olduğu ortak bir icmadır."

Türk İslamcılığının oluşumunda İran, Pakistan ve Mısır kültürel havzaları belirleyici oldu. İran'ın etkisi,1979 İran İslam Devriminin yarattığı dalgaya rağmen, mezhebi nedenlerden dolayı sınırlı kaldı. Asıl belirleyici etki Pakistan (Mevdudi) ve Mısır(Seyyid Kutub) oldu. Buradan yapılan çevirilerden beslenen Türk İslamcılığı beklenen etkiyi niçin gösterememiştir? Ya da göstermiş midir? Ak Partinin iktidara gelmesini nasıl değerlendirmek gerekir? Yapılan çevirilerin Ak Partinin iktidara gelmesinde katkısı nedir? Yoksa bu Türkiye'ye özgü bir durum mudur? Bu gerçekten tartışılması gereken bir sorundur? Kaldı ki, siyasal anlamda İslamcı iktidar deneyiminin Türkiye'de iki ülkeden daha başarılı olduğu bile söylenebilir. Bilindiği gibi Pakistan'da Mevdudi'nin Cemaat-i İslami partisi hiç iktidar olamamıştır. Aynı şekilde Mısır'da Seyyid Kutub'un içinde olduğu İhvan hareketi de iktidara gelememiştir.

“Bana göre Kutub modern ve çağdaş Arap İslam direnişinin en önde gelen düşünürlerindendir. Sıklıkla olmasa da, bazı durumlarda hareketin kurucusu olmasına rağmen Hasan el Benna’dan daha önemli bir konumdadır. Seyyid Kutub kurucular arasında değildir halbuki. 1940’larda İslami düşünceye tam anlamıyla dönüş yapmadan önce, Mısır’da seküler bir araştırmacı yazardır.

Kutub’un benzersiz bir kişiliği vardır. Bir defa hayatının önemli bir kısmını hapiste geçirmiştir. Kur’an tefsiri de dahil yazılarının büyük çoğunluğunu hapiste iken yazmıştır. Onun yazılarının, idam edilişini takiben Arap ve İslam dünyasında 1960’larda ortaya çıkan diğer pek çok hareketin ideolojik köşe taşı oluşunun sırrı da buradadır. İdam edilişi onu birçok kimse gözünde şehit konumuna yükseltmişti. Bu nedenle Seyyid Kutub birçokları için ilham kaynağı olmuştur (Ebu Rebi, 2013)

Ali Bulaç İslamcılığı devirlere ayırarak inceler. Ali Bulaç’a göre İslamcılığın üç nesli söz konusudur. İlk nesil İslamcıların hedefi bir devlet kurmak değildir, bir İslam devleti kurmak değildir. Devlet vardır zaten, Osmanlı devleti Müslüman bir devlettir. Bu devleti tekrar İslami ruha geri döndürmek, irca etmek, zaten devletin kurucusu İslam’dır diyorlar, kurucu ideolojisine dönsün. Yeni bir toplum kurma tasavvurları ve idealleri de yoktur, böyle bir hedefleri de yoktur. Zaten Osmanlı İmparatorluğu bir Darü’l İslam’dır. Fakat Darü’l İslam’ın problemleri vardır, birinci kaygıları bu. İkinci önemli özellikleri aydın- ulema profili çizer İslamcılar. Yani bir yandan Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi Fransızca bilir, Batıyı tanır, tiyatroyla, şiirle uğraşır, Fransa’yı çok iyi bilirler, ama aynı zamanda İslami ilimlere de vakıftırlar. Yani tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf bilir, Arapça, Farsça bilir, divan edebiyatına hakimdirler. Hem İslam kültürüne hem de Batı düşüncesine hakimdirler. Üçüncü özellikleri resmi ulema sınıfına ait olmamaları, sivil olmalarıdır. Mesleki olarak da baktığımızda mühendis, gazeteci gibi profil oluştururlar.

Ali Bulaç’a göre ikinci nesil İslamcıların başlama tarihi Pakistan İslam devletinin kuruluşudur. İlk defa kurucu ideolojisi İslam olan bir devlet kurulmuştur. İhvan hareketi de bu aşamada politize oldu. İkinci nesil İslamcıların amacı devlet kurmaktır. Bu düşüncenin öncüleri de Mevdudi ve Seyyid Kutub olmuştur. İkinci nesil İslamcılar siyasi, sosyal ve kültürel entelektüel mecralarda geliştiler.

Ali Bulaç’a göre ikinci nesil İslamcılık 28 Şubat 1997’de sona erdi. Bu aşamadan sonra üçüncü nesil İslamcılar sahneye çıktı. Üçüncü nesil İslamcıların ana fikri devleti ele geçirmektir. Ancak devleti ele geçirdiklerinde temel iddialarından uzaklaşmaya başlıyorlar. (Ali Bulaç, 2013)

“Yirminci yüzyıl Müslümanlar açısından oldukça sarsıcı bir çağ oldu. İslam dünyası bir yandan emperyalizm ve sömürgecilikle boğuşurken, öte yandan ise emperyalizmin çekilirken arkasında bıraktığı ulusalcı laik tiranlıklar ve geleneksel despotlukların, batılı müstevlileri aratan zulümleriyle baş etmeye çalışmaktaydı.” ( Ümit Aklaş, 2013)

İslamcı aydınlar, İslam dünyasının her tarafında hem Batılı sömürgeciler hem de onların yerli uzantılarına karşı mücadele ediyorlardı. “İşte Seyyid Kutub, tıpkı Muhammed İkbal ya da Ali Şeriati gibi, geleneksel dünyanın idrakiyle yetinmediği gibi, batı’ya giderek batı dünyasının illüzyonuna da aldanmayan, tam aksine bu şaşaanın arkasındaki çürümeyi, zulmü ve hakikatten uzaklaşmayı fark ederek ‘yurduna geri dönen’ ender aydınlardan biriydi. “ (Ümit Aklaş, 2013)Bu özelliği ile o, Ali Şeriati’nin deyimiyle batılılaşmış veya kopya aydın değil, halkının sorunlarını bilen ve ona çözüm üretmek için önderlik eden gerçek aydınlardandı.

Seyyid Kutub, Batı’ya gidip oranın düşünce sistemini öğrendikten sonra kendi ülkesine dönüp kurtuluş olarak batılılaşma veya modernleşmenin tezlerini savunan aydınlardan değildir. “ İşte Seyyid Kutub ve benzeri olan bir aydınlar kuşağı, kendilerine bir sorumluluk yüklenen duyarlılıklarına binaen, belki de asıl uğraş verecekleri bilim, sanat ve felsefe gibi alanlardan uzaklaşarak, bu alıklaştırılmış olan dünyaya karşı ‘ durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak’ diye haykırmak için farklı bir misyon yüklenecektir.”( Ümit Aklaş, 2013)

Seyyid Kutub, İslam’ı her tür siyasal uzlaşmanın dışında tutarak, onu insanlığın gerçek kurtuluş yolu olarak görüyordu. Bu yüzden çağın en önemli düşünce akımlarından olan sosyalizm, kapitalizm ve milliyetçiliğe karşı İslam ve ümmetçiliği ödünsüz bir biçimde savunuyordu.

 

  • İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, Metinler/ Kişiler, Risale yayınları, 1987
  • Ercan Yıldırım, Türk Düşüncesinde İslam, Hece yayınları, 2013
  • Ebu Rebi, Gelenek ve Modernlik Arasında İslamcılık, Ümran Dergisi, Ocak 20 1.
  •  Ali Bulaç, İslamcılığın Oluşumu Gelişimi ve Bugünkü Durumu, Gelenek ve Modernlik Arasında İslamcılık, Ümran Dergisi, Ocak 2013
  • Ümit Aktaş, Çağımızın Tanıkları, Okur yayınları, 2013
Yorum Ekle
Yorumlar (1)
VEDAT KAHYALAR | 12.06.2022 13:54
Makaleyi çok begendim. Sadece adanarak,dürust ve örnek ahlaklı olarak çaba gösterilseydi her sey bambaşka olabilirdi.Dunya sevgisi,makamları sonsuz zannetme,gösteris merakı çok zarar verdi.Keske 28 şubatın mazlumları kadınlar müdahale edebilseydi gidişata...konforun tadını çıkarmakla ve yaşanan yanlısları mantığa bürüyerek mutlu mesud yaşadılar onlar da...