24 Haziran seçimleri geride kaldı. Lâkin sonuçları hem bugünü, hem de yarını etkilemeye devam edecektir. Zira seçim sonuçları dikkate alındığında AK Parti fiilen icraat yönünden MHP’nin etkisi altına girmiştir. Nitekim Kahramanmaraş’tan MHP milletvekili seçilen Sefer Aycan yaptığı bir konuşmada: “Bundan sonra mecliste siyaseti MHP yapacaktır. Biz ne dersek o olacaktır. Bugün MHP mecliste kilit parti konumundadır ve MHP’nin genel başkanı hem Recep Tayyip Erdoğan’ı, hem de Adalet ve Kalkınma Partisini kurtarmıştır. Bu da böyle bilinsin.” (DHA 27.06.2018 00.52)
Sanki tarih tekerrür ediyor. Zira 1973 seçimlerinde MSP %11,9 oy alarak 48 milletvekili çıkartmıştı. Keza aynı seçimde Bülent Ecevit’in genel başkanı olduğu CHP %33,2 ile 185 milletvekili çıkarmıştı. CHP ve MSP 1973 seçimleri ardından koalisyon ortakları olmuşlardı. Ne var ki; 1974 Kıbrıs harekatı başta olmak üzere MSP ve genel başkan Erbakan, CHP’ye ve Ecevit’e huzur vermemişti. Ve tabi ki o dönemdeki ülkenin durumu ve şartlar bunu gerektirmiş olabilirdi. Esas altını çizmek istediğim husus 24 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablonun, MHP’yi 1973 seçimleri sonrası MSP’nin konumuna getirdiğidir. MHP’nin çiçeği burnundaki Maraş milletvekilinin ifadeleri aslında geleceğin dışa vurumu olarak ta okunabilir. Her ne kadar ilgili vekil MHP Genel Başkan yardımcılığından uzaklaştırılmış olsa da!..
Şimdi şöyle bir soru sormak uygun olur mu bilmem: “24 Haziran seçimleri ve sonuçları bir siyaset mühendisliği ürünü müdür?”
Dilerseniz biraz gerilere giderek bu soruya cevap arayalım. Malum ABD ve müttefikleri 17 Ocak 1991’de Körfez harekatını başlatırken amaçlarından birisi ve en önemlisi de “İsrail’in güvenliği” konusu idi. Bu nedenle adı geçen tarihten itibaren bölgede çatışmalar hiç eksik olmadı. Irak ve Suriye fiilen bitirildi. İran’ın ise; ekonomik ambargolar, muhaliflerin sürekli kaşınması, Güney Lübnan Hizbullah örgütü üzerinden İran’ın üzerine gidilmesi gibi. Dahası gün geçmiyor ki çeşitli rejim karşıtı güçler çeşitli bahanelerle yönetimi protesto etmesinler…
Diğer yandan, Suudi Arabistan, Mısır adeta tutsak alınmış durumdalar ve İsrail’e bırakın karşı gelmeyi nerdeyse İsrail karşısında el pençe divan durmaktadırlar. Ama her şey’e rağmen İsrail için bölgede iki ülke ve halkları tehdit olarak algılanmakta, bunlar Türkiye ve İran.
İran’ı bir tarafa bırakıp Türkiye üzerinde yoğunlaşırsak, Türkiye bunun farkında ve Türkiye’nin önemli ölçüde devlet hafızasını da dikkate aldığımızda, tarihin neredeyse her safhasında başarılı olsun ya da olmasın bu tür sademe ve müdahalelere karşı tedbirli davranmıştır. 17 Ocak 1991 – 20 Mart 2003; bu tarihler ve sonrası bölgemiz için önemli tarihlerdir. Irak’ın bitirildiği ve bölgenin tam bir kaosa sürüklendiği tarih ve sonrasıdır. 15 Mart 2011 Arap baharı ve sonrasını da bu tarih dilimi içerisinde okuyabilirsiniz. Şimdi ek bir soru ile önceki soruya cevap aramaya çalışalım: “İsrail ve arkasındaki güçler Türkiye ve İran için ne düşünüyorlar?” Hiç kuşkunuz olmasın parçalanmış, Butik devlet, ya da Ankavî devlet modeline evrilmiş bir Türkiye ve İran istiyorlar. Zaten coğrafyamızdaki yönetim modelleri de bu sonuca işaret ediyor. ; hatırlayalım bu modelleri: Hilafet, saltanat, sömürge ve ulus devlet modelleri…
Eğer Türkiye asırlara varan devlet tecrübesi ile bu konuda çözüm üretmez ise başkaları kendi modellerini her an dayatabilirler. Hiç şüphesiz aynı sorun İran için de geçerli. Bu nedenle Türkiye dış güçlerin her an kaşıyabilecekleri ve kaşıdıkları yerel yönetimlere neşter vurdu. Gerek büyükşehir yasaları ve gerekse yerel yönetimlere ilişkin çeşitli düzenlemelerle, yerel yönetimlerin harcama gücünü artırdı, merkezi otoritenin temsil gücü olan valiliklerin harcama gücünü azalttı. İkincisi ve en önemlisi 16 Nisan 2017 referandumu ile birlikte yüz yıl önce boynumuza geçirilen “Ulus devlet” deli gömleğini çıkarttı. Gerek 1077 – 1308 yılları arasında yaşayan Anadolu Selçuklu Devleti ve gerekse 1308 – 1923 yılları arasında yaşayan Osmanlı Devlet modellerinde ‘ulus devlet’ diye bir şey yoktur. Yani ırka dayalı bir model değil, insanı merkeze alan ırkları, renkleri, hatta inanç farklılıklarını zenginlik sayan bir yönetim anlayışı ile yaklaşık 800 yıl devlet bu topraklarda varlığını sürdürdü. 16 Nisan referandumu ile ortaya çıkan tablo yeniden herhangi bir ırkı, herhangi bir mezhebi ya da farlılıkları merkeze alan değil, insanı merkeze alan bir yönetim modelinin ikamesini ortaya koymaktadır. Bu nedenledir ki; 24 Haziran seçimleri siyasilerin tercihi olmaktan çok devletin tercihidir. Zira tüm devletler kendi bekalarını öncelerler. 3 Kasım 2002 seçimleri nasıl bir devlet (Devlet) tercihi ise, 24 Haziran seçimleri de devlet (Devlet) tercihidir. Zira yeni yönetim şekli ile Türkiye 1 Kasım 2019’u bekleyemezdi. Erken seçim bu nedenle bir sürpriz değil, bir zorunluluktu. Keza benim tahminim 22 Temmuz 2018 idi. Nitekim bu tarihi de 6 Kasım 2017 tarihinde AKV’de bir konferansımda ifade etmiştim.
Seçim Sonuçları ve Düşündürdükleri
Doğrusu seçim sonuçları da hiç sürpriz olmadı. Hele hele Recep Tayyip Erdoğan’ın aldığı oy hiç sürpriz olmadı.
Ak Parti’nin 1 Kasım seçimlerinde aldığı oy ile 24 Haziran seçimlerinde aldığı oy farkı elbette düşünmeye değer. Ancak Ak Parti’nin 3 Kasım 2002’de aldığı % 34,6’lık oy ile mukayese edildiğinde azımsanmayacak bir oy aldığı da muhakkak. Yanılgı 7 Haziran seçimleri sonrası yapılan 1 Kasım erken seçimlerinde alınan %49,5’luk oydan kaynaklanmakta. Oysa halk 1 Kasım seçimlerinde istikrara, geleceğe oy vermişti. Bu arada Cumhur ittifakı da oyların azalmasında önemli rol oynamıştır. AK Parti seçmeni özellikle gençler Cumhur İttifakında MHP’yi alternatif olarak görmüşlerdir. Zaten 24 Haziran seçim süreci ve sonucu gerçekten bir siyaset mühendisliğini çağrıştırıyor. Hiç kuşkusuz R. Tayyip Erdoğan siyasi bir lider ve de Cumhuriyet tarihi boyunca halkın içerisinden çıkan ve halkın değerlerini en çok paylaşan, halkın sevinç ve kederine ortak olan bir lider. Ne var ki her beşer gibi onun da artıları ve eksileri vardır. Nitekim aslında fazilet olarak kabul edilmesi gereken ‘vefa duygusu’ Tayyip Bey’de devlet refleksi ile ölçülemeyecek kadar ileride. Belki de devlet, Devlet Bahçeli eliyle bu duygu ve düşüncenin disiplinize edilmesini de arzulamış olabilir. Nitekim çiçeği burnunda MHP Maraş milletvekili de bunu ifade ediyor. Bu seçimler de öne çıkan en önemli tabloda halk, seçmen Erdoğan’a: “Sen başımız üzerine lâkin tercihlerine şerh düşüyoruz” dedi. Gerçekten neredeyse Türkiye genelinde Ak Parti’nin milletvekili listesi kabul görmedi. Şimdi zaman bunun telafi edilmesi zamanıdır. Yıpranmış bakan ve kadrolarla değil, masa kasa, nisa derdi olmayanlarla yola devam zamanıdır. Bu bağlamda bahsi geçen beklentileri olmayan toplumun itibar ettiği farklı bir istişare heyetinin oluşturulmasında hayati bir zaruret olduğu da unutulmamalıdır. Eğer AK Parti ve Erdoğan bunu dikkate almış olsa idiler milletvekili listelerinin farklı olacağı gibi, sonuçlar da çok farklı olurdu. Eğer bu 9 Aylık süre yani yerel yönetim seçimlerine kadar 24 Haziran öncesi tutum ve davranış devam ederse işte AK Parti hezimeti tadar ve tıpkı 1989 yerel seçimler sonrası ANAP’ın konumuna düşer. Bizden hatırlatması.
(28.06.2018)
Kalibaf’tan ABD’ye: Büyük Şeytan
02.09.2026
İktibas Dergisi’nin Eylül 2026 sayısı çıktı
02.09.2026
Otomobil Satışları Durdu
02.09.2026
Silivri Gemi Kazası
03.09.2026
Dindarlaşarak Gavurlaşma|Fuat Durgun
13.08.2026
Ezherli Kuytul AHMET GÜRBÜZ 02.09.2026
AA’NIN FİLİSTİN SÖZLÜĞÜ YAYINDA ESRA DURU 01.09.2026
BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ - 6 ÜSTÜN BOL 04.09.2026
YALNIZLIK ALLAH’A MAHSUSTUR! AYTEN DURMUŞ 04.09.2026
Yurtta Sulh Cihanda Sulh AHMET GÜRBÜZ 10.08.2026
MEKKE İTTİFAKI SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 09.08.2026
Kasıt ve Kusur: Süleymancılık AHMET GÜRBÜZ 24.08.2026
Genç, Musa ve Hakîm’in hikayesi OSMAN KAYAER 19.08.2026
YENİ BİR EĞİTİM MODELİ ÖNERİSİ ORHAN GÖKTAŞ 26.08.2026